Friday, April 25, 2014

HİZMET REHBERİNDE RİSALE-İ NUR CEMAATİ...



HİZMET REHBERİ'NDE RİSALE-İ NUR CEMAATİ


Hizmet Rehberi, Said Nursi'nin yakın talebeleri tarafından Risale-i Nur külliyatının muhtelif eserlerinden derlenmiş ve ilk günden itibaren de Nur Hizmeti için kılavuz kitap olmuş önemli bir metindir. Nur talebelerinin gerek birbirleriyle, gerek toplumsal hayatla münasebetlerinin ve dini sahadaki vazife ve vecibelerinin kısa ve özlü ifadelerle anlatıldığı bir seçkidir Hizmet Rehberi. 


Bediüzzaman'ın en yakın talebelerinden olan Zübeyir Gündüzalp, Hizmet Rehberi için "Bu benim virdimdir" diyerek bu hacmi küçük ama muhtevası önemli eserin kıymetini teslim etmiştir. Kanımca, Nur Hareketi'nin en belirgin tavır ve tutum tarzı olan Müspet hareket kavramı, Hizmet Rehberi'nin de ruhunu ve özünü oluşturur.  


"Sebat, metanet,sadakat ve hamiyet-i Islamiye" gibi dört unsurun esas alındığı Hizmet Rehberi'nde, Abdullah Aymaz'a göre Nur Hizmeti'nin ana umdelerinin altı çizilmiş ve şu beş husus öne çıkmıştır:

1- Önce kendi benliğimize ihlas sırrını yerleştirmek

2- Nefs-i emmarenin tehlikelerinden kurtulmak, onun tezkiyesine çalışmak
3- İnsan-ı kamil yoluna gidenlerin izlerini takip etmek
4- Hizmet arkadaşları ile uyum ve ahenk içinde olmak
5- Bütün din ve insan kardeşleriyle iyi münasebetlere girişerek beşeriyete faydalı olmak...

Kitapçığı yayına hazırlayan Nur talebeleri ortak imza ile Hizmet Rehberi'ne yazdıkları önsözde, Risale-i Nur hizmetlerinin zamanla geniş halk kitlelerininin ilgisine mazhar olmasıyla dairenin genişlediğini, farklı mizaç ve mezakta insanların Nur hizmetine iltihak ettiğini ve bu durumda da bu derlemenin, ortaya çıkması muhtemel sorunlara çözümler sunmak için hazırlandığını vurgulamışlardır.Bir ihtiyaca binaen hazırlanmış Hizmet Rehberi'nin önsözünde Nur mesleğininin esaslarının, azami ihlas, azami sadakat ve azami fedakarlık olarak vurgulandığını görüyoruz. 


Hizmet Rehberi'ndeki prensiplerin çoğunun Nur camiası geleneğinde önemli yeri olan İhlas ve Uhuvvet risalelerinden ve lahikalardan derlendiğini görüyoruz. Bu parçaların müellifi, Said Nursi, bizzat İhlas ve Uhuvvet risalelerini nazara vermiş, bu parçaların en az on beş günde bir okunmasını tavsiye etmiştir. Bediüzzaman, arkadaşlar, kardeşler ve talebeler arasındaki arasındaki uhuvvet bağlarının kuvvetli olmasını ziyadesiyle önemsemiştir. Bu sebeple, Hizmet Rehberi, Nurcu sohbet ve istişarelerinde en çok okunan, irdelenen ve Nur Hareketinin mahiyetini, muhtevasını, tavır ve davranışlarını, son tahlilde istikametini belirleyen kurucu metinlerden biri haline gelmiştir...


Bu yazıda, Hizmet Rehberi'nde Risale-i Nur Cemaatinin, bir dini hareket olarak nasıl ele alındığını, algılandığını ve ifade edildiğini kısaca ve maddeler üzerinde verilmeye çalışılacak. Şüphesiz gerek Risale-i Nurun ana metninden gerekse Hizmet Rehberinden Nur Hareketinin ana umdelerini, esaslarını ve ilkelerini belirleyici çok daha fazla husus istihraç edilebilir. Burada zikredilen hususlar, ana ilkelerden sadece bazıları olmakla birlikte, en önemlileri arasındadır. Bu ilkeler, müntesiplerince yaşatıldığı müddetçe, gelgeç dünyanın bütün toplumsal ve siyasal gelgitlerine rağmen Nur Hareketinin varlığını ve devamiyetini temin edici mahiyettedirler. 



1- Zaman şahsiyet ve enaniyet zamanı değil, cemaat zamanıdır.


Bediüzzaman'a göre günümüzün en büyük hastalıklarından biri insanın enesinin ve nefs-i emmaresinin mahkumu ve azad kabul etmez bir kölesi olmasıdır... O sık sık " Ben nefsimi sevmiyorum. Ben nefsimi tebrie etmiyorum. Ey nefsini beğenen ve nefsine itimad eden..." gibi ifadelerle nefsin her türlü kötülüğün ve fenalığın başı olduğunu ve kendisine asla güvenilemeyeceğini belirtir. Bediüzzaman'a göre, Allah, ene'yi insanlara Zat-ı İlahisinin uluhiyet sıfatlarını daha iyi anlamaları için bir vahid-i kıyasi olarak vermiştir; eneyi kötüye kullanarak birer Firavun kesilsinler diye değil!


Bediüzzaman insanın şahsi enesini, Cemaat havuzunda eritmesinin elzemiyetini vurgular ve bugünün, şahsiyet ve enaniyet zamanı olmadığını, zamanın, cemaat zamanı olduğunu, dolayısıyla da toplumsal bir bilinc olusturmanın  büyük önem taşıdığının altını çizer. Ona göre cemaatte vahid-i sahih olmalı ki, sayıca artma ve ziyadeleşmeyle bilirkte, keyfiyetçe de aynı istikamet ve sıhhat korunabilsin.


2- Nurculuk bir cemiyet değildir! 


Bediüzzaman, özellikle Tekparti döneminde çeşitli iddia ve ithamlarla yargılanmış, mahkum edilmek istenmiştir. Bu ithamlardan en önemlisi, onun gizli bir örgüt kurduğu yönündeki iddiadır. Mahkemelerde kendisine en sık sorulardan biri  "Bu teşkilatı yapmak için nereden para alıyorsunuz?" sorusudur.


Said Nursi'ye göre Nurcuların yegane meselesi  îmândır. Ona göre, Nur Hizmeti, talebelik ve neferlik hizmeti, aynı zamanda da şan ve şerefi terk etme hizmetidir. Bediüzzaman, toplumsal hayatın bütün kesimlerini kucaklayacak bir tutum sergileyerek bir Hizmet modeli oluşturmus, kendisini, düşüncelerini ve hareketini sadece belli bir sosyal gruba, etnisiteye münhasır kılmamaya özen göstermiştir. O, Nur talebelerinin imân kuvvetiyle ve inanç ortak paydasıyla Türkiye genelinde her kesimden insanlarla müspet münasebetleri olduğunu, halkla iç içe bulunduklarını ve hiç bir gizli ve saklılarının olmadıklarını  söyler. Nursi, Nur talebelerinin her zaman asayişin yanında yer aldıklarının ve her koşulda müspet hareket tarzını benimsediklerinin, dolayısıyla da herhangi bir siyasi anlayışa angaje olmadıklarının altını bütün mahkemelerde çizmiştir.

Bediüzzaman Hizmet Rehberindeki şu örnekle bu durumu daha da anlaşılır hale getiriyor:


"Bana sordular ki: "Sizin cemiyet olmadığınız, üç mahkeme o cihette beraet vermesiyle, yirmi seneden beri tarassut ve nezaret eden altı vilayetin o noktadan ilişmemeleriyle tahakkuk ettiği halde, Nurcularda öyle harika bir alâka var ki, hiçbir cemiyette, hiç bir komitede yoktur. Bu müşkülü halletmenizi isterim ’ dediler. 

Ben de cevaben dedim ki; "Evet, Nurcular cemiyet memiyet, husûsan siyasî ve dünyevî ve menf’i ve şahsî ve cemaatî menfaat için teşekkül eden cemiyet ve komite değiller ve olmazlar. Fakat, bu vatanın eski kahramanlan kemal-i sevinçle şehadet mertebesini kazanmak için ruhlarını feda eden milyonlar İslâm fedâilerinin ahfadları, oğulları ve kızları, o fedailik damarını irsiyet almışlar ki, bu harika alâkayı gösterip Denizli mahkemesinde bu aciz bîçare kardeşlerine bu gelen cümleyi onlar hesabına söylettirdiler: 

"Milyonlar kahraman başları fedâ oldukları bir hakîkate başımız dahi fedâ olsun" diye onlar namına söylemiş, mahkemeyi hayret ve takdirle susturmuş. Demek, Nurcularda hakîki, hâlis, sırf rıza-yı İlâhî için ve müsbet ve uhrevî fedâiler var ki, mason ve komünist ve ifsad ve zındıka ve ilhad ve taşnak gibi dehşetli komiteler o Nurculara çare bulamayıp hükümeti, adliyeyi aldatarak, lastikli kanunlar ile onlan kırmak ve dağıtmak istiyorlar. İnşâallah bir halt edemezler. Belki Nur’un ve îmânın fedâilerini çoğaltmaya sebebiyet verecekler."


3-Nur Talebelerinin cemiyet olduğu vehmini veren sebepler.. 

Bediüzzaman Nur Hareketi'nin bir "örgüt" olduğu vehmine kapılanların genel itibariyla üç sebeple bu hataya düştüklerini belirtiyor:


"Birincisi 
: Eskiden beri benim talebelerim benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları, bir cemiyet vehmini vermiş. İkincisi : Risâle-i Nur’un bazı şakirtleri-her yerde bulunan ve cumhuriyet kanunları müsaade eden ve ilişmeyen cemaat-i İslâmiye heyetleri gibi hareket etmelerinden, bir cemiyet zannedilmiş. Halbuki o mahdut üç dört şakirdin niyetleri cemiyet memiyet değil, belki sırf hizmet-i îmâniyede halis bir kardeşlik ve uhrevî bir tesanüddür. Üçüncüsü : O insafsızlar kendilerini dalalet ve dünyaperestlikte bildiklerinden ve hükümetin bazı kanunlannı kendilerine müsait bulduklarından, fikren diyorlar ki, "Herhalde Said ve arkadaşları bizlere ve hükümetin bizim medenîce nâmeşrû hevesâtımıza müsait kanunlarına muhaliftirler. Öyle ise, muhalif bir cemiyet-i siyasiyedirler." Ben de derim:
Hey bedbahtlar! Eğer dünya ebedî olsaydı ve insan, içinde daimî kalsaydı ve insanî vazifeler yalnız siyaset bulunsaydı, belki bu iftiranızda bir mânâ bulunabilirdi. Hem, eğer ben siyaset ile işe girseydim, yüz risâlelerde on cümle değil, belki biı, cümleyi siyasetvarî, mübarezekârâne bulacaktınız. Hem, farz-ı muhal olarak, eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksatlanna ve keyiflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye-ki, şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabul ettiremez. Haydi böyle de olsa, madem bu yirmi senede hiçbir vukuatımız gösterilmiyor; hükümet ele bakar, kalbe bakmaz ve herbir hükûmette şiddetli muhalifler bulunur, elbette adliye kanunu ile bizleri mesûl etmezsiniz" 
Şûâlar, s. 310-311


4- Nurculuk bir tarîkat midir?


Bediüzzaman'a yöneltilen temel ithamlardan biri de onun bir "tarikat" lideri olduğu yönündeki iddialardır. Cumhuriyet elitleri, Tek Parti döneminin katı laiklik politikalarına karşı muhafazakar kesimce gösterilen tepkileri gericilik olarak değerlendirmiş, dönemin gazete ve dergilerinde de dindar halkın mürteci olduğuyla ilgili algılar yaratılmaya çalışılmıştır. 

Bediüzzaman, klasik tarikat anlayışının ve ritüellerinin dışına çıkarak, ihlas ve samimiyet sütunları üzerine bina ettiği yeni tarz Hizmet modelinin temeline acz, fakr, şefkat ve tefekkür gibi değerleri yerleştirerek, şeyhlik ve postnişinlik yerine kardeşliği ikame etmiştir.

"Benim ittihamım ve tevkifime sebep gösterilen dördüncü madde, devletçe yasak edilen tarîkat dersini vermekle ihbar edilmiş olmaklığımdır. Elcevap : Evvela: Elinizdeki bütün kitaplarım şahittirler ki, ben hakaik-ı îmâniye ile meşgulüm. Hem müteaddit risâlelerde yazmışım ki, "Tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsiz Cennete giden pekçok, fakat îmânsız Cennete girecek yok. Onun için, îmâna çalışmak zamanıdır" diye beyan etmişim.
Saniyen: On senedir Isparta vilayetinde bulunuyorum. Biri çıksın, bana, "Tarîkat dersi vermiş desin. Evet, bazı has ahiret kardeşlerime ulûm-u îmâniye ve hakaik-ı âliye dersini, hocalık îtibariyle vermişim. Bu, tarîkat talimi değil, belki hakîkat tedrisidir. Yalnız bu kadar var. Ben Şafîyim, namazdan sonraki tesbihatım Hanefi tesbihatından biraz farklıdır. Hem, akşam namazından yatsı namazına kadar ve fecirden evvel hiç kimseyi kabul etmemek şartıyla, kendi kendime günahlanmdan istiğfar ve ayetler okumak gibi şeylerle 
meşguliyetim var. Zannederim, dünyada hiçbir kanun bu hale yasak diyemez"  Tarihçe-i Hayat, s. 199


5- Nur Talebeleri nasıl bir cemaattir? 

Gerek Osmanlının son dönemlerinde gerekse Cumhurşyetin ilk dönemlerinde sürekli haksız ithamlara maruz kalan Bediüzzaman, sık sık kendisinin ne düşündüğünü, sosyal olaylarda kendisinin, Risale-i Nur'un ve Nur Hareketi'nin nerede durdugunu çeşitli vesilelerle vurgulamak mecburiyetinde hissetmiştir kendisini...

"Ben buradaki bütün Risâle-i Nur Şakirtlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhad ediyorum; onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim bir cemiyet-i siyasiye veya cemiyet-i Nakşiye teşkil edeceğiz. Daima dediğim budur: "Biz, îmânımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl-i îmân dahil oldukları ve üç yüz milyondan ziyade efradı bulunan bir mukaddes cemaat-i İslâmiyeden başka mabeynimizde medar-ı bahs olmadığını ve Kur’ân’da "hizbullah" namı verilen ve umum ehl-i îmânın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur’ân’a hizmetimiz için hizbü’1-Kur’ân, hizbullah dairesinde bulmuşuz. Eğer kararnâmede bu mânâ murad ise, bütün rûhumuzla, kemal-i iftiharla îtiraf ederiz. Eğer başka mânâlar murad ise, onlardan haberimiz yoktur" Şûâlar, s. 238.


"Evet, biz bir cemaatiz. Hedefımiz ve programımıı evvela kendimizi, sonra milletimizi îdam-ı ebedîden ve daimî berzahî haps-i münferitten kurtarmak ve vatandaşlarımızı anarşîlikten ve serserilikten muhafaza etmek ve iki hayatımızı imhaya vesîle olan zındıkaya karşı Risâle-i Nur’un çelik gibi hakîkatleriyle kendimizi muhafazadır" Şûâlar, s. 305. 


 

Bediüzzamanın Tek Parti ve Soğuk Savaş sartlarında geliştirdiği bir iman hareketi ve hizmeti var. Seçkinci olmayan bu hareket, kapılarını herkese açmıştır. Bununla birlikte, Bediüzzaman, kendisiyle ve eseriyle muhatap olanları  talebe, dost ve arkadaş gibi esnek denebilecek tasniflere tabi tutmuştur. 
Özellikle talebeleri için derlenen Hizmet Rehberinde Nur Hareketinin ana karekteristiklerini görmek mümkündür. Bediüzzaman, kendisini bir şeyh olarak değil, kendisine dersler veren hoca olarak görüyor; enaniyeti çağımızın en büyük tehlikelerinden biri olarak değerlendiriyor, sıradan, iktisatlı ve mütevazi bir hayat yaşamaya ihtimam ediyor. Toplumsal olaylardaki aşırılıklara ve taşkınlıklara karşı da Müspet Hareket tabirini kavramsallaştırıyor. Bütün itham ve isnatlara rağmen kendisinin ve taleberinin asla gizli bir cemiyet olmadıklarını, ama bir iman cemaati olduklarını vurguluyor ve bu cemaatin şahs-i manevisine büyük çnem veriyor.

Şahs-i manevi kavramı etrafında Hareket'ini örgüleyen Bediüzzaman, İslam davasına hizmet edenleri bir şirket-i amal-i uhreviye ortağı olarak görüyor ve onları motive ediyor. Hareket içinde yapılan her bir hizmetten "şakirt"leri hissedar ve feyizdar tutarak da iman dairesini genişletmeyi ve sağlam tutmayı hedefliyor.

Ferasetli bir mümin ve müslüman alim olarak Bediüzzamanın çağını iyi okuduğu bütün netliğiyle ortadadır. Aslında Bediüzzamanın bu prensipleri kendisinin yaşadığı dönemde kısmen unutulmuş olsa da, bütün çağları kuşatan ve kucaklayan İslami, insani ve evrensel değerler ve ilkelerdir. 

Bediüzzaman'ı Üstad olarak görenlerin de kendi aralarında sıklıkla okudukları eserlerin başında Hizmet Rehberi gelmektedir.  Hem Nur Hareketi'nin mahiyetini hem de müntesiplerinin genel tavir ve davranışlarının ipuçlarını bulabileceğimiz bu eserde, Hareket'in bu esaslar müvacehesinde ilerlediğinde gerek Türkiye'de gerekse uluslararası ölçekte ilanihaye var olagideceğini  söylemek kehanet olmaz! 

Saturday, April 19, 2014

DİYALOG HİKAYESİ

Adı Ahmet. Canım dostum benim.

Ahmet Kaya'nın Adı Yılmaz adlı şarkısında anlattığı dalyan gibi bir delikanlı.
Delikanlı dediysem 40'larında, ama sanki ömrünün baharındaymışçasına hayat ve aşk dolu bir feta.
Evli, biri kız biri oğlan iki çocuğu var.
Kanada'da yaşadı uzun yıllar. Ne iş olsa yaptı, ekmeğini taştan çıkardı. Herkesin, fisebilillah, yardımına koşmayı şiar edindi kendine. İçtenliği, insanın içini ısıtan o mütebessim simasını hiç unutamam.
Karlı tipili bir kış sabahında, arabamla yolda kalınca bir telefonla on dakika içinde yardımıma koşmasını unutmak kabil mi!

Sonra duyduk ki bir gün başka diyarlara yelken açmış. Geride doldurulması zor bir boşluk bırakarak...

Yine Ahmet Kayaca söylersek telefon numarası kaldı rehberlerimizde yadigar.

Gündüz işinden gücünden arta kalan zamanlarda, akşamları, geceleri, haftasonları...ülküsüne ve ülkesine fayda, barışa ve huzura katkı sağlayabilmek için koşuşturan, gönül dostlarının fikir teatilerine katılan gayyur ve ceyyit bir civanmertti dostum Ahmet.

Şimdi kimbilir nereleri şenlendiriyor, hangi solgun ve bitap ruhlara ümit aşılıyor!

Bizim Ahmet, evininin arka bahçesine  yazlık bir sinema kurdu, çocuklar için.
Mahallenin bütün Kanadalı çocuklarını davet etti bahçesine. Kimisi doğma büyüme Kanadalı,  kimisi başka diyarlarda doğmuş, anne babasının ardısıra gelmişti bu yeni ülkeye. Siyahisi, çekik gözlüsü, sarışını, mavi gözlüsü...birbirinden şirin çocukların oyun bahçesi oldu Ahmet'in arka bahçesi.
Kolay olmadı bunu başarmak, bu güveni elde etmek. Zira ki Kanada insanı şüphecidir, mesafelidir ilkin.
Ahmet, oğluyla komşularının kapılarına gitti. Kendini tanıttı. Ben şu numarada yaşayan sizin komşunuzum, adım Ahmet, Türkiye'denim dedi. Müslümanım.

Ülkesinin ve ülküsünün mütebessim bir mümessili oldu yaşadığı mahallede.
Önceleri mütereddid davranan kimi aileler, bir kaç akşam sonra Ahmetlerin arka bahçedeki derme çatma yazlık sinemada aldı soluğu, güven ve mutluluk dolu ortamı grünce de gönül rahatlığıyla gönderdiler çocuklarını.
Dahası, kendileri de çocuklarıyla birlikte gelip oturdular sandalyelere birer birer.
Yıllardır birbirini tanımayan aileler, Ahmetin bahçede tanıştılar, kaynaştılar..Türk çayı, kahvesi içtiler birlikte.

Bizim Ahmet, gönül diliyle hal şivesiyle anlattı anlatacaklarını.
Koskoca bir mahalleyi bir araya getirdi. Mısırlar patlatıldı, içecekler içildi, kimi akşam mangallar yapıldı. Kalıcı dostluklar kuruldu. O mahallede bir müslüman kandili yaktı Ahmet.
Kışları da bir araya getirmek için insanları, fıtri ve samimi vesileler oluşturdu. Aşureler dağıtıldı. Ramazan iftarlarında birlikte ezan-ı Muhammedi ile oruçlar açıldı.

Birbirine yabancı insanlar arasında, kalıcı dostluklar gerçekleştirmek için akademik toplantılara, zahmetli ve masraflı yemeklere, cafcaflı salonlara ihtiyaç duymadan, mahalle sakinlerinin kalplerini birbirine ısındırdı Ahmet.

Türkiye'nin haritada yerini bile bilmeyen, Türkiye'yi çöllerle kaplı develerin seyrangahı bir yer olarak tahayyül eden ortalama Kanadalılara, mesela vergi dairesinde çalışan Megan'a, inşaat ustası Michael'e.. Türkiye'yi, Türk kültürünü anlattı, Anadolu insanının üstün meziyetlerini tanıttı, sevdirdi. Aralarından, bu güzel insanın yetiştiği toprakları, kültürü görmek istiyoruz diye Türkiye'ye gelip gidenler de oldu.

Büyükelçilerimizin, kültür ateşelerimizin binlerce dolar maaşla, yine binlerce dolarlık tanıtım bütçeleriyle yapageldikleri hizmetlerin alasını Ahmet, cebinden harcayarak yaptı. Türkiye Konsolosunun veya büyükelçisinin adını bilmeyen şehrin belediye başkanı, veya bir çok resmi zevatıyla senli benli oldu Ahmet.  Oturup kalktığı yerlerde,  Türkiye, İslamın huzur ve barış dolu esas özü, birlikte yaşamak gibi konular konuşuldu, dostluklar pekiştirildi.

Toplumun kılcallarında hakiki Kanadalılarla ömürlük dostluklar kurdu. Halen bu dostlarıyla irtibat halinde olduğunu da biliyorum. Bir kısmı da bana halen Ahmet'i, onun telefon numarasını soruyor. Ahmet onları Crismas'ta hatırlar, onlar da Ahmet'i Ramazan'da ve Kurban'da. Ahmet ismi geçince yüzlerine sıcacık bir tebessüm yayılıverir. Ben d gurur duyuyorum.
Neden sonra buraları terk etti Ahmet. Ama içindeki o sıcak ve içten duygularla gittiği her yeri aydınlatacağından, insanları bir araya getireceğinden eminim.

Bazı bedbahtların kendisini haşhaşi, böcek gibi nahoş ifadelerle tesmiye etmesini kafaya takacağına hiç ihtimal vermediğim iflah olmaz bir iyimser ve müspet hareketi kendisine tarz-ı hayat yapmış bir temkin insanıdır o.

Şimdi nerelerdedir, tam bilemiyorum. Ama zaman zaman aklıma gelince "Ne güzel komşumuzdun sen be Ahmet abi" demekten de kendimi alamıyorum.

TÜRKÇE ŞÖLENİ

Türkçe Olimpiyatları mevsimindeyiz...Her gün dünyanın bir başka ülkesinden ümit bahşedici haberler geliyor. Heyecanla izliyoruz, gururlanıyoruz, şevkleniyoruz ve ülkemiz ve kültürümüz adına sergilenen bu güzellikleri sevdiklerimizle paylaşıyoruz. Kah bir şarkı, şiir ve nat,  kah bir tiyatro gösterisi...kalplerimizi yumuşatıyor, bizleri tarifsiz duygulara salıyor. Ülkelerin final geceleri, videolar...kasvetli hallerden bizi çekip çıkarıyor ve istikbale güvenle bakmamıza vesile oluyor.
Hele dinlemeye ve seyrine hiç doyamadığımı Yeni Bir Dünya Kuruyorlardı şarkısı... Buhranlı zaman diliminde, ruhuma inşirah salıyor, nefes alabiliyorum bir nebze. Hani o Ramazanlar için söylenen şekliyle ifade edecek olursak: Her yıl tam da zamanında geliyor Türkçe mevsimi.

Aynı zamanda, dünya çapında bir olay olan bu etkinliğin içinde yer almayı, bu faaliyete can u gönülden destek sunmayı, yıllardır yurtdışında yaşayan ve uzmanlığı da Türk Dili ve Edebiyatı olan biri olarak kişisel bir mesele gibi de ele alıyorum...

Kabul etmeli ki,  Türk dili festivalleri bizim henüz kıymetini, manasını ve vizyonunu tam olarak idrak edemediğimiz bir proje. Sıradan insanların kotardığı sıradışı bir proje.Destan denmesi de bundan belki. Sıradan insanların, zamanla fevkalbeşer bir motivasyonla kendilerini fevkaladeden olaylar silsilesinin içinde buluverdikleri dasitani bir vaka.

Her sene gelişerek, yeni formatlarla zenginleşerek ve altı kıtadan derdiği güzelliklerle bezenerek ilerliyor. Dünyanın bütün çiçeklerini diyor ya şair, dünyanın bütün coğraflarından damıtılıp gelen özgün katkılarla zenginleşecek muazzam bir proje. Geçen 12 yıl içinde de kendine mahsus bir kültür, tarih ve gelenek de oluşturdu nitekim..Gönüllülük esasına dayanması da yine en güçlü ve kalıcı olacak yanlarından...

Yılın bu mevsimlerinde, kah insani, kah milli ve dini duygularla sarmaş dolaş olarak takip edilen, heyecanlanılan, coşulan bu festivallerin mutfağı pek bilinmez.

Türkiye'ye gelen her bir öğrencinin ve bu öğrencileri bin bir emekle bu şölene hazırlayan öğretmenlerinin her birinin bir hikayesi var. Herşeyden önce, ibretle bakıldığında görülecektir ki, yediden yetmişe koşuşturan bu kişilerde bir show amacı, teyatrallik ve görünme sevdası yoktur.

Sonra...O öğrencileri bulmak, seçmek, eğitmek...sanılmasın ki çok kolay oluveriyor.  Sanılmasın ki her şey lay lay lom rehavetiyle yürüyor. Sanılmasın ki rengi farklı, dili ve dini farklı bu çocukları hazırlamak tereyağından kılçeker gibi kolay oluyor..Bu taraklarda bezi olmayanları, üç beş çocuğa şarkı şiir ezberletiliyor küçümseyiciliğiyle silip atmasına bakmayın siz.
Emek istiyor, adanmışlık istiyor, sabır istiyor, bilgelik istiyor. Masa başından kalkıp, sokağa çıkmayı, yedi cihanla barışık olmayı, laf değil icraat yapmayı...gerektiriyor.

Gel gör ki...Caanım ülkemde bir kısım zevat-i kiram başlı başına Türkiye'nin son on yıldaki en büyük değerlerinden biri olarak gördüğüm bu etkinliğe hayat hakkı tanımıyor, bu festivallerin ocağına incir ağacı dikmek için elinden gelebilecek hiç bir hoyratlığı ardına koymuyor...
Ne kadar kolaymış bunca emeği hiçe saymak..Va esefa ve va hayreta!

Gerçi az önce de belirttiğim gibi, her nekadar marifet iltifata tabii ise de, başından beri bu işin içinde olanların herhangi bir takdir beklediğini sanmıyorum. Gördüğüm kadarıyla, gölge etme başka ihsan istemez düşüncesindeler.
 

Thursday, March 20, 2014

KÜÇÜK BİR CEVAP

Aslında bendeniz daha evvel uyarılmışım ama uslanmayıp müstakil bir yazı döşenmişim bir de. Yazı denilen de şu blogçuktaki ( bu cık- cik küçültme ekini bir yerden hatırlar mısınız) bi kaç parağraf! Halbuki başından beri dediğimiz şey, medyamız ötedenberi lullaby tekerlemeler terennüm etmekten, demokratik bir memlekette çok önemsenecek mevzulara, mesela yolsuzluklara bir türlü girememesi! Biz bu mütevazi blogtan hafiften girecek olsak bu mevzulara, binlerce km. uzaktan memleketi karıştırıyor oluyoruz:) Hainlik damgası hazır! (Bu meyanda hatırlatayım ki, Kanada'nın en zengin eyaleti olan Alberta'nın Başbakanı 45 bin dolarlık seyahat masraflarındaki yolsuzluğundan dolayı dün istifa etmek zorunda kaldı!)  "Samimiyetsizler Bloğu" başlıklı bir yazıya elbette bir blogtan cevap verilir, en çok da bir parağrafla... O zaman imdiii, yine sadece bir parağrafla cevap vereyim ablamıza: Tenkide mütehammil ( müteahhid gibi okunmasın) olmanın erdemi malumdur! Hemi de bendenizden, bu blogcukta, mezkur zat-ı muhteremenin yazıları hakkında akademik makale beklenmiyor herhalde:))  O yazılar, kallavi bir akademik yazıyı hak ediyor  mu! Bilemem.  Çok değil bir kaç yıl içinde birileri çıkıp da bu dönemin havasını fotoğraflamak istediğinde, medyaya, işte o yazılarınıza zaten bakacaktır. Hepsi birbirine benzeyen o yazarların hepsi birbirine benzeyen o yazıları için de akademik bir parağraf yazar o müstakbel akademisyenimiz.. Walla yazsın da, bazılarının gönlü kalmasın! Alınganlıktan mıdır neden, sonra selamı sabahı da kesiverirler. Bana da yine "Engin ol deli gönül engin ol. " demek düşer! Oluruz.

Wednesday, March 19, 2014

BIR MV GASTECİ OLMAYAGÖRSÜN!

Hafiften bir fırça yedik ya! Fırça dediysem, akademisyenliğimize ufaktan bir sataşma. Olacak o kadar...Ama, keşke benim yazdığım iki paragraflık şeyi doğru dürüst okuyaydı ablamız demeden de geçemiyorum. Çünkü beni ilk cümlemden başlayarak yanlış anlamış. Neyse, canı sağ olsun.

İşte bu fırçadan mülhem, acaba bugün şu eksterm pro- AKP cerideyi okumasam, okumasam da durduk yere bi fırça daha yemesem diye geçirmedim değil içimden! Ama kabil mi, orda İbrahim T., Yusuf K. vesair  ehl-i dilin yazıları çıkıyor. Yine bir nim eda ile tıkladım gastenin sayfasını. Yoklar. Ne T ne de K. bugün yoklar.

Gelgör ki  MV olan bir arkadaş da orda kendi çapında bir şeyler yapıyor ya, bugün de o işte çarptı nazarıma. Çarpmaz olaydı!

Bir sürü laf ebeliği. Samimiyetten yoksun bir araba laf. Hem de epey uzun yazmış ha! Herhalde gastenin kağıt versiyonunda  en az bir sayfa falan tutar. Da, muhteviyat itibarıyla bir cümlecik hikmet-i hakikat olsa! Safi propaganda! Bile değil. Bildiğin boş. Bomboş. Boş.Luk.

Doğup büyüdüğü bir beldeden "paralelcilerin dersanesinde öğretmenlik yapan" birisinin kendisine anlattıklarını paylaşıyormuş okuruyla güya. O öğretmen öyle şeyler anlatmış ki, MV'mizin edebi müsaade etmediği için, bir de dili varmadığı için bize onlardan bahsedemez!
Ayıplı şeyler; zahir. Böyle derken, hakkını yemeyelim, "bağışlayın" diye de ekliyor. Estağfurullah.

Şimdi bunları yazarken sordum kendime. Ya ben böyle neyle uğraşıyorum. Hakkaten. Zırva tevil götürmez. İşim mi yok!

Neyse.

Dediğim gibi yazı uzun. Hepsini okuyacak halim yok. Ama tam şuraya gelince koptum. Tam şuraya.  Paralelci dersane öğretmeni şunu iftiralamiş, pardon itiraflamış, sayın MV'ye:

"Arkasında namaz kıldıkları cemaatın imamının Kılıçdaroğlu için şöyle dediğini aktardı:
Kılıçdaroğlu'nu dinlediğimde sanki Kur'an dinliyormuşum gibi zevk alıyorum."

Pes ya.. Burda hakkaten kopulur. İnsafın insaf, izanın da  izan dilendiği yerlerden bir yer. Gerçi bu aralar böyle yerlerden çok var:))))

Hafiften sitemkarane fırçasını da yediğimiz ablamız kusura bakmasın ama, böyle bir hezeyan ve herzenin cemaatten birinin lakırdısını olamayacağını bilmek için Hareket hakkında doktora yapmaya gerek yok. He, hakkaten de böyle bir gerzek varsa Hareket içinde; bu saftiriği ortaya atarak koskoca bir camiayı zan ve töhmet altına sürmeye de hacet yok! Yani burdan bir şey çıkmaz!

İnsan üzülüyor tabii böyle yazıları görünce...Kelimesiz, cümlesiz..üslupsuz üsturupsuz ve insafsız yazıları..İnsafsız dedim çünkü bu zevat ifrat ve tefrit kozmosunda yaşıyor. Ya güzelleme ve kasideler, ya da kahriyeler yazıyorlar. Ortasını bulun be kardeşim. En azından deneyin! Allah yardım edecektir!


Bunu derkenç ben Pro-AKP mecralarında zaman zaman Hareket hakkında, Hareketi kıyasıya da  eleştiren çok okkalı yazılar görüyorum. Bu yazıları çok çok önemsiyorum da! İhtiyaç var Hareketi hakikaten ciddiyetle ele alacak, tahlil edecek, tenkid edecek yazılara, çalışmalara...Bu minvalde yazıalr görünce özenle arşivime yolluyorum da!

Ama allaasen, içinde böyle bir herzenin olduğu yazıyı kim yazar kim okur. Cemaat bundan daha iyi bir eleştiriyi veya muameleyi; okur da bundan daha iyi bir yazıyı hak etmiyor mu! Kendine saygın olsun be yazar!

KOMPOZİSYON ÖDEVİ...

Burda uzun uzun medya eleştirisi yapacak değilim. Ehl-i insaf deyü tesmiye ettiğim bir kaç müstesna haricinde, medyamızın hal-i pürmelali de ortada. Gerekirse, matbuatın hal-i perişaniyeti hakkında Faciatün Faciatün Faciün vezninde bir mersiye yazarım ileride..

Dün toplam 5 dakikamı feda ederek yazıştırıverdiğim ve bloğumda yayınladığım bir kaç parağraflık medya değinisi ilgi gördü; hani ne derler, bir kısım geri dönütler de aldım! Şimdi böyle yazılar tahrir eylemek için uzun zaman harcamaya da gerek yok nitekim...Yazar abla ve ağabeylerimiz bu orta 2 kıvamındaki kompozisyonlarını ne kadar bir zamanda yazıyorlar merakımı da mücibtir doğrusunu isterseniz!

Neyse bahse dönersek, demem o ki, tuhaftır ve aciptir, benim hafifmeşrep eleştirel yazdığım o yazıların,  mezkur gastecimizin kendi yazısından daha fazla paylaşıldığını  öğrendim. Burdan pay biçin yani bu yazıların kaç kişi tarafından okunduğunu ve müessiriyetini... Tahayyül edin  bu menem yazıların Türkiye düşünce konteksini nasıl allak bullak ettiğini:))))

Bir kaç eş dost haricinde okunmuyorsunuz azizim!!!

E okunmuyorsa madem, bu yazıcılara bu paralar niye veriliyor. Cidden ve samimen söylemeliyim ki, bu merakaver sual beni de çok meşgul ediyor ya..Neyse. Bakın hala ceffel kalem gidiyorum ve şu anda 3 dakika geçti bile, bu yazıcığa başlayalı:)) Rabbim inşallah hesabını sormaz şu abd-i acizin bu malayani meşgalesinin!!!

Bakınız.. Ben olsam şöyle yapardım:
Hani bu aralar, "bazı"okullara müfettişler gidiyormuş ya; atardım öğrencilerin önüne birer boş A4 kağıdı, yazın bakalım birer kompozisyon Hükumet-i Şahanemiz hakkında bre keretalar derdim. Ertesi gün de bunları pro  mecralardan birinde tab ediverirdim... Ne hacet var böyle kehaneti ve kerameti kendinden meşhur yazarlara!  Hem bu para canım; malum kolay olmuyor kazanması:)))))

Buralarda size ne öğretiyorlar, devletimiz aleyhinde bi şeyler empoze ediyorlar mı yollu kahırlı süallerle körpe zihinleri yoracağıma, onların her birerlerinden bir kompozisyon yazmalarını isterdim.

En azından daha samimi yazarlar. Hem de bedava.

Merak etmeyin o okullarda iyi Türkçe öğretilir. Onların Türkçelerinin bazı yazarlarınızın ve bakanlarınızın Türkçelerinden daha iyi olduğuna da  kalıbımı basarım!

SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM

Tanımadığım kişiler hakkında niye israf-ı kelam edeyim!
Filhakika, bazı gasteci esnafı  kendilerini tanımamız hakkında kifaf mikdarda malzeme de vermiyor değil!
Pro-AKP mecralarından birinde hem idarecilik, hem muharrirlik, hem seyyahlık (uçakla ama) yapan bir arkadaş, bir hayli zamandır Cemaat hakkında çala kalem ver yansın ediyor.. ve dahi bu cemaatin lideri hakkında! Bunda ne var diyen olabilir, çünkü o tür pro-AKP matbuatının alemet-i harikası bu zaten. Bir gasteci arkadaşın deyişiyle, öyle yazmasalar zaten basılmaz bu ceffel kalem yazdıkları şeyler.  Ehh iyi o zaman, Allah mübarek etsin! İşleri zor.Her gün her gün.

Az önce bahse medar ettiğim mezkur şahsiyet diyesiymiş ki, Gülen, ABD'den çıkarılacakmış ve kendisine yer bakıyormuş Afrıka'da... Hatta bu memalik-i ananasiyye bile olabilirmiş.
İmdi, burada bir belge, bulgu,bilgi var mı! Hak getire..şeytan götüre! Ya! Sadece muhteris bir kehanet var. Ama eksik. Peki cehaletten mi! Bilemem. Bu zat-ı muhterem Gülen'i de ziyaret etmiş yakın bir vakıtta. Ben de Gülen'le birlikte çektirdiği fotoğraflarından söylüyorum bunu. Ama tanımamış. Benim bildiğim Gülen, iş o noktaya gelsin alır ceketini gelir Türkiye'ye. Nokta!

Bu arada ceket demişken... Kul Ahmet'in ceketi misali, bu ceket de yazarımızın diline dolanmış son yazısında. Mesela diyor ki:

"Fethullah Hoca'nın röportajlarını okurken beni en çok onun ceketi ilgilendirdi.Dostoyevski gibi bir an durup, 'Bu hizmetler bu ceketten çıktı' demek geldi içimden."

Tam isabet! Evet o hizmetler, evlatlarının tahsili için ceketlerini bile satıp onları okullara gönderen Anadolu babalarının maddi manevi himmetlerinden çıktı! Bir de yazarımız ikide bir "140 ülkeye ulaşan hizmetler" tabirini kullanıyor. Düzelteyim. 140 değil, 160.