Wednesday, May 7, 2014

Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları - Risale-i Nur Değerlendirme, 1964



Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları - Risale-i Nur Değerlendirme, 1964


Diyanet İşleri Başkanlığı, 1964 yılında kendi yayınlarınca neşredilen ve Ankara Resimli Posta Matbaası'nca basılan bir rapor yayımladı. Nur Hareketi ve Devlet arasındaki münasebetleri göstermesi ve Diyanet kurumunun Türk siyasetindeki yerini tespit bakımından önemli bir rapor. 


Bu raporun ve yine aynı muhtevalı resmi ve gayrı resmi raporların, dönemin siyasal ve toplumsal bağlamında içerik ve üslub tahlilinin yapılarak, devletin sivil dini teşeküllere bakışının ortaya çıkarılması önemli bir hizmet olur; ancak bu yazıda böyle bir çalışmaya girişilmeyecek, sadece  devletin toplumu ile dini münasebetlerini düzenleyen kurumu olan ve Inkilap tarihimizde çok özel ve önemli yeri olan Diyanet'in bir dini şahsiyet ve onun hareketine karşı nasıl bir tutum sergilediğini göstermesi bakımından önemlidir.

Bugün, sözkonusu rapor, bilimsel olmaktan ziyade, bizzat devlet eliyle bir dini grup aleyhine düzenlenmiş kara propaganda metni olarak önümüzde duruyor. Türkiye'de 1960 Ihtilali sonrası, devlet, Diyanet, Milli Eğitim, Basın ve İlahiyat Fakülteleri gibi çesitli kurum ve araçları sahaya sürerek kimi zaman Süleyman Efendi ve cemaati kimi zaman Said Nursi ve Nur talebeleri, kimi zaman da bir başka şahsiyet ve hareketi aleyhinde bir karalama kampanyası yürütme kabiliyetinde olduğu görülüyor. Mesela Diyanet'in sözkonusu raporunda, Nursi'nin talebeleri tarafından ‘sahte peygamber’ ilan edilmeye çalışıldığı, kendi tarikatini ve mezhebini kurmaya çalıştığını, aslinda okuma-yazma bile bilmeyen bir cahil olduğunu, Haşhaşiler gibi Hurufîlik ve Batınîlik gibi dalalet yollarini izlediğini iddia edilmişti.

Ayni dönemde sadece Diyanet'in raporu değil, bu minvalde yayınlar yapan ve kara propaganda aracı olarak faaliyetler gösteren gazete ve dergilerde çok sayida haber ve rapor yayımlandığını görüyoruz. Mesela, .M. Ali Nebioğlu'nun, “İşaratı Gaybiye ve Ayniye” Biricik Basımevi tarafindan 1964'te basilan kitabi da bu minvalde degerlendirilmeli.

Aynı zamanda, dönemin gazetlerinde Nurculuk aleyhinde yayınlar yapıldığını, Risale-i Nurların okunmasının ve bulundurulmasının yasak olduğu algısının verilmeye çalışıldığını görebiliyoruz.1960’lardan 1970’lere kadar Nurcular’a ait olduğu iddia edilen meskenler kanunsuz baskınlarla tarumar edilmeye ve mahkemelerde haksız yere suçlanıp millet nezdinde küçük düşürülmeye çalışılmıştı.  Abdullah Aymaz Zaman gazetesindeki köşesinde 5 Mayıs 2014te şu olayı anlatır: "O sene okullar açılırken imam-hatipte okumak için İzmir’e gittim. Kestanepazarı Yurdu’nda kalıyordum. Manisa-Demirci’den, ortaokulu bitirmiş, fark dersleri verip imam-hatip lisesinde okumak isteyen Hüseyin Çiftçi isimli bir öğrenci gelmişti. Bir gün câminin sermahfilinde çalışırken etrafına şöyle usulca ve dikkatlice baktıktan sonra bana; “Bende bir kitap var, eğer devlet bilse beni asarlar!..” dedi. " 

1960 İhtilali'nin dindar kesimler dahil, toplumun geniş kesimlerince benimsendiğini bugün daha iyi görebiliyoruz. Solcu, milliyetçi ve dini aydınlarca, devlet birimlerince sahip çıkılan askeri müdahele, topluma daha fazla özgürlükler vaad etmiş, Menderes mirasını toplumdan tamamen silmeye çalışmıştır. Yeni Türkiye kurmaya çalışan Milli Birlik Komitesi'nin hedefe koyduğu şahsiyetlerden biri de Said Nursi'nin olduğunu görüyoruz. Bu amaca matuf hizmet yapan kurumlardan birinin de böylesine talihsiz bir raporu yayimlamak zorunda kalan Diyanet olduğunu görüyoruz. Bunun sebepleri de ayrı bir araştırma konusudur.Aymaz'ın da belirttiği 1960'larda bile Risale-i Nurları okumak ve bulundurmak bile halkta yasaklı ve şaibeli bir durumu ifade ediyordu. Şüphesiz Diyanet'in hazırladığı sözkonusu raporun da geniş halk çevrelerinde, dini çevrelerde oluşturduğu kanaatten söz edilebilir.


Diyanet İşleri Başkanlığı o yıllarda da siyasetin bir şubesi haline getirilmeye çalışılmış, çarpıtmalarla dolu bir kitapçıkla Nurculuğun aleyhinde neşriyat yaptırılmıştır. Said Nursi ile, Risale-i Nur’larla ve Nur talebeleriyle ilgili, farklı illerde, iftira dolu neşriyatlar yapıp davalar açan Nur Hareketini  ‘korkunç ve tehlikeli’ bir örgüt gibi göstermek isteyen bir zihniyet vardı. Bu minvalde resmi makamlarca adeta suç delili üreten, iftira ve tezviratla dolu bu raporların ve broşürlerin savcılıklara postalanması ve savcıların da güvenlik güçleriyle evleri basıp Risale-i Nur’ları birer suç unsuru gibi zapt ederek ‘Nurcuları’ mahkemelere birer örgüt üyesi gibi sevk etmeleri Nurculuk tarihinde 1960ların adiyattan vakalarıdır.
Devlet imkanlarini kullanarak "resmi" takilmanin ve sterile bir dindarlik anlayisi ve soylemi gelistirmenin dayanilmaz agirligi ile, "ne oldugu belirsiz"! ve nerede sonlanacagi meskuk bir din anlayisini bertaraf etme politikalari gelistirmek dusuncesindeki devletin laik ve sekuler muslumanlik anlayisinin bir mahsulu olarak duruyor durmasina ama, bu metnin yayinlandigi kurum olan Diyanet'in ise varligi boylesi metinler uzerinden daha da sorgulanmaya devam edecege benzer.  


Tamamen bir fecaat olan Diyanet'in Raporu'ndan önemli bazı paragrafları özet mahiyetinde aşağıya alıntılıyorum;

 
"Bu risalemizde bu günlerde Müslümanların zihinlerini fazlasiyle işgal eden Nurculuk adı altındaki cereyan dinî bakımdan incelenerek mü'minlerin bu bapta tenvirine çalışılacaktır. 

Said Nursî tarafından yazılan risaleleri ve hususiyle, talebelerinin kattıkları ifadeler, keramet, velayet ve Mehdî gibi îslâm âleminin mübarek kelimelerinin Said Nursî'ye isnadı, âyet-i kerimelerin tefsirinde mananın tahammül edemiyeceği tarzda batını ve indi manalar verilmeye çalışılması bunların dinî yönden tekrar ele alınmasını ve Nurculuğu gerçek Müslümanlık zannedenleri uyarmayı zaruri kılmıştır.
(S.6-7)

NUR RİSALELERİ HAKKINDA MÜŞAVERE KURULU KARARLARINDA BİLDİRİLENLER(S.7-9) 

Nur Risaleleri, Said Nursî talebelerinin ilâveleri ve tekrarları ile meydana getirilmiş takriben 130 küsur eserden ibarettir. Bu risaleler hakkında daha önce Başkanlığımız Müşavere Kurulu üyeleri tarafından bilir kişi sıfatiyle ve yahut Kurulun mütalaası olarak bazı görüşler açıklanmıştır. Bu raporların hususiyle dinî yönden üzerinde durdukları meseleler şöyle hülâsa edilebilir: 

1 — Ebcet hesabiyle ve tevafuklarla manalar verildiği, bunların Müslümanlık esaslarına göre dinî ve ilmî kıymeti olmadığı... (1948/323) 

2 — Risâle-i .Nûr'un ve müellifinin manevî işaretle müjdelendiği ve buna binaen vazife sahasında bulunduğu, muhalefetin doğru olmadığı muhabbetin ise Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazandıracak bir yol olduğu iddiası (1960/156) 

3 — Nur Risalelerini toplu olarak okumak bir nevi hizipçilik olduğu (1960/203 no: ) 

4 — Risâle-i Nur'un dini mukaddesat okumak bir nevi mukaddesat arasına katılmak istendiği; yalnız Nurcular için dua yapılarak, Müslümanlar arasında bir zümre meydana getirildiği ve tefrikaya yol açıldığı (1962/5) 

5 -Nurculuk propagandası yaptığı (1962/28) 

6 — Said Nursî ve eserlerinin harikuladeliğinden ve kerametlerinden bahsolunduğu. indî teviller ve mübâlâğalı ifadeler kullanıldığı (1962/526) 


11 — Kur'ân-ı Kerîm'in harflerinden birtakım manalar istihracına kalkışmak gibi ulemanın ekserisince benimsenmiyen bir yol tutulduğu, Asa-yi Musa adlı eserinde bazı âyet ve kelâm-ı kibarı indî olarak tevil ederek bunların Risale-i Nûr'u tebşir ve teyid ettiği iddiası(1963/520) 

12 — Nur Risalelerini Kur'ân-ı Kerîm'in manevî mucizesi olarak göstermesi iddiası(1963/572) 

13 — Nur Risalelerinde Said Nursî'nin tasavvufla karışık şahsî görüşleri,mübalâğalı fikirler, indî teviller ve hurufilik (1963/669) 
NUR RİSALELERİNİN İLÂHÎ BİR İLHAMA DAYANDIĞI İDDİASI (S.11-12) 
Nur risalelerinin baştanbaşa ilâhî bir ilhama dayandığı intibaı kısmen Said Nursî, bilhassa naşiri olan talebelerince halka telkin edilmek istenmiştir. Meselâ (îşaratu'1-icaz) kitabında (Arap harfleriyle teksir s. 281) nur talebelerinden Mehmed Kayalar : 

«Risale-i Nur, Kuran'ın bu asırda en yüksek ve en kudsî bir tefsiridir. Hakikatleri semavîdir, Kur'ânîdir. O halde Kur'an okundukça o da okunacaktır.» der. Halbuki İşaratu'l-icaz kitabı Kur'ân-ı Kerîm'in tamamına şamil bir tefsir olmadığı gibi bu kitabın içindekilere Kur'ân-ı Kerîm derecesinde bir kudsiyet izafe olunması doğru değildir. Bu asırda en yüksek tefsir, denen bu kitap, Bakara sûresinin 31 âyetinin, tefsir ilmi usulüne uymayan indî bir görüşle yapılan bir açıklamasıdır. Diğer risalelerde de âyet-i kerîmelerden rastgele bazıları her hangi bir va'z risalesi halinde ele alınmıştır. Bu durumda nur risaleleri iddia edildiği gibi Kur'ân-ı Kerimin tefsiri değildir. 

Meyve Risalesindeki Felâk sûresinin tefsiri, hurûfîlik usuliyle bir tevilden ibarettir. Bu da ötedenberi bilindiği gibi Fıkıh usulündeki tefsir kaide ve şartlarına ve bunca müfessirin (icma) mahiyetindeki görüş ve izahlarina uymaz. Meselâ, bu risalede (Felâk) sûresinin büyü*cülüğe temas eden 5 inci âyetinde: «Bu ayetin 1328 senesine tevafuk ettiği..» denilerek radyo ile yapılan siyasî telkine hamledilmesi aynı uygunsuz tevillerin bir örneğidir. 

Zülfikar risalesinin hatimesinde, (Arap harfleriyle teksir, S. 4) «Risale-i Nur'un mescid ve mabedlerde, minber ve kürsilerde okunacağı» yazılmak suretiyle hiç bir dinî esere 14 asırdır verilmemiş olan imtiyaz bu esere kazandırılmak istenir. Bu şekilde hareket yani nur risalelerinin mescid ve mabedlerde cemaata okunmasının gerekliliği hakkındaki tavsiyeler, islâm dininin ibadet uygulamalarına ve formüllerine uymaz. Çünkü bu gibi yerlerde, okunacak ve manası anlatılacak kitap yalnız Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i şerifler olup, bunların nasıl okunacağı ve manasının açıklanacağı da sarih usûllere bağlanmış bulunmaktadır. Cenâb-ı Hakk'm emrinde Hz. Peygamber'in fiilinde olmayan bir işi ibâdet haline getirmek din yolunda gitmek isteyene yakışır mı?

NUR RİSALELERİNİN İSİMLERİNİ KOYMADA GARİP İDDİALAR : (S.12 -13) 

Nur risalelerine Hz. Ali'nin, İmam Rabbanî'nin, Abdülkadir Geylânî'nin ad verdikleri iddiası ileri sürülmektedir. Meselâ: Hz. Ali'ye Nisbet edilen Celcelutiye risalesinde (Asayı Musa) tabiri kullanılmış olmasından dolayı, bunu okuyan Said Nursî, bu tabiri bir kitabına advermiş ve onun mukaddimesinde Hz. Ali'nin bu kitabı o sözle haber vermiş olduğunu yazmıştır ki, bu, ciddiyetle ve ilimle telif edilemez. Bu telâkkiler tasavvufi - batıni bir görüş tarzıdır, îlim erbabınca doğru görülemez. Çünkü, gaybı, Allah'tan başka kimse bilemez. Her mü'mine ilham vaki olması mümkündür. Yalnız ilhama mazhar olan kimsenin bunun kendisine mahsus kalması ve başkaları için hiç bir surette itikada ve ibadete delil olmaması üzerine ötedenberi ulemanın ittifakı bulunmaktadır. İlham ve kanaatler şahsîdir. 

(Sikkeyi tasdik-i gaybî) adlı kitabında (Arap harfleriyle teksir S. 91-92) de nur talebelerinden Ahmed Nazif, Hz. Ali'nin (Keramet-i gaybiye) sinde Risale-i Nur'a (Sıracü-n-nur) adının verildiğini iddia eder ki, aynı garabettedir. Kur'ân-ı Kerîm'de (Sırâcen münîrâ) yâni: «Aydınlatıcı çerağ» deyimi, Peygamberimiz (S.A.S.) hakkında varid olmuş bir vasıftır. Bunun risale-i nura atfedilmesi yersiz ve indî bir tevcih olur. Bu eserde umumiyetle ifade edilen görüşler bâzı tasavvufî-batınî te'villere dayanmaktadır. Bu gibi teviller, âlimlerince hoş karşılanmamış ve âyetlerin böyle usûl dışında tevillere uğratılması da hiç bir zaman doğru görülmemiştir. 

Onuncu hicrî asırda gelen ve o asrın müceddidi sayılan İmam Rabbânî'nin (Mektubat) adlı kitabında (Bediûzzaman) deyimi bulunduğu ve bunu Said Nursî'nin benimsediği aynı lâkap dolayısiyle tefe'ül ettiğine istinaden talebeleri bunu bir tefahur vesilesi yapmışlardır ki, gülünç bir iddiadır.

NUR RİSALELERİNİN ARŞ-I A'ZAM'DAN İNDİĞİ İDDİASINDAKİ CÜR'ET VE KİTAB'A, SÜNNET'E DAYANMAYAN AKIL DIŞI TEVİLLERİ : (S.14-15) 

Risale-i Nûr'un yüceliği hakkında propaganda o dereceye vardırılmış ki, (Zülfikar) risalesinde: «Bu hüccetler ve talimatın, bu kelimat ve teşbihatın Arş-ı A'zam'dan indiği muhakkak...» gibi; son derece sınırsız iddialarla semavî kitaplar arasına sokulmak istenmiştir. Bu kitapta, kelimat ve tebligatın Arş-ı A'zam'dan indiği hakkındaki izah, ifadenin ilhama dayandığını açığa vurmak gayesini gütmektedir. Vahyin Kur'ân-ı Kerîme mahsus bulunduğu ve Hz. Peygamber'den başkasına ait ilhamın delil olmayacağı için böylece bir tutum din ilmince doğru görülemez. Bu gibi uygunsuz ifadeler ötedenberi Batınîlerce benimsenmişti. 

Böyle aşırı tevillerin bulunduğu (Sikke-i tasdik-i gaybî) eserinin baş tarafında, birinci sayfadan evvel, bizzat kendisi tarafından «Eski medreslerde 5-10 seneye mukabil, inşallah Nur medreseleri 5-10 haftada aynı neticeyi temin edecek ve 20 senedir ediyor.» denilmektedir. Böyle bir şeye imkân var mıdır? Bu zihniyet, Peygamberimiz'in «Beşikten mezara kadar ilim öğrenin» sözüne uymadığı gibi, İslâmî tahsile de bir suikast olmaz mı? Yine aynı eserde «Bu kitabın neşrine çalışılması, dehşetli günahlara kefaret ve gelecek müthiş belâlara ve anarşistliğe bir set olacağı...» yazılmakta, 41. sayfada: 

«Kalp, istiyor ki şu defineleri, gizli olan lem'alan göstereyim. Fakat ne yapayını ki makam kaldırmıyor...» gibi megalomaniye kaçan sözlere rastlanmaktadır. Bu temsiller gerçekle ilgisi olmayan bir takım garip iddialardır.

SAİD NURSÎ ASR-I SAADETTEN SONRAKİ DEVRİN EN BÜYÜK ÂLİMİ İMİŞ! : (S.15-16) 

(Ankara Üniversitesinde konferans) adlı risalenin 9. sayfasında: «Asrı saadet hariç, İslâm Âlemi böyle bir âlim yetiştirmemiştir.» denilmektedir. İslâm fıkhını derlemiş ve Müslümanlara bu hususta önder olmuş dört büyük mezhep imamiyle İslâm İnancını dağınıklıktan koruyan iki âlim, yani Ehl-i Sünnet'in itikatta iki büyük imanını, Ebû Mansur Mâturîdî ve Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'yi bile küçümsemiş olan yazı sahibi, bunlardan sonra asırlar boyunca gelen ve Hüccetü'l-İslâm, Şemsü'l-Eimme, Sadru'ş-Şerîa, Sultânü'l-Ulemâ vesaire gibi şeref*li lâkaplarla yüceltilmiş, yahut isimlerini bütün Müslü*manların, hatta Batı âlimlerinin hürmetle andığı büyük mütefikkirleri, meşhur âlimleri büsbütün unutmuş bulunmaktadır. Fahruddîn-i Râzî, Sa'deddîn-i Teftâzânî, Seyyid Şerif Cürcânî, Muhyiddin-i Arabi, Zemahşerî, Aliyyülkari, Süyûtî, İbn Kayyım, İbn Teymiye, Âlûsî gibi ölmez eserler meydana getiren bu âlimler bunu yazanın meçhulü müdür? Bunların içinde eserleri 400 ü aşanları vardır. Nur talebelerinin, bu değerli âlimleri hiçe sayması kadar abes bir şey tasavvur olunamaz. 

Görülüyor ki bu eserdeki beyanlarda Said Nursi'nin, Asr-ı Saadet'ten sonra yetişen bunca âlim ve müçtehitlerden üstün görülmesi, hakikatlare aykırı bir düşünüş tarzıdır.

NUR TALEBELERİNİ İSLÂMÎ ESASLARA UYMAYAN TE'VİLLERİ : (S.16-17) 

İslâmî esaslara uygun düşmeyen sınırsız, aşırı üslûp, hususiyle Nur talebelerinin seçtikleri ifade tarzıdır. Bu yolla Said Nursî'yi en büyük müceddit tanıyan Nur talebeleri (Fihrist) mecmuasının sonundaki takrizde şöyle derler: 

«Ehl-i kalbin lâtîf keşiflerinden birisi de: beklenilen zât bir kitap yazacak, geçmişte hiç kimse ona benzer bir kitap yazmıyacaktır. Elhak, Risale-i Nur, bunun güneş gibi delilidir. Evet onun şakirtleri kat'iyyen îman ediyorlar ki, şimdiye kadar böyle eser görülmemiştir ve kıyamete kadar yazılmıyacaktır. Ehl-i keşif o nur'un tercümanı olan zatı nuranî (mescûnün-nisa) yâni müteehhil bulunmayacak, ihtiyar yaşta olacak... diye bahsediyorlar. Bu tevafukun her halde başka şekilde izah ve tefsirine ihtiyaç yoktur. Maziden, yâni bulundukları zamandan istikbale nazar eden ve bu zamanın halini tarassud eden ehl-i keşfin, keşfe müstenit daha çok beyanları vardır. Kısa keserek sizi onlara bırakıyoruz, îşte Risale-i Nûr'u yalnız ben medh etmiyorum, onu Hz. Kur'an medhediyor, Hz. Ali methediyor. Gavs-i a'zam methediyor, Hz. Murtaza Celcelutiyesinde Risale-i Nur'a (bedî) diyor. 

Şu halde elbette ki o (Bedîuzzaman) dır, (Fahrü'd-devran'dır).» 


Görüldüğü gibi (Nur şakirtleri kat'iyyen îman ediyorlar ki) sözü ile Said Nursî ve onun eserlerini Kur'-ân'ın, Hz. Ali'nin ve diğer büyüklerin methine mazhar kılarak yapılan tevcihler, daha da ileri gidilerek, Kur'ân-ı Kerim'deki 100 e yakın âyetin ebcet hesabiyle Said Nur-sî'ye, lâkabına, risalelerine tarih düşürülmesi suretiyle isbat edilmeye çalışılmaktadır. Tılsımlar kitabında 189-190, Sikke-i Tasdik-i Gaybî'de 41-95. Ahmed Fevzi'nin Maidetü'l-Kur'ân'ında 173-191 inci sayfalar, böyle yersiz, sınırsız tevafuklarla doludur. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'in gerçeklerini Said Nursî'ye yönelten zorlamalardır. Haki*katle hiç bir ilgisi olmadığı gibi Kur'ân-ı Kerîm'e ve onun tefsir usulüne bir tecavüzdür ve daha önce de belirtildiği gibi Batınîlerin maksatlarına ulaşmak için yürüdükleri yoldur. Yukarıda gösterilen mecmuada Bedîuzzaman kelimesinin çıkışına ve Said Nursî'nin şahsına dair yazı*lar, aşırı bir sevgi sonucunda müritlerin şeyhlerine, bazı talebelerin hocalarına gösterdikleri sınırsız ifratçı tazimleri ifade ediyorsa, da, Hurufîlik yoluyla âyetlerden mana çıkarılması da Kur'ân'ı anlamadaki kaide ve usul lere taban tabana aykırıdır. Bilinmiş olmalı ki, âyet-i kerîmeler böyle keyfî tasarruf mevzuu olmak için nazil olmuş değildir. Mahzâ hidayet olan Kitâb-ı Mübîn'i, hakikatlerini böyle bir yolla açıklamak yüce dinin usulüne aykırıdır.


NETİCE (22-24) 


Netice olarak: Nur Risaleleri Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirinden bazı itikat ve îman meselelerini ele almış, yalnız bunlarda tefsir usulüne uymayan indî hatta keyfî bazı tevilllere geçmekle zihinlerde teşevvüşler meydana getirmiştir. Said Nursî imam Rabbanî, Abdulkadir Gey-lânî ve diğerleriyle kıyaslanarak hepsinin üstünde sayılmış ve bu bazı garip ifadelerle' belirtilmiştir. 

Nurcuların inanış ve telâkkileri, İslâm Dini'nin Kur-ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyyedeki kaide ve formüllerine uymayan bir akide tarzı olmuştur. Nurculuk dinî meselelerde işi çığırından çıkaran bir istismara ilâveten millî ve içtimaî konularda da birlik fikrini baltalayan bir zihniyeti temsil etmiştir. Risalelerde gösterilen sırf dinî ifadeler bile yapılan aşın teviller ve keyfî görüşlerle, yukarıda örnekleriyle gösterildiği gibi manevî, millî bütünlüğümüzü bozan, gerçek ittikayı gölgeleyen bir hal almıştır. Bu Risaleleri okuyanlar, kendilerini bütün müslümanlardan üstün görmüşler, yalnız ve yalnız Nurcu olanları cennete ehil, Nur Risalelerini günahlara keffaret saymışlar ve netice olarak da Nur Risalelerini okumayı bir ibadet haline getirmişlerdir. 

Ey müslüman kardeş! Dine yararlı telif ve irşatta bulunanlar Peygamberimiz'in hizmetkârları durumunda 'oldukları için, Kur'ân-ı Kerim'de Peygamber Efendimiz'e hitap edilmiş âyetleri onların şahsına atfetmek yakışık almaz. Böyle bir telâkkimi benimsemek de Müslüman tevazuuna sığmaz. 

Said Nursî'ye uyanlar Nurcu ise, diğer müslümanlar zulmetçi midir? Esasen Nur, Kur'ân'ın dır. Kur'ân ise bütün Müslümanlarındır. Hatta Kur'ân bütün âleme gelmiştir. Bir Batılı da, bir uzak Doğulu da ondan feyz alacaktır. Nasıl ki vaktiyle Endülüs, Kur'ân sayesinde bütün Avrupaya ilim menbaı olmuştu, îbn-i Rüşd'ün eser*lerini okuyan Hıristiyan din adamları Katolikliğe karşı isyan ederek Protestanlığı ihdas etmişlerdi. Bugün bütün dünyada önem verilen içtimaî munâvenetin teşkilâtlandırılması hususunda vaktiyle Batı memleketlerinde yapılmış ilk teklif, Endülüs'teki zekât tatbikatını gören bir İspanyol âlimi tarafından olmuştu. 

Hülâsa: Kur'âni-ı Kerîm bütün insanlığın hidayet rehberidir. Asırlar boyunca îslâm âlimlerinin yazdığı eserlerin toplamı dahi Kur'ân'ın hakkiyle tefsirini başarmış değildir. Her biri kendi istidat ve ihtisası olan cihette bir özellik gösterebilmiştir, diğer taraflarda basit kalmıştır. Hal böyle iken, Nur Risalelerini Kur'ân'ın en mükemmel bir tefsiri addetmek Allah kelâmının kıyamete kadar, ondan sonra olacak şeylere ve bütün ilimlere şümulünü bilememek demektir. 
Nurcuların bu gerçeği bilmemelerine imkân yoktur. Onların bizden ayrı kalmasını değil Peygamberimizin (Livâülhamd) adı verilen maneviyât sancağı altındaki birlik ve beraberlik içinde olmalarını dileriz. Livâülhamd = Hamd sancağı, kâinatta mevcut her şeyde Allah'ın yaratıcı sıfat, kudret ve bilgisini görüp takdir edebilen olgun zihniyeti temsil eder. Kur'ân'ın dünyaya hidayet feyzini yaymak için yegâne başarı imkânı, din ve ilmin müstakilen zihinde birbirine refakat edebilmesindedir ki, bu yol Livaülhamd'inj altına giden yoldur. Göklerde ve Arz'da her ne varsa, hepsinin insana müsahhar kılındığı Kur'an'da bize bildirilmiştir. Bu muazzam: nimeti kavrıyacak ilmî olgunluğa ancak bu suretle ulaşılabilir. O halde metodumuz bir insanın mahdut idrakini ve mah*dut görgüsünü kabullenip onunla yetinmek değil, günden güne zenginleşen ve yükselen ilmî idrak ile Allah Ke*lâmının manasını değerlendirmek ve böylece dünya münevverlerinin îmanına imkânlar hazırlamaktır. Asıl faydalı olan bu yoldaki hizmettir. Kendi birliğimizi ve dirliğimizi bozan ayırıcılık ve mahdut bir fikre saplanıp kalmak, zararlı bir zihniyettir."

Tuesday, May 6, 2014

LAWRENCE

“KAHRAMAN” LAWRENCE

Birinci Dünya Savaşı Ortadoğu’sunun en ilginç şahsiyetlerden biri T.E. Lawrence’dir. Bu çok yönlü İngiliz askeri, gazetecisi ve ajanının 1.Dünya Savaşındaki rolü ve etkisi tartışmalı bir konu olmayı hala sürdürmektedir. Ölümüyle, ilişkileriyle, bedevi Arap çöllerindeki maceraları ile, savaş sonrası gizemli hayatıyla, yazdıklarıyla...baştan başa bir şehir efsanesi haline gelmiş bu netameli isim hakkında İngilizce’de çok zengin bir kütüphane var; halen de Lawrence hakkında  kitaplar yayımlanır, sinemalar ve tiyatrolar sahnelenir, konferanslar düzenlenir. 

Lawrence’in hayatının anlatıldığı en son yayımlanan ve çok satan kitaplardan olan tuğla kalınlığındaki Hero (Kahraman) adlı çalışmayı okuyunca, İngiltere’nin genel itibariyle Lawrance’i nasıl algıladığını ve sunduğunu, yüzyıl sonra onu bir halk kahramanı olarak değerlendirdiğini bir kez daha gördük. Hero gibi popüler mahiyette peşpeşe yayımlanan kitapların rağmına, Lawrence’in 1927’de yılında yayımladığı ve zamanında büyük yankılar uyandıran   otobiyografik eseri, Revolt in the Desert, Türk okuru tarafından çok bilinmez. Lawrence’in söz konusu kitabını okuyunca, İngilizlerin Ortadoğu’da Fransızlara nispeten niye daha etkili oldukları ve Araplar tarafından niye daha fazla sevildikleri üzerinde düşündüm.

Britanya İmparatorluğu, uzmanlık eğitimi almış, özel yetişmiş subayları sayesinde Fransa ve İtalya gibi diğer kolonyel güçler arasında Ortadoğu’da çok daha avantajlı bir konum edindi. İngiliz subayları, her şeyden önce bölgenin dilini, tarihini, kültürünü ve dinini iyi derecede biliyorlardı. Bunun yanında yerel halkla sağlam münasebetler geliştirmek ve dostluklar kurmak yine bu subayların başarılı oldukları yönlerdendi. Lawrence ismi, savaş yıllarında İngilizlerin Ortadoğu’da görev yapan iyi yetişmiş ve pek çoğu özel hazırlanmış subaylarını temsil eden sembol isimlerden biri oldu. Arap dilini incelikleriyle ve edebiyatına ve ağızlarına vakıf olacak kadar iyi bilen, bölgenin arkeolojisi ile ilgili uzmanlık diploması olan, zamanla da yöre insanının örf, adet ve geleneklerine duyarlılık geliştiren Lawrence, hem halk nezdinde hem de kendi hükumeti katında iyi bir kredi sahibi olmuştu. Çöl yaşantısına uyum sağlayan, Arap kültürüne saygın tutum ve tavırlar sergileyen Lawrence, Araplarca kendilerinden biri olarak görüldü.

Dahası, Lawrence Arapların bağımsızlığı, dolayısıyla da İngiliz menfeatleri için hayatıi riskler aldı, canını tehlikeye attı, cephede yaralandı, savaş boyu ölümle burun buruna geldiği anlar oldu. İngilizlerin Ortadoğuda sahaya sürdükleri etkili bir aktör haline geldi. Kurduğu ve geliştirdiği bağlantılardan ve işbirliklerinden elde ettiği güçle, Arap çöllerinde serbest dolaşım elde etti, uğradığı yerlerde Arap halklar tarafından kahraman gibi karşılandı. Arap liderlerle İngilizler arasında, özellikle Faysal ile Allenby arasında, özel arabuluculuk konumu elde etti. Sadece diplomat olarak değil, at üzerinde bir asker olarak Arap çetelerini Türklere karşı organize etti, Ortadoğuda savaşın seyrini değiştirecek bir konum elde etti.  Fedakarlıklarıyla ve yararlıklarıyla iki tarafın da güvenini kazandı. Arapların Türklere karşı giriştikleri özgürlük mücadelesinde bir sembol isimlerden biri oldu. Nitekim, savaş sonrası da 1919’da Paris Konferansında Arapların haklarını diplomat olarak temsil etti.
Lawrence ve benzeri iyi yetişmiş İngiliz subaylarının gayretleri ile bölge insanı Fransızların rağmına İngilizlerin yanında yer aldı, Ortadoğuda İngiltere varlığı ve etkisi pekişti. Rusya, İngiltere ve Fransanın dünyanın bu merkezi coğrafyasında, öteden beri birbirleriyle çelişen planları, menfeatları ve hedefleri vardı. İngilizlerin Irak, Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde daha etkin varlık göstermesinde Lawrance’in etkisi çok hayati bir araştırma konusudur.

Fransızların Osmanlı Ortadoğusunda, özellikle de Suriyede, hatırı sayılır bir varlığı sözkonusuydu ve savaş sırası ve sonrasında da Ortadoğuda İngilizlerin ardına düşmek istemiyorlar, pastadan alacakları payı artırmayı planlıyorlardı. İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransa’yı Ortadoğu’da ber taraf etme niyetindeydi. Araplar da Fransızları Suriye’de istemiyordu. Paris Barış Konferansında İngiltere ve Fransa arasında Suriye hakkında aylar süren tartışmalar oldu. Lawrance ve Faysal Fransızların Ortadogu’daki varlığına karşıy çıktı ve öteden beri Suriye’de besledikleri bölgesel arzularını engellemeye sınırlamaya çalıştılar.

Ortadoğu’daki paylaşımı ve sınırların taksiminde çok sayıda iç ve dış faktörler etkiledi. Mesele Fransız medyasi Konferansların Ortadoğu komisyonuyla ilgili anti-Fransız olduğu yolunda yoğun bir kampanya yürüttü, hatta komisyonu İngiliz yanlısı olmakla suçladı. Ancak, pek çok sayıdaki bu faktörlerden biri Arap masasında İngiliz Lawrence’in oturması İngilizlerin elini güçlü kılan  önemli unsurlardan biri haline geldi. Bazı noktalarda İngiltere ile Lawrance’in Ortadoğu ile  ilgili vizyonları yer yer farklılıklar gösterse de doğrudan ya da dolaylı Lawrance İngilizler adına büyük bir kazanç haline geldi. Lawrance’in Faysal ile dostluğu Arablara bir bağımsızlık getirdi ve İngilizleri Ortadoğu’nun en büyük oyuncusu yaptı.

Lawrance bir şehir efsanesi olarak İngiliz tarihinde ve popüler kültüründe çesitli kanallarla halen yaşatılıyor. Şüphesiz ki diğer ülkelerin de bu modern efsaneden alacağı çok ders var. İster Türkiye ister Kanada ister Rusya…hangi ülke olursa olsun, iyi yetişmiş vatandaşlarıyla dünyanın her yerinde var olmaya devam edecekler, öz kültür referansları sağlam bu bireyler, gittikleri coğrafyaların kültürel değerleriyle de donanacaklar ve o coğrafyaların örfü ve ananesiyle barışık bir hayat yaşayarak var olacaklar…    

Monday, May 5, 2014

SABAH YURUYUSLERI

SABAH YÜRÜYÜŞÜ

Geçen yaz hemen her sabah yürüdüm. Sabahın alacasında 45 dakikalık bu yürüyüşler, sadece bedenen değil ruhen ve zihnen de tam bir ilaç oldu benim için; bu yürüyüşlerin bana verdiği enerjiyi gün boyu hissettim içimde.

Sonra uzun bir Kanada kışı geldi çattı. Kış boyu neredeyse hiç yürümedim. Sadece okulun fitness merkezine gittim bir kaç kez, arkası gelmedi... Bu arada kilolar arttı, ağırlıklar da ruhen ve bedenen rahatsızlık vermeye başladı.

Uzun kış sonrası, karların erimesiyle birlikte, ne zamandır ha bugün ha yarın şu yürüyüşlere başlasam derken, gecenin yarısında bardaktan boşalırcasına yağan yağmur kendimi dışarı atmama güzel bir vesile oldu. Önce dakikalarca çatıya vuran yağmuru dinledim, pencereye savrulmasını hüşu ile seyre daldım. Sonra yağmur dinince, gök gürültüsü kesilince... attım kendimi dışarı..

Şehri aylardan beri beyazlara bürüyen kar kalkalı sadece bir kaç hafta oluyordu. Bu yağmurlu günler, kısa Kanada baharlarının en latefetli demleri sayılırdı... Sessiz ve kimsesiz parkta, bir başıma yürüdüm yürüdüm. Cümle mahlukata selam vere vere, derin tefekkürlere gark olarak... Yürüdükçe kafamı da temizlerim diye düşündüm ama nafile. Birden olmuyor. Kafamda yine binbir düşünce ile yürüdüm. Gölcüğün kenarındaki ördekler ve kazlar henüz uykudaydı. Cılızca kurbağa vıraklamalarını duyuyordum. Kulaklarıma, eriyen karların sularıyla gümrahlaşan küçük derececiklerin şırıltıları geliyordu. Yağmur sonrası toprak ve çimenler etrafa ne taze kokular neşrediyordu!

Vira bismillah dedim yürüdüm. Bedenen bir hıffet hissettiğim gibi, zihnen de tefekkürle dolu, hoş bir zaman dilimi oldu bu yürüyüş.. İnşallah arkasını getiririm....ve zamanla da yürüdükçe zihinime de bir egzersiz yaptırmış ve biçareyi bir nebze rahatlatmış olurum.

Tuesday, April 29, 2014

AŞURE

AŞURE
2006, OTTAWA

Hatırlıyorum, geçen sonbahar mevsiminde yoğun geçen, yağmurlu bir gündü. Günün sonunda bir de toplantıya katılmıştım ve toplantıda aşure dağıtılması güzel bir sürpriz olmuştu benim için. İki kase de evdekiler için alıp toplantıdan erken ayrılmıştım.

Apartmana girdiğimde kapısı tam kapanacakken koşup yetişebildim asansöre. Asansörde, babasının elini sıkı sıkıya tutmuş, dört beş yaşlarında şirin mi şirin bir çocuk gülümseyişiyle karşılandım. Çocuktaki enerji ile benim yorgunluğum hoş bir tezattı. Şirin ufaklık, İspanyolca, babasına bir şeyler anlatıyordu heyecanla. Genç adam  da içten gülüşlerle eşlik ediyordu oğluna. Dediklerinden hiç bir şey anlamasam bile, çocuğun sevecenliği benim de içimi ısıttı.

Elimdeki aşure kaselerinden birini çocuğa uzatıverdim.

- Çok güzel bir tatlıdır bu. Yemek ister misin? Buyur bakalım, dedim. Umarım seversin.

Çocuk, babasının elini bırakarak, iki eliyle birden kaseyi kavradı.

- Emin misiniz diye sordu babası bana.
- Elbette, dedim. Afiyet olsun. Bakalım sevecek mi!

Çocuğun gözlerindeki parıltı görülmeye değerdi. Küçük hediyeme çok sevinmişti.
Beni de babasını da unutmuş, elinde tuttuğu kasede nasıl bir lezzet olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi.

Aşure hakkında bilgi vermeme zaman bile kalmadan, asansör benim kata gelivermisti.  İyi geceler diyerek ayrıldık birbirimizden. Bu kocaman apartmanda ilk kez gördüğüm bir aileydi.

Yoğun geçen bir gün sonunda aldığım en güzel hediye işte o çocuğun mutluluğu ve sımsıcak tebessümleri oldu. Asansörden indiğim zaman bile, çocuğun gönlüme saldığı sıcaklığı hissediyordum.

Aradan bir kaç ay geçti.
Sabah sabah bir telaşeyle binanın alkkatındaki garaja doğru koşuyordum. Garajın kapısını açtığımda, arabaya binmek üzere olan bir kadın ve çocuk gözüme ilişti.
Kendisini arabaya bindirmeye çalışan annesine rağmen, ufaklık yanıma kadar geldi. Tanımıştım, bir küçük kase aşureye, sımsıcak gülümseyişleriyle içimi ısıtan bu afacanı. Arabanın camını açtım, günaydın, nasılsın diye sordum kendisine. Çocuğun sadece teşekkür ederim demesini anlayabildim. İngilizce bilmiyordu belki de. Annesi de geldi arkasından:

- Siz ona yiyecek bir şey vermişsiniz, bizimki o tatlıyı çok sevmiş, sizi görünce hatırladı, onu anlatıyordu şimdi bana diye söze girdi kadın.
- Sizi görür görmez hatırladıve heyecanla yanınıza gelmek istedi, size teşekkür için, diye ekledi.

Arabadan indim. Bu melek çocuk, şimdi de benim bir günüme güzel başlamama da vesile olmuştu.

Diz çökerek gözlerine baktım, bu tatlı  dostumun. O da beni gözlerindeki bütün durulukla sezdi bir kaç saniye.

- Verdiğim tatlıyı sevmene çok sevindim, istersen tekrar getirebilirim diyebildim mutlulukla.

İçimde yine tarifi imkansız hislerle başladım güne.


Monday, April 28, 2014

NUR TALEBELERİNİN ÖZELLİKLERİ

HİZMET REHBERİ'NDE NUR TALEBELERİNİN ÖZELLİKLERİ 


Hizmet Rehberi, Risale-i Nur Külliyatından derlenmiş ve Nur Hareketi'nin has dairedeki sohbetlerinde en çok okunan ve ders yapılan ana metinlerindendir.

Önümüzdeki süreçlerde de bu eserin öneminin daha da artacağında şüphe yok. Çünkü, gerek Risale-i Nurun hususiyetlerinin ve Risale-i Nur cemaatinin ana karekteristiklerinin verildiği, gerekse bir Risale-i Nur talebesinin hususiyetlerinin sıralandığı Hizmet Rehberi önemli yargı ve tespitler ihtiva etmektedir. Eselerrin müellifinin, yaklaşık 35 senelik bir zaman zarfında, Yeni Said döneminde, kaleme aldığı Risalelerinde, genellikle de Lahikalarında, altını çizdiği aşağıdaki ilkeler, Nur talebeleri için her dönemde yol gösteren düsturlardır.

Şüphesiz Risalelerin genelinden bir Nur talebesinin genel vasıflarını anlatan daha pek çok madde ve hususiyet bulunabilir. Bu yazı, Hizmet Rehberi'nden doğrudan alıntılarla ve hiç bir yorum eklemeden bir Risale-i Nur talebesinin bazı vasıflarını  maddeler halinde sıralayarak, sözü Bediüzzaman'a bırakıyor.


1- İnsanların hürmet ve ikrâmını arzu etmemek 


Biz, insanların hürmet ve ihtirâmından ve şahsımıza âit hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden mesleğimiz îtibâriyle cidden kaçıyoruz. Husûsan acîb bir riyâkârlık olan şöhretperestlik ve câzibedar bir hodfüruşluk olan tarihlere şâşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nur’un bir esâsı ve mesleği olan ihlâsa zıttır ve münâfidir. Onu arzulamak değil, bilâkis şahsımız îtibâriyle ondan ürküyoruz. 


2- Şan-şöhret peşinde koşmamak 

Şeytan-ı ins, şeytan-ı cinnîden aldığı derse binâen, hizbü’l-Kur’ân’ın fedâkâr hâdimlerini hubb-u câh vasıtasıyla aldatmak ve o kudsî hizmetten ve o mânevî ulvî cihaddan vazgeçirmek istiyorlar. Şöyle ki: "Evvelâ, rızâ-yı İlâhî ve iltifât-ı Rahmânî ve kabul-ü Rabbânî öyle bir makamdır ki, insanların teveccühü ve istihsânı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa, yeter. İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in’ikâsı ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür, yoksa arzu edilecek birşey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez."


3-Enâniyeti büyük tehlikelerden biri olarak bilmek 

Ey kardeşlerim, sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde, benlik, enâniyet, şân ü şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsâs eden hâlâttan şiddetle içtinâb ediyoruz.

Gaflet ve dünyaperestlikten çıkan dehşetli bir enâniyet, bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl-i hakîkat-hattâ meşrû bir tarzda dahi olsa- enâniyetten,hodfüruşluktan vazgeçmeleri lâzım olduğundan, Risâle-i Nur’un hakîki şâkirtleri, buz parçası olan enârıiyetlerini şahs-ı mânevîde ve havz-ı müşterekte erittiklerinden inşaallah bu fırtınada sarsılmayacaklar. 

Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz; sizi enâniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki şu asırda, ehl-i dalâlet, ene’ye binmiş, dalâlet vâdilerinde koşuyor. Ehl-i hak bilmecburiye, eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimâlinde haklı dahi olsa, mâdem ki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber etrâfına toplandığımız hizmet-i Kur’âniye eneyi kabul etmiyor, "nahnü" istiyor;  "Ben’ demeyiniz `Biz’ deyiniz" diyor. Elbette kanaatiniz gelmiş ki, bu fakir kardeşiniz ene ile meydana çıkmamış. Sizi enesine hâdim yapmıyor. Belki, enesiz bir hâdim-i Kur’ânî olarak kendini size göstermiş. Ve kendini beğenmemeyi ve enesine taraftar olmamayı meslek ittihaz etmiş. 



4-Tevâzu ve mahviyet sahibi olmak 

Bu zamanda hizmet-i îmâniyede hazz-ı nefsini bırakıp ve mahviyet ile tesânüd ve ittihâdı muhâfaza eden bir hâlis kardeşimiz, bir velîden ziyâde mevkî alıyor. Evet, bahtiyar (odur ki), kevser-i Kur’ ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nevindeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.

Sen ey riyâkâr nefsim! Dîne hizmet ettim diye gururlanma.  sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini

Hem deme ki, "Halk içinde ben intihap edildim, bu meyveler benim ile gösteriliyor; demek bir meziyetim var." Hayır, hâşâ; belki, herkesten evvel sana verildi. Çünkü; herkesten ziyâde sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan, en evvel senin eline verildi.



6-Uhuvvetkârâne tesânüd etmek ve kardeşleri tenkit etmemek 



Hayat, vahdet ve ittihâdın neticesidir. İmtizaçkârâne ittihat gittiği vakit, mânevî hayat da gider.  Bizler imkân dairesinde bütün kuvvetimizle Lem’a-i ihlâsın düsturlarını ve hakîki ihlâsın sırrını mâbeynimizde ve birbirimize karşı istimâl etmek vücub derecesine gelmiş. Bizler birbirimize-lüzûm olsa-rûhumuzu fedâ etmeye hizmet-i Kur’âniye ve îmâniyemiz iktizâ ettiği halde, sıkıntıdan veya başka şeylerden gelen titizlikle, hakîki fedakârlar birbirine karşı küsmeye değil, belki kemal-i mahviyet ve tevazu ve teslimiyetle kusuru kendine alır, muhabbetini, samimiyetini ziyadeleştirmeye çalışır. Yoksa habbe kubbe olup tâmir edilmeyecek bir zarar verebilir.

7- Tesânüdü en önemli bağ bilmek ve onu muhâfaza etmek 



Velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet-i hâlisenin dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusus lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samîmi tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir velî-yi kâmil hükmüne geçebilir; inâyâta mazhar olur. 



9-İktisâdı esas tutmak 

Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedâya pâdişah gibi, lezzet-i nîmetini ihsas ettiriyor. Evet, bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisad vasıtasıyla aldığı lezzet, bir pâdişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlık ile yediği en âlâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyâde lezzetlidir. Cây-ı hayrettir ki, bâzı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisadçıları, "hısset’ ile ittiham ediyorlar. Hâşâ, iktisat, izzet ve cömertliktir; hısset ve zillet, ehl-i israf ve tebzîrin zâhirî merdâne keyfiyetlerinin iç yüzüdür.

10- Tamâ göstermemek
 
Madem rızık mukadderdir ve ihsan ediliyor; ve veren de Cenâb-ı Haktır, O hem Rahîm, hem Kerîm’dir; Onun rahmetini ittiham etmek derecesinde ve keremini istihfaf eder bir sûrette gayr-i meşrû bir tarzda yüz suyu dökmekle, vicdânını, belki bâzı mukaddesâtını rüşvet verip, menhus, bereketsiz bir mâl-I haramı kabul eden düşünsün ki, ne kadar muzaaf bir dîvâneliktir.

Evet, ehl-i dünya, husûsan ehl-i dalâletin münâfıkları sizi insâniyetin şu zayıf damarı olan tamâ yüzünden yakalasalar, geçen hakîkati düşünüp, bu fakir kardeşinizi nümûne-i imtisâl ediniz. Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki, kanaat ve iktisat, maaştan ziyâde sizin hayatınızı idâme ve rızkınızı temin eder. Bâhusus size verilen o gayr-i meşrû para, sizden ona mukâbil bin kat fazla fıyat isteyecek. Hem, her saati size ebedî bir hazîneyi açabilir olan hizmet-i Kur’âniyeye sed çekebilir veya fütur verir. Bu böyle bir zarar ve boşluktur ki, her ay binler maaş verilse, yerini dolduramaz. 



Evet, ehl-i dünya, husûsan ehl-i dalâletin münâfıkları sizi insâniyetin şu zayıf damarı olan tamâ yüzünden yakalasalar, geçen hakîkati düşünüp, bu fakir kardeşinizi nümûne-i imtisâl ediniz. Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki, kanaat ve iktisat, maaştan ziyâde sizin hayatınızı idâme ve rızkınızı temin eder. Bâhusus size verilen o gayr-i meşrû para, sizden ona mukâbil bin kat fazla fıyat isteyecek. Hem, her saati size ebedî bir hazîneyi açabilir olan hizmet-i Kur’âniyeye sed çekebilir veya fütur verir. Bu böyle bir zarar ve boşluktur ki, her ay binler maaş verilse, yerini dolduramaz. 



11- Riyâdan sakınmak


Riyâya dâir Üç Nokta yazılacak:

Birincisi : Farz ve vâciplerde ve şeâir-i İslâmiyede ve Sünnet-i Seniyyenin ittibâında ve haramların terkinde riyâ giremez, izhârı riyâ olamaz. Meğer, gâyet zaaf-ı îmanla beraber, fıtraten riyâkâr ola. Belki, şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibâdetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevaplı olduğunu, Hüccetü’ l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (r.a.) gibi zâtlar beyan ediyorlar. Sâir nevâfılin ihfâsı çok sevaplı olduğu halde, şeâire temas eden, husûsan böyle bid’alar zamanında ittibâ-ı sünnetin şerâfetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde haramların terkindeki takvâyı izhâr etmek, değil riyâ, belki ihfâsından pekçok derece daha sevaplı ve hâlisdir.İkinci Nokta :Riyâya, insanları sevk eden esbâbın birincisi zaaf-ı îmandır. Allah’ı düşünmeyen, esbâba perestiş eder, halklara hodfüruşlukla riyâkârâne vaziyet alır.
Risâle-i Nur şâkirtleri, Risâle-i Nur’dan aldıkları kuvvetli îmân-ı tahkîkî dersiyle esbâba ve nâsa ubûdiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubûdiyetlerinde onlara gösterişle riyâ etsinler.

İkinci Sebep: Hırs ve tamâ, zaaf-ı fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medar riyâkârâne vaziyet almaya sevk ediyor.
Risâle-i Nur’un şâkirtleri iktisat ve kanaat ve tevekkül ve kısmetine rızâ gibi Risâle-i Nur’un dersinden aldıkları izzet-i îmâniye, inşâallah onları riyâdan ve dünya menfaatleri için hodfüruşluktan meneder. Üçüncü Sebep: Hırs-ı şöhret, hubb-u câh, makam sâhibi olmak, emsâline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek tasannukârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) ve tekellüfkârâne (lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek) tarzını takınmakla riyâ eder.
Risâle-i Nur şâkirtleri, ene’yi nahnü’ye tebdil ettikleri, yani enâniyeti bırakıp, Risâle-i Nur dâiresinin şahs-ı mânevisînin hesâbına çalışması, ben yerine biz demeleri ve ehl-i tarîkatin fenâ f’iş-şeyh, fenâ fi’r-resûl ve nefs-i emmâreyi öldürmek gibi riyâdan kurtaran vâsıtaların bu zamanda birisi de fena fı’1-ihvan, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı mâneviyesi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallah, ehl-i hakîkatın riyâdan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar. 

Risâle-i Nur şâkirtleri, ene’yi nahnü’ye tebdil ettikleri, yani enâniyeti bırakıp, Risâle-i Nur dâiresinin şahs-ı mânevisînin hesâbına çalışması, ben yerine biz demeleri ve ehl-i tarîkatin fenâ f’iş-şeyh, fenâ fi’r-resûl ve nefs-i emmâreyi öldürmek gibi riyâdan kurtaran vâsıtaların bu zamanda birisi de fena fı’1-ihvan, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı mâneviyesi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallah, ehl-i hakîkatın riyâdan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar. 

Üçüncü Nokta : Vazife-i dîniye îtibâriyle nâsa hüsn-ü kabul ettirmek, o makâmın iktizâ ettiği yüksek tavırlar ve vaziyetler, hodfüruşluk ve riyâ sayılmaz ve sayılmamalı. Meğer, o adam, o vazifeyi kendi enâniyetine tâbî edip istimâl eder.
Evet, bir imam, imâmet vazifesinde tesbihâtları izhâr eder, ismâ eder; hiçbir cihette riyâ olamaz. Fakat, vazife haricinde o tesbihâtlârı âşikâre halklara işittirmeye riyâ girebildiği için, gizlisi daha sevaplıdır. 


Evet, bir imam, imâmet vazifesinde tesbihâtları izhâr eder, ismâ eder; hiçbir cihette riyâ olamaz. Fakat, vazife haricinde o tesbihâtlârı âşikâre halklara işittirmeye riyâ girebildiği için, gizlisi daha sevaplıdır. Risâle-i Nur’un hakîki şâkirtleri, neşriyât-ı dîniyelerinde ve ittibâ-ı sünnetteki ibâdetlerinde ve içtinâb-ı kebâirdeki takvâlarında, Kur’ân hesâbına vazifedar sayılırlar; inşâallah riyâ olmaz. Meğer ki; Risâle-i Nur’a başka bir maksad-ı dünyeviye için girmiş ola.



12- Tasannua girmemek 



Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hallerden sarsılmayan bu samîmi dindarlar ve ciddî Müslümanlar, eğer herbiri bir velî, hattâ bir kutub ğörünse, benim nazanmda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyâdeleştirecek; ve eğer birer âmî ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek diye karar verdim. Çünkü böyle pek ağır şerâit altında îman kurtarmak hizmeti, herşeyin fevkındedir. Şahsî makamlar ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hallerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sahibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhâfaza etmek için tasannûya ve tekellüfe ve sıkıntılı vakara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.
İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zâlimler, bu korku damarından çok istifâde etmektedirler. Onunla, korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin propagandacıları, avâmın ve bilhassa ulemânın bu damarından çok istifâde ediyorlar; korkutuyorlar, evhamlannı tahrik ediyorlar. Meselâ, nasıl ki damda bir adamı tehlikeye atmak için, bir dessas adam, o evhamlının nazarında zararlı görünen birşeyi gösterip, vehmini tahrik edip kova kova tâ damın kenarına gelir, baş aşağı düşürür, boynu kırılır. Aynen onun gibi, çok ehemmiyetsiz evham ile, çok ehemmiyetli şeyleri fedâ ettiriyorlar. Hattâ, bir sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer.
Işte ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhadın dalkavuklan, sizi korkutmak ile kudsî cihâd-ı mânevînizden vazgeçirmek için siıe hücum etseler; onlara deyiniz: "Biz hizbü’l-Kur’ ân’ ız,  sırrıyla, 
Altıncı desîse-i şeytâniye şudur ki: İnsandaki tenbellik ve tenperverlik ve vazifedarlık damarından istifâde eder. Evet, şeytan-ı ins ve cinnî her cihette hücum ederler. Arkadaşlarımızdan metîn kalbli, sadâkati kuvvetli, niyeti ihlâslı, himmeti âlî gördükleri vakit, başka noktalardan hücum ederler. Şöyle ki:
Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz. Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibâdet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir; biliniz ki, elinizden kaçmasın.


13- Risâle-i Nur’ a perde olmamak 



Risâle-i Nur Kur’ân’ın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahip olayım; tâ ki, kusurlarım ona sirâyet etsin. Belki o Nur’un kusurlu bir hâdimi ve o elmas mücevherât dükkânının bir dellâlıyım. Benim karma karışık vaziyetim; ona sirâyet edemez, ona dokunamaz. Zâten Risâle-i Nur’un bize verdiği ders de, hakîkat-i ihlâs, ve terk-i enâniyet ve dâimâ kendini kusurlu bilmek ve hodfüruşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsini ehl-i îmâna gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene-fakat hakîkat olmak şartıyla-minnettar oluyoruz, Allah râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluıuz; kusurumuzu-fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid’alara ve dalâlete yardım etmemek kaydı ile-kabul edip minnettar oluyoruz. 
İkinci Mâni: Pekçok cihetlerle çürütülebilir ve fânî ve cüz’î ve. muvakkat ve kusurlu bir şahıs sahip olsa, Nurlara ve hakâik-ı îmâniyenin fütûhâtına zarar gelir. Fakat bir nokta var ki, mûcib-i şükrandır. Ehl-i siyâsetteki düşmanlarım, mezkûr hakîkatleri bilmedikleri için, şerefli, izzetli eski Said’i düşünüp mütemâdiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihânet ve tenkîs etmekle meşgul oluyorlar. Bâzı mutaassıp enaniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar. Güyâ Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Halbuki Nurları daha ziyâde parlattırmaya vesîle oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur’ân güneşinin menbâından nurları alıyor.



14- Kendi nefsini ittiham edip, meslektaşına taraftar olmak 



Fenn-i âdâb ve ilm-i münâzaranın ulemâsı mâbeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: "Eğer bir mes’elenin münâzarasında kendisinin haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna ınemnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit o münâzarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor; belki gurur ihtimâliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes’eleyi öğrenip, menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek, insaflı hakperest, hakkın hatın için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rızâ ile kabul edip, taraftar çıkar, memnun olur.

15- Kendisi haklı da olsa, kardeşine îtiraz ve tenkit etmemek 


Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı îtiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki, "Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risâle-i Nur’un en kuvvetli râbıtası olan tesânüde fedâ etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice îtibâriyle, dünyaya, enâniyete âit herşeyi fedâ etmek vazifemizdir" deyip nefsinizi susturunuz. Medâr-ı nizâ birşey varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrepte olmaz. Müsâmaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.



16- Biribirine tarafgirâne bakmamak 



Mâbeynimizdeki hakîki ve uhrevî uhuvvet, gücenmek ve tarafgirlik kaldırmaz. Mâdem ben size bütün kuvvetimle îtimat edip bel bağlamışım ve sizin için, değil yalnız istirahatimi ve haysiyetimi ve şerefimi, belki sevinçle rûhumu da fedâ etmeye karar verdiğimi bilirsiniz, belki de görüyorsunuz.



17- Birbirinin kusuruna bakmamak ve affedici davranmak 



Baba ne kadar haksız da olsa, oğul, onun rızâsını tahsil etmeye mecburdur. Oğul da ne kadar serkeş de olsa, baba, şefkat-i fıtriyesini ona karşı esirgemez ve esirgememeli. Değil böyle baba ve evlât ve mümtaz seciyeli ve Risâle-i Nur’un baş şâkirtleri, belki birbirinden çok uzak ve düşman da olsalar, Risâle-i Nur’un hatırı için Risâle-i Nur şâkirtlerinin mâbeynindeki tefânî, birbirini tenkit etmemek, kusurunu affetmek düsturu ile, bu iki kardeşim dünyevî ve cüz’î ve hissî şeyleri medâr-ı münâkaşa etmesinler. Pederlik ve veledliğin iktizâ ettiği hürmet ve şefkatle beraber, Nurun şâkirtliği iktizâ ettiği kusura bakmamak ve affetmek ve benim çok sevdiğim iki kardeşim-benim hatırım için-birbirini tenkit etmemek lâzım geliyor.



18- Birbirinin kusurunu örtmeye çalışmak
 


Sizdeki ihlâs ve sadâkat ve metânet, şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfi bir sebeptir ve Risâle-i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir. Haşirde adâlet-i İlâhiye hasenelerin seyyielere râcih gelmesiyle affettiğine binâen, siz de hasenelerin rüçhânına göre muhabbet ve af muâmelesini yapmak lâzımdır. Yoksa bir seyyie ile hiddet etmek, sıkıntıdan gelen bir titizlik, bir asâbîlik ile zararlı bir hiddet, iki cihetle zulüm olur. İnşaallah, birbirinize sürurda ve tesellîde yardım edip, sıkıntıyı hiçe indirirsiniz.

19- Kendi kusurunu görmek 

Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, îmânını kurtarmaktır, başkaların îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır. Sakın, benlik ve gurura medâr şeylerden çekin. Tevâzu, mahviyet ve terk-i enâniyet, bu zamanda ehl-i hakîkate lâzım ve elzemdir. Çünkü bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfüruşluktan ileri geldiğinden; ehl-i hak ve hakîkat, mahviyetkârâne dâimâ kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir. Sizin gibilerin ağır şerâit içinde kahramancasına îmânını ve ubûdiyetini muhâfaza etmesi, büyük bir makamdır.

20- Biribirine sû-i zan etmemek 

Risâle-i Nur şâkirtlerinin tesânüdlerine zarar vermek için, birbirinin hakkında sû-i zan verdiriyorlar; tâ birbirini ittiham etsin. Belki filân talebe bize câsusluk ediyor der, tâ bir inşikak düşsün. Dikkat ediniz. Gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. Fenalığa karşı iyilikle mukâbele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz. Sır vermeyiniz. Zâten sırrımız yok; fakat, vehhamlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor, ıslâhına çalışınız.



21- Birbiriyle münâkaşa etmemek 



Sakın sakın münâkaşa etmeyiniz; câsus kulaklar istifâde ederler. Haklı olsa, haksız olsa, bu hâlimizde münâkaşa eden haksızdır; bir dirhem hakkı varsa, münâkaşa ile bin dirhem bizlere zararı dokunabilir.

Bir zaman Eskişehir hapsinde titiz kardeşlerime söylediğim bir hikâyeyi tekrar ediyorum: Eski Harb-i Umûmide Rusya’nın şimâlinde doksan zâbitimizle beraber bir uzun koğuşta esir olarak bulunuyorduk. O zâtların bana karşı haddimden çok ziyâde teveccühleri bulunmasından, nasihatla gürültülere meydan vermezdim. Fakat, birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münâkaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç dört adama dedim: "Siz gürültü işitseniz, gidiniz, haksıza yardım ediniz." Onlar dahi öyle yaptılar, zararlı münâkaşalar kalktı. Benden sordular: "Neden bu haksız tedbiri yaptın?" Dedim:
"Haklı adam, insaflı olur; bir dirhem hakkını, istirahat-ı umûminin yüz dirhem menfaatine fedâ eder. Haksız ise ekseriyetle enâniyetli olur, fedâ etmez, gürültü çoğalır."
Bir zaman Eskişehir hapsinde titiz kardeşlerime söylediğim bir hikâyeyi tekrar ediyonzm: Eski Harb-i Umûmide Rusya’nın şimâlinde doksan zâbitimizle beraber bir uzun koğuşta esir olarak bulunuyorduk. O zâtların bana karşı haddimden çok ziyâde teveccühleri bulunmasından, nasihatla gürültülere meydan vermezdim. Fakat, birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münâkaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç dört adama dedim: "Siz gürültü işitseniz, gidiniz, haksıza yardım ediniz." Onlar dahi öyle yaptılar, zararlı münâkaşalar kalktı. Benden sordular: "Neden bu haksız tedbiri yaptın?" Dedim:
"Haklı adam, insaflı olur; bir dirhem hakkını, istirahat-ı umûminin yüz dirhem menfaatine fedâ eder. Haksız ise ekseriyetle enâniyetli olur, fedâ etmez, gürültü çoğalır."



22- Birbirine güvenmek ve yardım etmek 


Sizin tesânüdünüze benim ziyâde ehemmiyet verdiğimin sebebi yalnız bize ve Risâle-i Nur’a menfaati için değil, belki tahkîkî îmânın dairesinde olmayan ve  nokta-i istinâda ve sarsılmayan bir cemaatin katî buldukları bir hakîkate dayanmaya pekçok muhtaç bulunan avâm ehl-i îmân için dalâlet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir mercî, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesânüdünüzü gören kanaat eder ki, "Bir hakîkat var; hiçbir şeye fedâ edilmez, ehl-i dalâlete başını eğmez, mağlûp olmaz" diye kuvve-i mâneviyesi ve îmânı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefâhete iltihaktan kurtulur.



24- Birbirine minnettarlık duyma yerine, duâ ve tebrik etmek 


Risâle-i Nur’un şâkirtleri içinde Cenâb-ı Hakkın nîmetlerine mazhar bâzı zâtlar-Hüsrev, Re’fet gibi-iktirânı illetle iltibas etmişler, Üstâdına fazla minnettarlık gösteriyorlardı. Halbuki, Cenâb-ı Hak onlara ders-i Kur’ânîde verdiği nîmet-i istifâde ile, Üstadlarına ihsan ettiği nîmet-i ifâdeyi beraber kılmış, mukârenet vermiş. Onlar derler ki: "Eğer Üstâdımız buraya gelmeseydi biz bu dersi alamazdık. Öyle ise onun ifâdesi, istifâdemize illettir." Ben de derim:

"Ey kardeşlerim, Cenâb-ı Hakk'ın bana da, sizlere de ettiği nîmet beraber gelmiş. İki nîmetin illeti de rahmet-i İlâhiyedir. Ben de sizin gibi, iktirânı illetle iltibas ederek, bir vakit Risâle-i Nur’un sizler gibi elmas kalemli yüzer şâkirtlerine çok minnettarlık hissediyordum ve diyordum ki: `Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmî bir bîçare nasıl hizmet edecekti?’ Sonra anladım ki, sizlere kalem vâsıtasıyla olan kudsî nîmetten sonra, bana da bu hizmete muvaffakıyet ihsan etmiş. Birbirine iktirân etmiş; birbirinin illeti olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnettarlığa bedel, duâ ve tebrik ediniz."


25- Birbirlerine ihlâsla muhabbet beslemek 


Medâr-ı necât ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rızâ-yı İlâhî oldcığunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.
Herşeyde bir ihlâs var. Hattâ muhabbetin de ihlâs ile bir zerresi, batmanlarla resmî ve ücretli muhabbete tereccüh eder. İşte bir zât bu ihlâslı muhabbeti böyle tâbir etmiş:  
Yani, "Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukâbele, bir mükâfat istemiyonım. Çünkü, mukâbilinde bir mükâfat, bir sevap istenilen muhabbet, zayıftır, devamsızdır." Hattâ hâlis muhabbete tam mânâsıyla vâlidelerin şefkatleri mazhardır. Vâlideler, o sırr-ı şefkat ile, evlâtlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfat, bir rüşvet istemediklerine ve talep etmediklerine delil, rûhunu, belki saadet-i uhreviyesini de onlar için fedâ etmeleridir. Tavuğun bütün sermâyesi kendi hayatı iken, yavrusunu itin ağzından kurtarmak için-Hüsrev’in müşâhedesiyle-kafasını ite kaptırır.



26- Cemaat içinde şahsî cesâreti kullanmamak 


Hem bir adam, kendi başına cesâreti güzel de olsa, bir cemaat-i mütesânideye girdikten sonra, onların istirahatini ve sarsılmamalarını muhâfaza etmek için, o şahsî cesâreti istimâl edemez.Birbirinizi enâniyetle ve sadâkatsizlikle ittiham etmemek için, bir hakîkati beyân etmek ihtar edildi.

Ben bir zaman enâniyetini bırakmış ve nefs-i emmâresi kalmamış büyük evliyâdan, şiddetli bir sûrette nefs-i emmâreden şikâyet ettiğini gördüm, hayrette kaldım. Sonra katî bildim ki, âhir ömre kadar mücâhede-i nefsiyenin sevaptar devamı için nefs-i emmârenin ölmesi üzerine onun cihazâtı damarlara ve hissiyâta devredilir, mücâhede devam eder. Hem, mânevî kıymet ve makam ve meziyet, bu dünyaya bakmıyor ki kendini ihsâs etsin. Hattâ en büyük makamda bulunanlardan bâzı zâtlara verilen büyük bir ihsân-ı İlâhîyi hissetmediklerinden, kendilerini herkesten ziyâde bîçare ve müflis telâkkî etmeleri gösteriyor ki, avâmın nazarında medâr-ı kemâlât zannedilen keşif ve kerâmet ve ezvâk ve envâr, o mânevî kıymet ve makamlara medâr ve mehenk olamaz. Sahabîlerin bir saati, başka velîlerin bir gün, belki bir çilesi kadar kıymet olduğu halde, keşif ve mânevî hârikulâde hâlâta evliyâ gibi mazhariyetleri her Sahabîde olmaması, bu hakîkati ispat ediyor.
İşte kardeşlerim, dikkat ediniz, sizin nefs-i emmâreniz kıyâs-ı binnefs cihetinde, sû-i zan noktasında sizleri aldatmasın. Risâle-i Nur terbiye etmiyor, diye şüphelendirmesin.
İşte kardeşlerim, dikkat ediniz, sizin nefs-i emmâreniz kıyâs-ı binnefs cihetinde, sû-i zan noktasında sizleri aldatmasın. Risâle-i Nur terbiye etmiyor, diye şüphelendirmesin.



27-Birbirine tesellîci ve nümûne-i imtisâl olmak 


Bu eski ve yeni iki medrese-i Yûsufıyedeki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehâcüme karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan zâtları ehl-i hakîkat ve nesl-i âti alkışlayacakları gibi melâike ve rûhânîler dahi alkışlıyorlar diye kanaatım var. Fakat içinizde hastalıklı ve nâzik ve fakirler bulunmasıyla, maddî sıkıntı ziyâdedir. Ve buna karşı da herbiriniz her birisine birer tesellîci ve ahlâkta ve sabırda birer nümûne-i imtisâl ve tesânüd ve taltifde birer şefkatli kardeş ve ders müzâkeresinde birer zekî muhatap ve mucîb ve güzel seciyelerin in’ikâsında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp rûhumdan ziyâde sevdiğim sizler hakkında tesellî buluyorum.



28-Birbirinin kuvve-imâneviyesini takviye etmek 



Mâdem hakîkat budur ve mâdem şimdiye kadar Risâle-i Nur’un hizmetinde inâyet-i Rabbâniyenin tecellîsini inkâr edilmeyecek derecede gördük; herbirimiz cüz’î ve küllî bunu hissetmişiz ve mâdem şimdi siyâsetin ve dünyanın çok cereyanlarının birbirine karşı tahşidâtı oluyor ve mâdem elimizden kazâya rızâ ve kadere teslim ve hizmet-i îmâniye ve Kur’âniye ve Nuriyenin verdikleri büyük ve kudsî tesellîden başka birşey gelmiyor; elbette bize en elzem iş, telâş etmemek ve me’yuş olmamak ve birbirinin kuvve-i mâneviyesini takviye etmek ve korkutmamak ve tevekkülle bu musîbeti karşılamak ve habbeyi kubbe yapan farfaralı gazetecilerin kubbelerini habbe görüp ehemmiyet vermektir. Bu dünya hayatı, husûsan bu zamanda, bu şerâit altında kıymeti yoktur. Başa ne gelse gelsin, hoş görmeli.



29- Risâle-i Nur’ lara sadâkat, sebat ve metânetle bağlanmak 



Risâle-i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirtlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve 
kazanç ve pekçok kıymettar neticeye mukâbil fiyat olarak, o şâkirtlerden tam ve hâlis bir sadâkat ve dâimî ve sarsılmaz sebat ister. Evet, Risâle-i Nur on beş senede medresede kazanılan kuvvetli îmân-ı tahkîkîyi on beş haftada ve bâzılara on beş günde kazandırdığını, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehâdet ederler.
Hem, iştirâk-i a’mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şâkirdine, herbir günde binler hâlis lisânlar ile edilen makbul dua ve binler ehl-i salâhatin işledikleri a’mâl-i sâlihanın misil sevâplarını kazandırıp, herbir hakîki, sâdık ve sebatkâr şâkirtlerini amelce binler adam hükmüne getirdiğine delil, kerâmetkârâne ve takdirkârâne İmâm-ı. Ali Radıyallâhü Anhın üç ihbârı 


Deniliyor ki: "Mâdem Risâle-i Nur hem kerâmetlidir, hem tarîkatlerden ziyâde îmân hakîkatlerinin inkişâfında terakkî veriyor ve sâdık şâkirtleri kısmen bir cihette velâyet derecesindeler. Neden evliyâlar gibi mânevî zevkler keşfiyâtlara ve maddî kerâmetlere mazhariyetleri görülmüyor? Hem, onun talebeleri de öyle şeyler aramıyorlar?" 

Elcevap : Evvelâ, sebebi, sırr-ı ihlâstır. Çünkü dünyada, muvakkat zevkler, kerâmetler tam nefsini mağlûp etmeyen insanlara bir maksat olup, uhrevî ameline bir sebep teşkil eder, ihlâsı kırılır. Çünkü amel-i uhrevî ile dünyevî maksatlar, zevkler aranılmaz; aranılsa, sırr-ı ihlâsı bozar.
Risâle-i Nur dünya işlerine âlet olamaz, dünya işlerine siper edilemez. Çünkü ehemmiyetli bir ibâdet-i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksatlar onunla kasten istenilmez; istenilse, ihlâs kırılır, o ehemmiyetli ibâdet şekli değişir. Yani, çocuklar gibi, döğüştükleri vakit Kur’ân’ı başına siper eder. Başına gelen zarar. Kur’ân’a geldiği gibi, Risâle-i Nur, böyle muannid hasımlara karşı siper istimâl edilmemeli.

Sâniyen: Kerâmetler, keşfiyâtlar, tarîkatte sülûk eden âmî ve yalnız îmânı, taklidî bulunan ve tahkîk derecesine girmeyenlere, bâzan zayıf olanları takviye vevesveseli şüphelilere kanaat vermek içindir. Halbuki Risâle-i Nur’un îmânî hakîkatlerine gösterdiği hüccetler, hiçbir cihette vesveselere meydan vermediği gibi; kanaat vermek cihetinde kerâmetlere, keşfiyâtlara hiç ihtiyaç bırakmıyor. Onun verdiği îmân-ı tahkîkî, keşfıyât, zevkler ve kerâmetlerin çok fevkınde olmasından, hakîki şâkirtleri, öyle kerâmet gibi şeyleri aramıyorlar. 
Evet, bu asırda, o derece hayat-ı dünyeviye damarına dokunmuş ve yaralamış ve heyecana getirmiş ki, mübârek ve ihtiyar ve hoca ve ehl-i salâhat olan bir zât dahi, dünyada bir nevî hayat-ı uhreviye ezvâkını istiyor, birinci derecede, zevk-i hayat onda hükmediyor.



30- Nur Talebesi dünya rahatına ehemmiyet vermez, onu istemez 



Azîz, sıddık kardeşlerim,
Evvelen, garip bir münâzara-i nefsiyemi, bana mahsus iken, berâ-i mâlûmât, size yazmak hatınma geldi. Şöyle ki: 

Hem, katiyen bil ki, çok bîçarelerin hayat-ı bâkiyelerini Nurlarla kurtarmak hizmetinde, fânî ve zahmetli ihtiyarlık hayatını memnuniyetle bırakmaya lüzum olsa veya vakti gelse, râzı olmak gâyet lezzetli bir şereftir. İkincisi : Nasıl ki âciz, zayıf bir adam, bir batmanı kaldıramadığı halde, on batman yük, üstüne yığılmış bulunsa ve dostları onu çok kuvvetli bilip, ona, gizli zaafına yardımdan ziyâde, ondan yardım istedikleri halde, o bîçare de onların hüsn-ü zannını kırmamak veyahut kendini çok aşağı göstermemek için gâyet ağır ve soğuk olan gösteriş ve tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeye çalışmak, çok elîm ve zevksiz olması gibi; aynen öyle de, ey kör hissiyâtın içine giren nefs-i emmâre, bu âdi şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan istidâdımın yüz derece fevkınde ve sırf bir inâyet-i Rabbâniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda Kur’ân’ın eczahâne-i kudsiyesinden çıkan ve rahmet-i İlâhiye ile elimize verilen Risâle-i Nur’daki hakîkatlere o şahıs masdar ve menbâ ve medâr olamaz. Belki, yalnız çok bîçare ve muhtaç ve Kur’ân kapısında bir sâil ve muhtaçlara yetiştirmeye bir vesîle olduğum halde, Nurun muhlis ve hâlis, sıddîk ve sâdık, sâfî ve fedâkâr şâkirtleri, o bîçare şahsiyetim hakkında yüz derece ziyâde hüsn-ü zanlarını kırmamak ve hissiyâtlarını incitmemek ve Nurlara karşı şevklerine ilişmemek ve "üstad" nâmı verdikleri o bîçare şahsı-onların hatırı için-çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannûlara mecbur olmamak için ve yirmi sene tecridâtın verdiği tevahhuş için-hattâ dostlarla dahi hizmet-i Nûriye olmazsa görüşmeyi terk ediyorum ve etmeye rûhen mecbur oluyorum-ve tekellüfe ve kıymetten ziyâde kendimi göstermeye ve ziyâde hüsn-ü zan edenlere karşı hoş görünmek için kendimi makam sahibi göstermek ve sırr-ı ihlâsa tam münâfi kendini büyük göstermek ve vakar perdesi altında benliğin zararlı ve fânî zevkini aramak hâletleri ise, ey nefsim, meftûn olduğun o zevkleri hiçe indirirler. 




31- Nur Talebeleri diğer dindarlarla münâkaşaya girmez 



Risâle-i Nur dairesinde bulunan ve bilfiil çalışan hocalardan ve Konya hocalarından başka, sâir hocalara, bugünlerde, tashîhât yaparken şiddetli bir hiddet bana geldi. Çünkü Arabî okumayan Nur şâkirtlerinin fedâkârları, Arabî bilmemesinden sehivler, hatâlar oluyor. Ben de zahmet çektiğimden, hem eski talebelerimden olan hocalara ve kardeşime, hem şimdiki Ankara’da ve İstanbul’daki resmî hocalara bağırarak dedim: "Ey insafsızlar! Neden hem vazifeniz, hem medresenin mahsulü, hem size farz-ı ayn gibi lüzumu bulunan bu hizmet-i îmâniyede bana yardım etmiyorsunuz? Belki de, sizin lâkaydlığınızdan, çokların çekilmesine sebebiyet veriyorsunuz? İmâm-ı Ali’nin (r.a.), âhirzamanın bir kısım hocalarına vurduğu tokattan hissedar oluyorsunuz" diye dehşetli bir îliraz kalbe gelirken, birden, kalbini bozmayan hocaları müdâfaa etmek için üç mânâ ihtar edildi. Birincisi: Resmen iki büyük merkezde, iki heyet-i ilmiye, beyânı münâsip olmayan çok esbâba binâen, her vesîleyle hoca kısımlarının Risâle-i Nur’dan çekilmeleri için çok vâsıtaları istimâl ediyorlar. Memuriyet gibi derd-i maîşet belâsıyla bîçare hocaları dairelerine çekip, Nurlardan uzaklaştırıyorlar. Bîçare hocalar, Nurların kıymetini bilmiyorlar değil, belki derdi maîşet veyahut o heyet-i ulemâdaki büyük hocalara îtimat edip ve kendi tahsil ettiği ilm-i dînî kendi îmânını kurtaracak derecesindedir zannıyla lâkayd kalıp, ruhsatla amel etmeye kendine fetvâ buluyor. İkinci Mânâ: Bu kadar dehşetli bir hücum ve tazyike mâruz kalan Risâle-i Nur şâkirtlerini, evham yüzünden, güyâ "Menemen ve Şeyh Said vak’aları gibi bir hâdisenin ihtimâli var" diye, iki defa, imhâ için; hem-perde altında-eskiden beri düşmanlarım, hem resmen kánun ve idâre ve siyâset cihetinde merhametsiz bir sûrette bâzı erkân-ı hükûmetin bizi iki defa hapis ve ittiham etmesi ve resmî ve gayr-i resmî propagandalarla herkesi bizden ve Nurlardan ürkütmesiyle, elbette hassas ve bir derece zayıf hocalara ehemmiyetli bir korku verip, bir mâzeret olur. Onun için, ekseriyet değil, belki yalnız fevkalâde bir cesâret ve gayret taşıyan bir kısım hocalar, Nurlar dairesine girip, girmeyenleri de bir derece affettirdiler.



32- Nur Talebeleri sâir âlimlerin eserlerine karşı tavır almaz 



Diyorlar, "Said, yanında başka kitapları bulundurmuyor; demek onları beğenmiyor. Ve İmâm-ı Gazâlî’yi de (r.a.) tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor." İşte, bu acîb, mânâsız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nevî hileleri yapan, perde altında, ehl-i zındıkadır, fakat, safdil hocaları ve bâzı sofuları vâsıta yapıyorlar.
Buna karşı deriz ki, "Hâşâ, yüz defa hâşâ. Risâle-i Nur ve şâkirtlerinin, bir üstâdı olan Hüccetü’1-İslâm İmâm-ı Gazâlî ve beni Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne üstâdımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle, onların takip ettiği mesleği, ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhâfaza etmektir. Fakat, onların zamanında bu dehşetli zındıka hücumu, erkân-ı îmâniyeyi sarsmıyordu. O muhakkik ve allâme ve müçtehid zâtların asırlarına göre münâzara-i ilmiyede ve dîniyede istimâl ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden, Risâle-i Nur, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyândan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübârek ve kudsî zâtların tezgâhlarına mürâcaat etmiyor. Çünkü umum onların mercîleri ve menbâları ve üstadları olan Kur’ân, Risâle-i Nur’a tam mükemmel bir üstad olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nûrânî eserlerden de istifâde etsek. 
Mâdem hakîkat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı.
Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler:
"Sen muzaffer olacaksın; Cenâb-ı Hak seni gâlip edecek."
O demiş:
"Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlup etmek Onun vazifesidir." Öyle ise, işte ey kardeşlerim, siz de, size âit olmayan vazifeye harekâtınızı binâ etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız. 



33- İhlâsla hizmete hırs ve kanaatsizlik, neticelerine ise kanaat göstermek
 


Umûr-u uhreviyede hırs ve kanaatsizlik bir cihette makbuldür, fakat mesleğimizde ve hizmetimizde
-bâzı ârızalar ile-inkisâr-ı hayal cihetiyle, şükür yerine, me’yusiyetle şekvâ etmeye sebep olur; belki de hizmetten vazgeçer. Onun için mesleğimizde kanaat, dâimâ şükrü ve metâneti ve sebâtı netice verdiği için, ihlâs dairesinde hizmet noktasında çok hırs ve kanaatsizlik gösterdiğimiz halde, neticelerine ve semerâtına karşı kanaatle mükellefiz.



34- Dîne hizmette nefse hisse vermemek 



Her türlü meşguliyet ve zarara rağmen hizmetten geri durmamak
Risâle-i Nur’un hizmet ettiği hakâik-ıîmâniye herşeyin fevkınde olduğu gibi, bu zamanda herşeyden ziyâde onlara ihtiyaç var. Fakat, kalbini öldürmüş, nefsi hevesâtla şımarmış mülhidler, îmandaki hakîkatin derece-i ihtiyacını inkâr ettiklerinden, "Ehl-i diyânet ve ehl-i ilmi sevk eden, tahrik eden, makâsıd-ı dünyeviye ve ihtiyacâtıdır" diye ittiham ediyorlar. O ittihâma göre de, pek insafsızcasına onlara ilişiyorlar. Bu bedbaht mülhidleri katî bir sûrette iskât etmek, bilfiil -maddeten-öyle fedâkârlar lâzım ki, dünyanın en mühim meşgaleleri, belki büyük zararları, onların hakâik-îmâniyeye ihtiyaçlarını susturmuyor.



35- Hizmette nefsi öne sürüp ücrette unutmak 



İnsan nisyandan alındığıiçin, nisyâna müptelâdır. Nisyânın en kötüsü de de nefsin unutulmasıdır. Fakat, hizmet, sa’y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir. Hizmetler görüldükten sonra, neticede mükâfat zamanlarında nefsin unutulması kemâldir. Bu îtibarla, ehl-i dalâl ile ehl-i kemâl, nisyan ve tezekkürde müteâkistirler. Evet dâll olan kimse, bir iş ve bir ibâdet teklifinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır; lâkin mükâfatın, menfaatin tevzünde bir zerreyi bile terk etmez. Ammâ nefsini unutan ehl-i kemâl, sa’y, tefekkür, sülûk zamanlarında herşeyden evvel nefsini ileri sürüyor; fakat neticelerde, faydalarda, menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakıyor. 



36- Sadâkat, sebat ve sıkı irtibat içinde olmak 



Evet, mesleğimizde ihlâs-ı tâmmeden sonra en büyük esas, sebat ve metânettir. Ve o metânet cihetiyle şimdiye kadar çok vukuât var ki, öyleler, herbiri yüze mukâbil bu hizmet-i Nuriyede muvaffak olmuş âdi bir adam ve yirmi otuz yaşında iken, altmış yetmiş yaşındaki velîlere tefevvuk etmişler var.




37- Mânevî fırtınalara karşı dikkatli ve ihtiyatlı olmak 


Nurcular, çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bulunmaları lâzımdır. Çünkü, mânevî fırtınalar var. Bâzı dessas münâfıklar her tarafa sokulur; istibdâd-ı mutlaka dinsizcesine taraftarken, hürriyet fırkasına girer-tâ onları bozsun ve esrarlarını bilsin, ifşâ etsin.





38-  Mümkün oldukça nâmahreme bakmamak 


Risâle-i Nur Talebelerinden bir genç hâfız, pekçok adamların dedikleri gibi dedi: "Bende unutkanlık hastalığı tezâyüd ediyor, ne yapayım?" Dedim: "Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme." Çünkü rivâyet var; İmâm-ı Şâfiî’nin (r.a.) dediği gibi, "Haram-ı nazar, nisyan verir."

Evet, ehl-i İslâmda, nazar-ı haram ziyâdeleştikçe hevesât-ı nefsâniye heyecana gelip, vücudunda sû-i istimâlât ile israfa girer; haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir. Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, husûsan bu memâlik-i hârrede o sû-i nazardan sû-i istimâlât, umûmi bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes, cüz’î-küllî o şekvâdadır. İşte, bu umûmi hastalığın tezâyüdüyle, hadîs-i şerifin verdiği müthiş bir haberin tevili ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki:
"Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur’ân nez’ ediliyor, çıkıyor, unutuluyor." Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz-I Kur’ân’a set çekilecek; o hadîsin tevilini gösterecek."Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur’ân nez’ ediliyor, çıkıyor, unutuluyor." Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz-i Kur’ân’a set çekilecek; o hadîsin tevilini gösterecek.

39- İmân hizmetini hiçbir şeye âlet etmemek 



Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, bu zamanda Risâle-i Nur’da, nokta-i istinad olarak avâm-I mü’minînin en ziyâde muhtaç oldukları ve Nurda bulduklan öyle bir hakîkattir ki, hiçbir şeye âlet olmayacak ve hiçbir garaz ve maksat içine girmeyecek ve hiçbir şüphe ve vesveseye meydan vermeyecek ve hiçbir düşman ona bahane bulup çürütmeyecek; ve yalnız hak ve hakîkat için ona çalışanlar bulunacak, dünya maksatları ona karışmayacak. Tâ ki, uzakta olan ehl-i îman, o hakîkate ve sâdık nâşirlerine tam îtimat edip, îmanlannı zındıklann ve dinsizlerin, din aleyhindeki dehşetli feylesofların îtirazlarından ve inkârlarından kurtarsınlar. Evet, o ehl-i îman, lisân-ı hâl i1e diyecek ki, "Mâdem bu hakîkati, bu kadar şiddetli düşmanları çürütemediler ve îtiraz edemiyorlar ve şâkirtleri haktan başka onun hizmetinde hiçbir maksat taşımıyorlar; elbette o hakîkat, ayn-ı hak ve mahz-ı hakîkattir" diye bin bürhan kadar bir delil hükmünde îmânını kuvvetlendirir ve kurtarır. Ve, "İslâmiyette bir hakîkatsizlik mi var?" diye daha evhâma düşmeyecekler. 
Her şâkirdin vazifesi, yalnız kendi îmânını kurtarmak değil; belki başkasının îmanlarınıda muhafaza etmeye mükelleftir. O da, hizmete ciddî devam ile olur.

40- Namaz tesbihâtını terk etmemeye çalışmak 



Namaz tesbihâtının sırrına göre, nasıl ki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlîl ile bir hatme-i muazzama-i Muhammediye (a.s.m.) ve zikir ve tesbih eden ve rûy-i zemin kadar geniş bir halka-i tahmîdât-ı Ahmediye (a.s.m.) dairesine tasavvuran ve niyeten girmek medâr-ı füyuzât olduğu gibi, ben ve biz de, Risâle-i Nur’un geniş daire-i dersinde ve halka-i envârında ders alan ve duâ eden ve çalışan binler mâsum lisânların ve mübârek ihtiyarlann duâlarına ve a’mâl-i sâlihalarına hissedar olmak ve duâlarına âmin demek hükmünde olarak, onlarla tayy-i mekân ederek, hayalen omuz omuza, diz dize bulunmak hayaliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. 


41- Başka mesleklere düşmanlık değil kendi mesleğine muhabbet etmek 



Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, "Mesleğim haktır veya daha güzeldir" demeye hakkın var. Fakat "Yalnız hak benim mesleğimdir" demeye hakkın yoktur. 
sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlân i1e mahkûm edemez.

İnsanda, ekseriyet îtibâriyle hubb-u câh denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk ve şân ü şeref denilen riyâkârâne, halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevkî sahibi olmaya, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz’î-küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını fedâ eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevk eder. Ehl-i âhiret için bu his gâyet tehlikelidir. Ehl-i dünya için de gâyet dağdağalıdır; çok ahlâk-ı seyyienin de menşeidir ve insanların da en zayıf damarıdır. Yani bir insanı yakalamak ve kendine çekmek; onun o hissini okşamakla kendine bağlar, hem onun ile onu mağlûp eder. Kardeşlerim hakkında en ziyâde korktuğum, bunların bu zayıf damanndan ehl-i ilhâdın istifâde etmek ihtimâlidir. Bu hal beni çok düşündürüyor. Hakîki olmayan bâzı bîçare dostlanmı o sûretle çektiler, mânen onlan tehlikeye attılar. 

Ey kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’ân’da arkadaşlarım! Bu hubb-u câh cihetinden gelen dessas ehl-i dünyanın hafiyelerine veya ehl-i dalâletin propagandacılarına veya şeytanın şâkirtlerine deyiniz ki:

Ehl-i dalâletin tarafgirleri, enâniyetten istifâde edip, kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar. Hakîkaten, insanda en tehlikeli damar, enâniyettir. Ve en zayıf damarı da odur. Onu okşamakla, Çok fena şeyleri yaptırabilirler. 
Kardeşlerim, enâniyetin içimizde en tehlikeli ciheti, kıskançlıktır. Eğer sırf Lillâh için olmazsa, kıskançlık müdahele eder, bozar. Nasıl ki bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz ve gözü kulağına hased etmez ve kalbi aklına rekabet etmez; öyle de, bu heyetimizin şahs-ı mânevîsinde herbiriniz bir duygu, bir âza hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilâkis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife-i vicdaniyenizdir. 
Birşey daha kaldı, en tehlikesi odur ki; içinizde ve ahbabınızda, bu fakir karde,rinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında, bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi o ilmî enâniyeti cihetinde iıntiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risâlelere karşı muâraza ister. Kalbi risâleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde, nefsi ise enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adavet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder. Tâ ki kendi mahsülât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. 
Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyonım ki: Bu dürûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar, vazifeleri-ulûm-u îmâniye cihetinde-yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve îzahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u îmâniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve îzah hâricinde birşey yazsa, soğuk bir muâraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risâle-i Nur eczaları Kur’ân’ın tereşşuhatıdır. Bizler, taksimü’la’mâl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip, o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz. 


42- Dîne hizmet ettim diye gururlanmamak 



Allah bu dîni günahkâr adamla kuvvetlendirecektir recûl-i fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen nîmetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîza-i hilkat ve netice-i sanat bil; ucb ve riyâdan kurtul. 


43- İhlâs kâideleriyle hareket etmek 


Şimdi en ziyâde bizi ve Nurları vurmak ve sarsmak için en fena plân, Nur Talebelerini birbirinden soğutmak ve usandırmak ve meşrep ve fıkir cihetinde birbirinden ayırmaktır. 

Evvel âhir tavsiyemiz, tesânüdünüzü muhâfaza; enâniyet, benlik, rekâbetten tahaffüz ve îtidâl-i dem ve ihtiyattır. 

Mesleğimizde zaman, mekân sohbetimize mâni olamaz. Şarkta, garbda, hattâ âhirette, berzahta olsa da, beraberiz. Meselâ, berzahta Hâfız Ali (r.li.), hergün mânen yanımızdadır. Bu hakîkate binâen, sûrî ayrılmaya, hattâ ölüme ehemmiyet vermemeliyiz. 

Bizim mesteğimizde sohbet-i sûriye ehemmiyeti azdır. 

Pekçok, ayrı ayrı tarzda Risâle-i Nur aleyhinde yaptıkları desîseler ve tedbirler ve şâkirtleri soğutmak ve sarsmak plânları, husûsan derd-i maîşet belâları, Risâle-i Nur’un inkişâfını durdurmuyor. Günden güne tevessü’ ediyor. Hattâ en ziyâde hücum edenler dahi, perde altında istifâdeye çalışıyorlar. Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, inâyet-i İlâhiye ve himâyet-i Rabbâniye devam ediyor. Fakat, yalnız ehemmiyetli bir plânla, ayrı bir cephede, mütemerrid münâfıklar tarafından bir hücum var. Çok ihtiyat ve dikkat ve sebat ve tesânüd lâzımdır ki, tâ onların bu plânı da akîm kalsın. Plân budur: Risâle-i Nur talebeleri içinde tesânüdü bozmak. On sekiz seneden beri hakkımızda programları, has talebeleri bizden kaçınnak, soğutmak idi. Bu plânları akîm kaldı. Şimdi, tesânüdü bozmak ve bâzı menfaatperest, fakat ehl-i ilim ve ehl-i dinden, Risâle-i Nur’un cereyânına karşı rakip çıkarmak süretiyle intişârına zarar vermeye çalışıyorlar. 

Hem, Ramazan Risâlesinin âhirinde; nefs-i emmâreyi her nevî azaptan ziyâde açlık ile temerrüdünü terk ettiği gibi, şimdiki ehl-i nifâkın mütemeıridâne sefâhetinin cezâsı olârak, umûma ve mâsumlara da gelen bu açlık ve derd-i maîşet belâsından ehl-i dalâlet istifâde edip, Risâle-i Nur hizmetini her belâya, her derde bir çare, bir ilâç bulmuşlar. Biz her gün hizmet derecesinde, maîşette kolaylık, kalbde ferahlık, sıkıntılara genişlik hissediyoruz, görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belâlara, musîbetlere karşı da, yine Risâle-i Nur’un hizmetiyle mukâbele etmemiz lâzımdır. 



44- Vazifegüzarlığa kalkmamak; tenbelliğe düşmemek 



De ki: Kaçtığınız ölüm mutlaka gelip sizi bulacaktır. (Cum’a Sûresi: 8.)
İşimize sekte ve hizmetimize fütur vermek için, onların tenbelliklerinden ve tenperverliklerinden ve vazifedarlıklarından istifâde ederler. Onlar, öyle desîselerle onları hizmet-i Kur’âniyeden alıkoyuyorlar ki, haberleri olmadan bir kısmına fazla iş buluyorlar; tâ ki hizmet-i Kur’ âniyeye vakit bulmasın. Bir kısmına da, dünyanın câzibedar şeylerini gösteriyorlar ki, hevesi uyanıp, hizmete karşı bir gaflet gelsin ve hâkezâ...

Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim, şeytanın telkiniyle zayıf bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlâsla hizmetime zarar gelsin. En zayıf damar ve dehşetli mâni, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verdikçe, hiss-i nefs-i cisim galebe eder, "zarûrettir, mecburiyet var" der, ruh ve kalbi susturur, doktoru müstebit bir hâkim gibi yapar ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilâçlara itaate mecbur ediyor. Bu ise, fedâkârâne, ihlâsla hizmete zarar verir. 

Hem, gizli düşmanlarım da bu zayıf damarımdan istifâdeye çalışmışlar ve çalışıyorlar-nasıl ki korku ve tamâ ve şân ü şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü, insanın en zayıf damarı olan korku cihetinde bir halt edemediler; îdamlarına beş para vermediğimizi anladılar. 
Sonra, insanın bir zayıf damarı, derd-i maîşet ve tamâ cihetinde çok soruşturdular. Nihayetinde, o zayıf damardan birşey çıkaramadılar. Sonra, onlarca tahakkuk etti ki, onlar mukaddesâtını fedâ ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukuâtlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyâde resmen "Ne ile yaşıyor?" diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar. 

Sonra, en zayıf bir damar-ı insânî olan şân ü şeref ve rütbe noktasında bana çok elîm bir tarzda o zayıf damarımı tutmak için emredilmiş. İhânetler, tahkirlerle, damara dokunduracak işkencelerle dahi hiçbir şeye muvaffak olamadılar ve katiyen anladılar ki, onlann perestiş ettiği dünya şân ü şerefini bir riyâkârlık ve zararlı bir hodfüruşluk biliyoruz, onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb-u câh ve şân ü şeref-i dünyeviyeye beş para ehemmiyet vermiyoruz, belki onları bu cihette dîvâne biliyoruz.

Sonra, bizim hizmetimiz îtibâriyle bizde zayıf damar sayılan, fakat hakîkat noktasında herkesin makbulü ve her şahıs onu kazanmaya müştak olan mânevî makam sahibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakkî etmek ve o nîmet-i İlâhiyeyi kendinde bilmektir ki, insanlara menfaatten başka hiçbir zararı yok. Fakat böyle benlik ve enaniyet ve menfaatperestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırrı-ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamaya binâ edilen hizmet-i îmâniye ile şahsî makâm-ı mâneviyeyi aramamak iktizâ ediyor. Harekâtında onlan istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakîki ihlâsın sırrı bozulmasın. İşte bunun içindir ki, herkesin aradığı keşf ü kerâmâtı ve kemâlât-ı ruhiyeyi Nur hizmetinin haricinde aramadığımı, zayıf damarlarımı tutmaya çalışanlar anladılar, bu noktada dahi mağlûp oldular. 


45- Birbirine gücenmemek ve küsmemek 




Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkit etmeyiniz. Yoksa az bir zaaf gösterseniz, ehl-i nifak istifâde edip, sizlere büyük zarar verebilirler. Derd-i maîşet zarûretine karşı, iktisat ve kanaatle mukâbele etmeye zarûret var. Menfaat-i dünyeviye, çok ehl-i hakîkati, ehl-i tarîkati dahi bir nevî rekâbete sevk ettiği için, endişe ederim. Risâle-i Nur şâkirtleri içinde şimdiye kadar bu cihet onları zedelememiş; inşaallah yine zedelemez. Fakat herkes bir ahlâkta olamaz. Bâzıları, meşrû dairede rahatını istese de, îtiraz edilmemeli. Zarûrete düşen bir şâkirt zekâtı kabul edebilir. Risâle-i Nur’un hizmetine hasr-ı vakit eden rükünlere ve çalışanlara zekâtla yardım etmek de Risâle-i Nur’a bir nevî hizmettir; hem, yardım edilmeli. Fakat hırs ve tamâ ve lisân-ı hâl ile istemek olmamalı. Yoksa; ehl-i dalâlet -ki, hırs ve tamâ yolunda dînini fedâ etmiş onlar nazarında, kıyâs-ı binnefs cihetiyle, "Risâle-i Nur’un bir kısım şâkirtleri dahi dînini dünyaya âlet ediyorlar" diye çirkin bir ittiham ile taarruzlarına meydan açar. 

Sizler, ara sıra, İhlâs ve İktisat Lem’alarını ve bâzan Hücumât-ı Sitte Risâlesi’ni mâbeyninizde beraber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fevkalâde sebat ve metânet ve tesânüd ve ittifâkınız, bu memlekete medâr-ı iftihar olacak ve istikbâlini kurtaracak derecededir. Dikkat ediniz, bu yeni fırtına sizin tesânüdünüzü bozmasın. 

Kur’ân-ı Azîmüşşânın hürmetine ve alâka-i Kur’âniyenizin hakkına ve Nurlar ile yirmi sene zarfında îmâna hizmetinizin şerefıne, çabuk bu dehşetli, zâhiren küçücük, fakat vaziyetimizin nezâketine binâen pek elîm ve fecî ve bizi mahva çalışan gizli münâfıklara büyük bir yardım olan birbirinden küsmekten ve baruta ateş atmak hükmündeki gücenmekten vazgeçiniz ve geçiriniz. Yoksa, bir dirhem şahsî hak yüzünden bizlere ve hizmet-i Kur’âniyeye ve îmâniyeye yüz batman zarar gelmesi-şimdilik-ihtimâli pek kavîdir. Sizi kasemle temin ederim ki, biriniz bana en büyük bir hakâret yapsa ve şahsımın haysiyetini bütün bütün kırsa, fakat hizmet-i Kur’âniye ve îmâniye ve Nuriyeden vazgeçmezse, ben onu helâl ederim, barışırım, gücenmemeye çalışırım. Mâdem cüz’î bir yabânîlikten düşmanlarımız istifâdeye çalıştıklarını biliyorsunuz, çabuk barışınız. Mânâsız, çok zararlı nazlanmaktan vazgeçiniz. Yoksa bir kısmımız Şemsi, Şefik, Tevfık gibi muârızlara sûreten iltihak edip hizmet-i îmâniyemize şimdiye kadar bir zâyiâta bedel çokları o sistemde vermiş. İnşaallah yine imdâdımıza yetişir.

Risâle-i Nur dairesine girenler, şahsî cesâretlerini kıymetleştirmek için, sarsılmaz bir sebat ve metânete ve ihvanlarının tesânüdüne cidden çalışmaya sarf edip, o cam parçası hükmünde şahsî cesâretini, hakîkatperestlik sıddîkıyetindeki fedâkârlık elmasına çevirmek gerektir.




46- Kerâmet ve keşfiyât aramamak 


Sâlisen: Risâle-i Nur’un bir esâsı, kusurunu bilmekle mahviyetkârâne yalnız rızâ-yı İlâhî için rekâbetsiz hizmet etmektir. Halbuki kerâmet sahipleri ve keşfiyâttan zevklenen ehl-i tarîkatin mâbeynindeki ihtilâf ve bir nevî rekâbet, ve bu enâniyet zamanında, ehl-i gafletin nazarında, onlara sû-i zan edip, o mübârek zâtları, benlik ve enâniyetle ittiham etmeleri gösteriyor ki; Risâ1e-i Nur’un şâkirtleri, şahsı için kerâmet ve keşfiyâtlar istememek, peşinde koşmamak lâzım ve elzemdir. Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor: Şirket-i mâneviye ve kardeşler birbirinde tefânî noktasında Risâle-i Nur’un mazhar olduğu binler kerâmet-i ilmiye ve intişâr-ı hizmetteki teshîlât ve çalışanların maîşetindeki bereket gibi ikrâmât-ı İlâhiye umûma kâfi gelir; daha başka şahsî kerâmeti aramıyorlar.

Râbian: Dünyanın yüz bahçesi, fânî olmak haysiyetiyle, âhiretin bâkî olan bir ağacına mukâbil gelemez. Halbuki, hazır lezzete meftûn kör hissiyât-ı insâniye, fânî, hazır bir meyveyi, bâkî, uhrevî bir bahçeye tercih etmek cihetiyle, nefs-i emmâre bu hâlet-i fıtriyeden istifâde etmemek için Risâle-i Nur şâkirtleri ezvâk-ı rûhâniyeyi ve keşfiyât-ı mâneviyeyi dünyada aramıyorlar. 

Risâle-i Nur şâkirtlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulunduklan halde, maîşet müzâyakası yüzünden haremi, demiş zevcine, "İhtiyacımız şedittir." Birden, altından bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: "İşte Cennetteki bizim kasrımızın bir kerpicidir." Birden o mübârek hanım demiş ki: "Gerçi çok muhtacız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz var; fakat, fânî bir sûrette bu zâyi olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan olmasın. Duâ et, yerine gitsin; bize lâzım değil." Birden yerine gitti; keşf ile gördüler diye rivâyet edilmiş. 

İşte bu iki kahraman ehl-i hakîkat, Risâle-i Nur şâkirtlerinin dünyaya âit ezvâk-ı kerâmetlere koşmadıklarına bir hüsn-ü misâldir. 

Bizlerle pekçok alâkadar bir zât, çok defa dehşetli şekvâ ediyor ki, "Ben adam olamıyorum, gittikçe fenalaşıyorum, mânevî hizmetlerimin neticelerini göremiyorum" diye medet istiyor. Ona yazıyoruz ki, "Bu dünya dârü’l-hizmettir, ücret almak yeri değildir. A’mâl-i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir. O bâki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbî etmek demektir. O amel-i sâlihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez; edilse teşvik için verildiğini düşünüp, şükreder."
aşım üstündeki size mâlûm levha nefsimi tam susturduğu halde, bu gece nefs-i emmârenin silâhını daha musırrâne istimâl eden kör hissiyâtım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyâde teessür ve hassâsiyet ve şeytandan gelen ilkaât, ve fıtrî hubb-u hayattan gelen acîb bir hâletle, o ikinci nefs-i emmâre hükmünde olan kör hissiyât, benim vefât ihtimâlinden şiddetli bir me’yusiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs ve zevk ve lezzetle kalb ve rûhuma tam ilişti. "Ne için istirahat-i hayatına çalışmıyorsun, belki reddediyorsun; ve gâyet zevkli ve mâsumâne lezzetli bir hayat ve bir ömür kendine Nur dairesinde aramıyorsun ve ölmeye karar verip râzı oluyorsun?" dedi ve dediler. Birden gâyet kuvvetli iki hakîkat, o ikinci nefs-i emmâreyi şeytanla beraber susturdu. Birincisi : Mâdem Risâle-i Nur’un vazife-i kudsiye-i îmâniyesi benim ölümümle daha ziyâde hâlisâne inkişaf edecek ve hiçbir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enâniyete vesîlelikle ittiham edilmeyecek ve rekâbeti tahrik eden hayat-ı şahsiyemi bulmadığı için daha mükemmel ve ihlâs ile o vazife devam edecek; hem, ben dünyada kaldıkça-gerçi bir derece yardımım olabilir, fakat âdi şahsiyetimin ehemmiyetli râkipleri, münekkitleri, o şahsiyeti ittiham edebilir ve Risâle-i Nur’a ihlâssızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirir-hem bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o daire-i nûrâniyedeki bütün ehl-i gayret müteyakkız davranır; bir nöbettar yerine binler bekçi çıkar; elbette, ölüm gelse, "Baş üstüne geldin" demek gerektir. 
Hem, mâdem Nur Şâkirtlerinden çokları hem malını, hem istirahatini, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetinde fedâ ediyorlar; sen ey nefsim, neden fedâkârlıkta en geri kalmak istersin?

Ey nefıs! Ey zevke müptelâ bedbaht kör hissiyât! Binler dünyevî zevki alsan, şu vaziyette yine bozulur, o zevk ayn-ı elem olur. Mâdem yüzde doksan mâzideki ahbap âdetâ, güyâ beni berzâha çağırıyorlar. Bu hazır zamandaki on dosttan ben kaçmaya mecbur oluyorum. Elbette bu ihtiyarlık ve yalnızlık hayata, berzah hayat-ı mâneviyesi bin derece müreccahtır diye, bu iki hakîkatle, hadsiz şükürler olsun, o ikinci nefs-i emmâre tam susturuldu, kalb ve ruhtan gelen zevke râzı oldu, şeytan dahi sustu, hattâ damarlarımdaki maddî hastalık da gâyet hafifleşti. 
Elhâsıl, ölsem, vazife-i Nuriye daha ziyâde ihlâs ile rekâbetsiz, ittihamsız inkişaf eder. 

Hem bu zamanda aramadığım cüz’î, muvakkat zevk ve bu hayat ve dünya gözüyle fütûhât-ı Nuriyeden gelen lezzet bedeline, çok ağır, soğuk ve nâhoş tekellüf elemlerinden ve hodfüruşluk zahmetlerinden ve tasannû zararlanndan kurtulmak vardır. 

Hem, bu senede bir defa, ey nefıs, ruh ve kalb ile beraber çok müştak olduklarınız eski zevkli, ve hayatımdaki yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbapları ve müfârakatlarından çok mahzun olduğum kardeşleri görmek için, beraber, kısmen hakîkaten, kısmen hayâlen o geçmiş mâzide gezdin. Sen de gördün ki, o sevimli, müteaddit vatanlarımda, yüzde ancak bir iki ahbâbı bulabildin; ötekiler, bütün, berzah âlemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elîm ve hazîn bir vaziyet almış. Daha o ahbapsız yerleri görmek.istenilmez. Onun için, bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve "Haydi dışarıya" demeden, biz kemâl-i izzetle "Allah’a ısmarladık" deyip, izzetimizle bu fânî zevklerimizi bırakmalıyız.
Kardeşlerim, çok dikkat ve ihtiyat ediniz, sakın sakın hocalarla münâkaşa etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar musâlâhakârâne davranınız, enâniyetlerine dokunmayınız. Bid’at taraftarı da olsa ilişmeyiniz. Karşımızda dehşetli zındıka varken, mübtedi’lerle uğraşıp onları, dinsizlerin tarafına sevk etmemek gerektir. Eğer size ilişmek için gönderilmiş hocalara rast gelseniz, mümkün olduğu kadar münâzaa kapısını açmayınız. İlim kisvesiyle îtirazları, münâfıkların ellerinde bir senet olur.
Bîçare bâzı hocaları ve sofuları Risâle-i Nur’a karşı bir çekinmek, bir soğukluk vermek için hiç hatıra gelmeyen bir vesîleyi bulmuşlar. Şöyle ki:

Hem, Risâle-i Nur şâkirtlerinin yüz mislinden ziyâde zâtlar o kitaplarla meşguldürler ve o vazifeyi yapıyorlar. Biz de o vazifeyi onlara bırakmışız. Yoksa, hâşâ ve kellâ, o kudsî üstadlarımızın mübârek eserlerini rûh u canımız kadar severiz. Fakat, herbirimizin bir kafası, birer eli, birer dili var; karşımızda da binler mütecâviz var; vaktimiz dar, en son silâh, mitralyöz gibi Risâle-i Nur bürhanlarını gördüğümüzden, mecburiyetle ona sarılıp iktifâ ediyoruz. 


47- Vazifenin hizmet; neticenin ise Allah’ a âit olduğunu bilmek 


Cenâb-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: "Sen böyle yapsan, sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?" diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: "Ben böyle işlesem, Sen böyle işler misin?" diye tecrübevârî bir sûrette Cenâb-ı Hakkın rubûbiyetine karşı imtihan tarzı sû-i edeptir, ubûdiyete münâfidir."

İmânın kuvvetlenmesi için bu zamanda ve bu zeminde gâyet şiddetli bir ihtiyac-ı katî ile ders-i dinde bâzı şahıslar lâzımdır ki, hakîkati hiçbir şeye fedâ bir cilvesi olan Harb-i Umûminin tarafgirâne, damarları ve âsabları tehyîc edip bâtın-ı kalbe kadar, hattâ hakâik-ı îmâniyenin elmasları derecesine o zararlı, fânî arzuları yerleştirecek derecesinde, bu meş’um asır, öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki, Risâle-i Nur dairesi haricinde bulunan ulemâlar, belki de velîler, o siyâsî ve içtimâî hayatın râbıtaları sebebiyle, hakâik-ı îmâniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derece bırakıp, o cereyanlann hükmüne tâbî olarak, hem fikri olan münâfıkları sever, kendine muhâlif olan ehl-i hakîkati, belki ehl-i velâyeti tenkit ve adâvet eder, hattâ hissiyât-ı dîniyeyi o cereyanlara tâbî yaparlar. 
İşte, bu asrın bu acîb tehlikesine karşı Risâle-i Nur’un hizmet ve meşgâlesi, şimdiki siyâseti ve cereyanlarını o derece nazarımdan ıskat etmiş ki, bu Harb-i Umûmiyi bu dön ayda merak etmedim, sormadım. 

Hem, Risâle-i Nur’un has talebeleri, bâkî elmaslar hükmünde olan hakâik-ı îmâniyenin vazifesi içinde iken, zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla, vazife-i kudsiyelerine fütur vermemek ve fikirlerini onlar ile bulaştırmamak gerektir. 
Cenâb-ı Hak, bize nur ve nûrânî vazifeyi vermiş,onlara da zulümlü, zulümâtlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğnâ edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müşteri olmadıkları halde, biz onların karanlıklı oyunlarına, vazifemizin zararına, bakmaya tenezzül etmek hatâdır. Bize ve merakımıza dairemiz içindeki ezvâk-ı mâneviye ve envâr-ı îmâniye kâfi ve vâfîdir.


48- Hizmetteki sıkıntılara tahammül ve sabır göstermek 


Mâdem âhiret için, hayır için, ibâdet ve sevap için, îman ve âhiret için Risâle-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerâit altında herbir saati yirmi saat ibâdet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur’ân ve îman hizmetindeki mücâhede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymettar ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakîki mücâhid kardeşler ile görüşmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve tesellî etmek ve mütesellî olmak ve hakîki bir tesânüdle kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifâde etmek ve Medresetü’z Zehrâ’nın şâkinliğine liyâkat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Medrese-i Yûsufiyede tâyinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevap kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faydaları düşünüp sabır ve tahammülle mukábele etmek gerekir.

İ’lem, eyyühe’l-azîz! Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzî edildiği vakit, rekâbet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat, iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor; hattâ tenbel olan adam çalışkanı sever, zayıf olan kavîyi takdir ve tahsin eder. Fakat, çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun. 

Dünya da umûr-u dîniyeye ve a’mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibâdetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran, ibâdetlerde rekâbet edilmemelidir. Olduğu takdirde, ihlâsı kaybolur; ve o rekâbeti yapan, halkın takdir ve tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap îtâsında ve ücret aldığında, nâsı Rabb-i nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur. 

Bundan on dakika evvel, cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risâle-i Nur dairesine biri birisini getirdi. Onlara dedim ki: "Bu dairenin verdiği büyük neticelere mukâbil, sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metânet ister. lsparta kahramanlannın gösterdikleri hârikalara ve cihanpesendâne hidemât-ı Nuriyenin esâsı, hârika sadâkatleri ve fevkalâde metânetleridir. Bu metânetin birinci sebebi, kuvvet-i îmâniye ve ihlâs 
hasletidir. İkinci sebebi, cesâret-i fıtriyedir."Onlara dedim: "Sizler cesâretle ve efelikle tanınmışsınız ve dünyaya âit ehemmiyetsiz şeyler için fedâkârlık gösterirsiniz; elbette Risâle-i Nur’un kudsî hizmetinde ve cihâna değer uhrevî neticelerine mukâbil, merdâne ve fedâkârâne cesâret ve metânet gösterip sadâkatinizi muhâfaza edersiniz" dedim. Onlar da tam kabul ettiler. 


49- Sarsılmaz metânet sahibi olmak 

Mâdem biz böyle sarsılmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiyat takdir edilmez derecede kıymettar ve bütün dünyası ve canı ve cânânı pahasına verilse yine ucuz düşen bir hakîkatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musîbetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemâl-i metânetle mukâbele etmemiz gerektir. Hem, belki karşımıza aldanmış veya aldatılmış bâzı hocalar ve şeyhler ve zâhirde müttakîler çıkartılır; bunlara karşı vahdetimizi, tesânüdümüzü muhâfaza edip onlar ile uğraşmamak lâzımdır, münâkaşa etmemek gerektir.

Cenâb-ı Hakkın ihsan ve keremiyle sizlerle gâyet kudsî ve gâyet ehemmiyetli ve gâyet kıymettar ve her ehl-i îmâna menfaatli bir hizmette taksimü’l-mesâi kâidesiyle iştirak etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı mânevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşâdı bize kâfidir.

Risâle-i Nur’un tâlimâtı dairesinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritâne âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebat ve müfritâne irtibat ve ihlâs lâzımdır. Onda terakkî etmeliyiz.

Eski zamanda, bir şeyhin müridleri pekçok olmasından, o memleketin hükûmeti siyâsetçe telâş edip, onun cemaatini dağıtmak istemiş. O zât hükûmete demiş: "Benim yalnız bir buçuk müridim var, başka yok. İsterseniz tecrübe edeceğiz." O zât, bir yerde çadır kurdu, kendi binler müridlerini oraya toplattı. O da emretti: "Ben bir imtihan yapacağım. Her kim benim müridim ise ve emri kabul etse, Cennete gidecek." Çadıra birer birer çağırdı. Gizli bir koyun kesti; güyâ has bir müridini kesti, Cennete gönderdi. O kanı gören binler müridler, daha hiçbiri şeyhi dinlemedi, inkâra başladılar: Yalnız, bir adam dedi: "Başım fedâ olsun." Yanına gitti. Sonra, bir kadın dahi gitti; başkalar dağıldılar. O zât, hükûmet adamlarına dedi: "İşte benim bir buçuk müridim bulunduğunu gördünüz." Cenâb-ı Hakka yüz binler şükürler olsun ki, Risâle-i Nur, Eskişehir imtihan ve mahkemesinde, şâkirtlerinden yalnız bir buçuk kaybetti. O eski şeyhin aksine olarak, Isparta ve civar kahramanlarının himmetiyle, o zâyi olan bir buçuk adam yerine on bin ilâve oldu. İnşaallah, bu imtihanda dahi hem şark, hem garbın kahramanlarının himmetleriyle, çokları kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek. 

Bir zaman, müslim olmayan bir zât, tarîkatten hilâfet almak için bir çare bulmuş ve irşâda başlamış. Terbiyesindeki müridleri terakkîye başlarken, birisi keşfen mürşidlerini gâyet sukutta görmüş. O zât ise ferâsetiyle bildi, o müridine dedi: "İşte beni anladın." O da dedi: "Mâdem senin irşâdın ile bu makâmı buldum, seni bundan sonra daha ziyâde başımda tutacağım" diye Cenâb-ı Hakka yalvarmış, o bîçare şeyhini kurtarmış; birden bire terakkî edip bütün müridlerinden geçmiş, yine onlara mürşid-i hakîki kalmış. Demek, bâzan bir mürid şeyhinin şeyhi oluyor. Ve asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyâde uhuvvetini kuvvetleştirip ıslâhına çalışmak, ehl-i sadâkatin şe’nidir. Münâfıklar, böyle vaziyetlerde kardeşlerinin tesânüdünü ve birbirine karşı hüsn-ü zanlarını bozmak için derler: "İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zâtlar âdi, âciz insanlardır."

Bu büyük ve ağır ve kıymettar hizmet-i Kur’âniyeye kemâl-i tesânüdle çâlışmak lâzımdır. Sakın, dikkat ediniz. İhtilâf-ı meşrebinizden ve zayıf damarınızdan ve derd-i maîşet zarûretinizden ehl-i dalâlet istifâde edip, birbirinizi tenkit ettirmeye meydan vermeyiniz. Meşveret-i şer’iye ile reylerinizi teşettütten muhâfaza ediniz. İhlâs Risâlesınin düsturlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa, az bir ihtilâf bu vakitte Risâle-i Nur’a büyük bir zarar verebilir.