Wednesday, May 21, 2014

NE KADAR ZENGİNİZ


Cihan-ârâ cihan içindedir ârâyı bilmezler,
Ol mâhiler ki derya içredir deryayı bilmezler”  Hayali
Çoğumuz, çoğu kez görmüyoruz binlerce nimet ve ikramı; farkında değiliz nelere sahip olduğumuzun. Bir an durup düşünsek şu anda nelerin sahibiyiz ve bu sahip olduklarımız ne anlama geliyor ve ne kadar değerli bizim için. Sağlığımız, afiyetimiz, ailemiz...sağlıklı bir çocuğumuz, bizim için dua eden bir annemiz. Birbirinden değerli sayısız nimet ve ikramlarla sarıp sarmalanmışız. Bütün bunların hepsine birden sahip olmamıza gerek de yok. Sadece nefes alıp vermek... şükrünü eda etmekten aciz kalacağımız bir nimet!
Sahip olduğumuz nice nimet, miadı dolunca, zamanı gelince elimizden alınıyor ve alınmaya devam edilecek. Öyleyse şu anda, şu dakikada, bu yazıyı okurken... sahip olduğumuzun kadrini kıymetini bilsek! 
Halbuki gözümüz hep daha fazlasında ve elimizde olmayanda ya da başkalarına ait olanda... Bundandır minnettar ve müteşekkir olamadığımız; son tahlilde de mütmain olamayışımız... Huzurun minnettarlıktan ve kadir kıymet bilmeden geldiğini, aç gözlülükle ilgisi olmadığını unutuyoruz.
Şimdi...Şu an..Minnettar olacağımız, şükrünü eda etmekle mükellef olduğumuz ne çok şeyimiz var Allahım!
Herkes, kendine göre, kendi imkanlarınca müstesnadır ve zengindir, ama bunu herkes göremiyor! İnsanız nisyan ile malülüz.
Elimizdekilerin kadir kıymetini bildikçe, sahip olduklarımızla da yetindikçe artacak gönül zenginliğimiz...








GENÇLER..İNTERNET VE UYKU.

Çocuklarımızla aynı zamanları yaşamıyoruz sözünü eğitimcilerden çokça duymuşsunuzdur. Haklılar. Çünkü, çocuklarımız gece ayakta.. internetin başında “gece hayatı” yaşarken, gündüz derin uykulara yelken açmakta…Bizler ise gündüz işimizde gücümüzde…
Abarttığımı sanmayın! Kanada’da liseli gençler arasında gittikçe yaygınlaşan bir trend’den söz ediyorum. Ve son zamanlarda da yakın çevremden en çok şikayet duyduğum konulardan.
Hangi etnik köken ve dini gruptan olursa olsun… gençler haftasonunu iple çekiyor. Haftasonu onlar için, derslerden, okula gitmek zorunda kalmaktan azade oldukları, internetin uçsuz bucaksız koylarında koyakalrında serazad zamanlar geçirebilecekleri zaman dilimleri. Bana kalırsa, tam da zombileştikleri, fıtratlarına darbe üstüne darbe yedikleri sanal zamanlar.
Gençlerimiz henüz Perşembe gecesinden haftasonu moduna giriyor bile… Sonra tek başına ya da bir kaç arkadaş, kendi evlerinde ya da arkadaşının evinde, sabaha kadar internetin başında…
Malum, internette de yok yok. Gençler, gecelerini sosyal medyada birbirleriyle çetleşerek, birbirleriyle veya tek başlarına yeni çıkan oyunları binlerce kez oynayarak, filimler izyerek… tüketmekte!
Cumartesi- Pazar güneş ışıklarıyla beraber, yepyeni bir gün bütün hayatiyetiyle pırıl pırıl penceremizde parlamak üzereyken…uyksuz kalmış gözleri mahmur gencimizin göz kapakları yavaş yavaş kapanmakta ve sonrası tam gün sürecek bir uyku.
Dolayısıyla haftasonu ailecek bir şey yapabilmek, bir yerlere gidebilmek mümkün değil. Akşam yemeği saatinde hayata gözlerini açıp aramıza teşrif eyleyen beyzademiz ya da hanfendimiz gayr-i memnun bir edayla, ebeveynlerinin yanında bulunma lütfunu bahşettikten sonra tekrar uzlethanesine çekiliyor; sonra tekrar sabaha kadar internet.
Pazartesi okul var-mış! Elinde telefon, kafa yastıkta, umurunda mı dünya!
Kalkabilirse gidecek. Kalkamıyor. Ottawa-Carleton District School Board’un bildirdiğine göre neredeyse yüzde 50 lise öğrencisi Pazartesi günü ilk derslerde arazi…
Burada internetin malum melanetleri üzerinde değil de… uykunun üzerinde duracağım. En tabii, zihni ve bedeni beslenme kaynaklarımızdan olan uyku.
Ne yazık ki iyi bir gece uykusunun önemini, yetişkinler gibi gençler de tam idrak edemiyor! Texas Üniversitesi Sağlık Merkezi’nin 4000’den fazla genç, teenager, üzerinde yaptığı yeni bir araştırma çarpıcı sonucu ortaya koydu. Gençlerin uyku alışkanlıklarının sıkı sıkıya izlenerek ortaya konulan araştırmanın sonucu şu: Yeterli ve düzenli gece uykusu alamayan çocukların, gece uykusuna dikkat eden akranlarına nazaran tam dört kat daha fazla depresyon yaşıyor!  
Aynı şekilde Hastalıkları Kontrol ve Koruma Merkezi de, Amerikan lise öğrencilerinin yüzde 70’inin düzenli gece uykusunu tam olarak alamadıklarını tespit ediyor.
Zihinsel sağlık uzmanı Nicole McCance, uykunun okul yaşı çocuklarının beyin gelişimi için hayati önemde olduğunu belirttikten sonra, özellikle son iki yılda gençlerdeki uyku düzensizliğinin büyük artış gösterdiğini belirtiyor. McCance, buna sebep olarak, gençler arasında her geçen gün yaygınlaşan sosyal medya alışkanlığının olduğunu da ifade ediyor
McCance “Sosyal medya çocuklarda geç vakitlere kadar ayakta kalabilmeleri için bir baskı yaratıyor. Soyal medyadan çekilip uykuya gidenler, arkadaş grupları arasında popüler olamıyorlar. Bu sebeple, Amerika ve Kanada’daki lise öğrencileri, genel itibariyle gece yarısı 1’e kadar internetin başında. Uykusuzluk, öğrencilerde motivasyonsuzluğu ve gerçek hayata ilgisizliği de beraberinde getiriyor.
McCance’e göre, uykudaki düzensizlik, zihni, dolayısıyla düşünmeyi de etkiliyor. Uykusuzluk nedeniyle bezginliğe, daha kolay öfkenebilir olmaya, bedensel olarak aşırı ve daimi yorgunluğa yakalanan bir gencin, olumlu düşünebilmesi çok zor! Bu durumun az cok farkında olan liseliler için de, bu kısır döngüyü kırabilmek, bu sorunun üstesinden kendi başlarına gelebilmek mümkün değil.
Dr. Azmeh Shahid de bu sorunun gün be gün artan bir problem olduğunun altını çiziyor. Hastalarında son zamanlarda ortaya çıkan sorunların uykusuzluktan kaynaklandığına dikkat çeken Shadid, özellikle çocuk ve gençlerde uyksuzluğun tetiklediği heyecan, isteksizlik ve tedirginlik gibi devamiyet gösteren ruhsal modların yaygınlığını dile getiriyor. Uykusuzluğun nedenleri olarak da, sosyal etkenlerin yanında, çocuğun okul ve aile ortamında maruz kaldığı kimi olumsuzlukları işaretliyor.
İyi bir gece uykusundan bedensel olduğu kadar, duygusal ve zihinsel olarak da ziyadesiyle faydalanabileceğimizin altını özenle çizen  Nicole McCance, yazdığı Depresyonu Doğallıkla Yenebilmenin 52 Yolu adlı kitabında, çocuklarının uykularını iyice almalarına önem veren ebeveynler için bazı önerilerde bulunuyor. Bildiğimiz öneriler olsa da, yazıyı McCance’nin nasihatleriyle bitiriyorum:
Çocuklarınızın Haftasonu uykularını düzenleyin ve haftasonu sabahlarını haftaiçi sabahlarından farklı görmeden, erken kalkmalarını sağlayın. Haftasonları fazladan uyuma, sanki haftasonlarının fıtratında varmış ve doğalmış gibi bir zan sözkonusuysa, o anlayışı kırın.
TV, Bilgisayar gibi elektronik araçları uykuya gitmeden bir saat önce kapatın. Müzikten hoşlanan gençler için, sakinleştirici ve uykuya hazırlayıcı mahiyette enstrümental müzik faydalı ve rahatlatıcı olabilir. Işıklar kısılarak da adım adım uykuya gitme ortamı sağlanabilir.
Evinizin uyku ve dinlenme için ne kadar uygun olup olmadığığnı gözden geçirin. Ebeveynler, çocuklara, erken yatağa giderek örnek olmalı.
Çocuklarınızla zaman zaman belli fırsatlarla, uykuyu iyi almanın önemi üzerine, bir doğallik içinde konuşulabilir.
Yatak odalarında telefon, bilgisayar gibi arac ve gereçlerin kapatıldığından emin olunmalı. Yatak odasınının bir uyku yeri olduğu bilinci verilmeli.
Yazarımız en sonda da ılık süt içmenin faziletleri üzerinde durmuş.

Tuesday, May 20, 2014

YÜRÜYÜŞLERE DEVAM

Bu sabah da güneş doğmadan evvel çıktım yola..Bir saatlik tekdüze bir yürüyüş. 
Zihnim "kol kırılır yen içinde kalır", "yedirmeyiz" benzeri düşüncelerle meşguldü. 
Hakim tema, Bu Ülke'de muhalif olmak. Biliyorum bir çoğu için bu, ne lüzumsuz bir meşgaledir! İktidar nimetleriyle mest u mahmur ve "huzur" içinde olmak varken...Tedirgin laik ve sekülerlerimiz her zamanki tavırlarıyla bezdiren bir snopluk içinde, tatlı su muhafazakarlarımız ise "aman ağzımızın tadı bozulmasın" aymazlığında...
Neyse...
Bu arada, elmalar çiçek açmış, kazlar yavrulamış...her yer bir Sordum Sarı Çiçeğe musikisi icinde...
En iyisi bu güzellikleri görmek, bu İlahi neşideye kulak kesilmek..

Wednesday, May 14, 2014

DINDARLIK VE ZENGINLIK

Prof. Dr. Erol Göka, Yeni Şafak’ta din ve iktisat arasındaki münasetlerini, bir köşe yazısının el verdiği ölçüde, irdeleyen iki yazı kaleme aldı. Yazar, her ne kadar 1 Mayıs ile Regaib kandilinin aynı güne tevafuk etmesini sözkonusu yazıları için hoş bir vesile olarak görse de, Din ve Ekonomi alakası, yani manevi inkişaf ile maddi terakki arasındaki ilişkiler, üzerinde çok düşünülmüş ve tartışılmış bir konudur. Bununla birlikte, Göka’nın bu yapay gündem kakafonisi içinde böylesine hayati bir konuya köşesinde yer vermesi takdire şayan. Nitekim, bu konunun günümüz Türkiye’si ile yakından ilgisi var. Şöyle ki, son on yılda Türkiye’nin dindarlaştığı üzerinde çok yazılıp çiziliyor. İktidarda, lider kadrosu İslamcı gelenekten beslenmiş ve beslenmekte olan politikacılar var. Doğal olarak da Türkiye’nin sadece ekonomisi değil, dış siyasetten hukuka, sanata ve spora kadar güncel konuları da dini terminoloji ve argümanlarla ele alınıyor, tartışılıp değerlendiriliyor.
Erol Göka, ele aldığı din ve ekonomi kavramlarının önemini “Kim ne derse desin, tarihin işleyişine din veya ekonomi ya da ikisi birden yön veriyor” şeklinde ifade ediyor yazısının başında. Yazar, bu iki kavramı irdelerken, Prof. Dr. Ömer Demir'in Sentez Yayınları tarafından yayınlanmış 'Din Ekonomisi: İnanç, Zenginlik, Mutluluk' kitabını yazılarının merkezine alarak Demir’in kitabını gündeme getiriyor ve tanıtıyor okuruna aynı zamanda. Göka, Yeni Şafak’taki iki yazısının ana sorunsalını, din, zenginliğe yol açar mı sorusu bağlamında kurguluyor. Yazısının son cümlesinde de şahsi hükmünü şöyle veriyor: “Mesele yalnızca dindarlıkta bitmiyor; dindarlık görüntüde kalınca, bırakın ekonomik gelişmeyi sağlam bir kişiliği bile garanti etmiyor” Burada “görüntüde kalan dindarlık” sözünün daha da açıklığa kavuşturulması şartıyla, Göka’nın yazılarındaki bu anafikre, özellikle de günümüz şartlarında, katılmamak kabil değil!
Bu yazıda dikkat çekmek istediğim husus, Türkiye’de Din ve Ekonomi münasebetlerini irdeleyen çalışmalar yaparkan, özellikle bu konularda ürettiği akademik ve akademik olmayan eserleriyle, Türkiye’yi hatta bütün İslam Dünyası’nı çok çok geride bırakan Batı’da ortaya konulmuş devasa çaptaki külliyatları ve binlerce ürünü görmenin lüzumu…Son tahlilde de, bu yabancı eserlere tam manasıyla nüfuz etmenin yanında, bu konuda kendi öz kaynaklarımızı da tam bir yetkinlikle tahlil edebilmemizin ehemmiyeti… Bu ikisi olmadan yapılan  çalışmalar na-tamam olacaktır.
Göka’nın yazısından mülhem küçük bir araştırma yapınca şunun farkına vardım: David Landes’in bu konuda yazılmış ve genel okura da hitap ettiği için çok satanlar listesinde yer almış, milyonlar tarafından okunmuş ve klasikleşmiş eserinin henüz Türkçe’ye tercüme bile edilmediğini, hatta hakkında değil akademik bir yazı, bir tanıtım ve eleştiri yazısının dahi kaleme alınmadığını gördüm. Bilvesile, Harvard’da ekonomi ve tarih profesörü olan David Landes’in The Wealth and Poverty of Nations adlı geniş çaplı çalışmasını küçük bir yazıyla da olsa, gündeme getirmek istedim.1998’de yayınlandığında çok büyük tepkiler uyandıran, yirmi yıllık titiz bir çalışmanın verimi olan bu hacimli ve akademik eser, son bin yılda Dünya ekonomi tarihini, şaşırtıcı bir yetkinlik ve üst söylemle ele alıyor. Karşılaştırmalı global tarih ve ekonomi tarihi kategorilerinde değerlendirilebilecek kitabın dilsel özellikleri ve anlatımındaki caziplik bakımından kolay okunabilen bir eser olmakla birlikte akademik üslubun da hakkını veren bir tarzda yazıldığını belirtelim. Tükçe’de ne hikmetse akademik yazı deyince akıllara kuru ve ruhsuz bir anlatım geliyor. Üslubsuz ve sakil bir tarzda kaleme alınan çalışmalar, sanki sadece konunun erbabı ve uzmanları için yazılmış havasında oluyor ve kütüphane raflarında kaderlerine terk ediliyor. Oysa, rahatlıkla okunabilen Landes’in kitabı, sadece konunun uzmanları için değil, genel okur icin de heyecan verici keşifler sunuyor. Landes, kitabını güçlü ve ilginç tespitler, gözlemler, argümanlar ve analizlerle zenginleştirmiş. Kitap, dünyanın muhtelif coğrafyaları, kültürleri ve  milletleri arasındaki ekonomik farklılıkları, gelişmişlikleri ve geri kalmışlıkları irdeliyor; son tahlilde fundamental soruya tarihi pespektiften bir cevap arıyor: Neden dünyanın bazı ülkeleri zenginken bazıları yoksuldur?
Landes’e göre, Batı geçtiğimiz bin yıl boyu hem ekonomik olarak hem de kültürel açıdan dünyanın liderliğini yapmıştır. Bu Landes’in ana tezi… Tezini ispat için de kitap boyu sürekli Batı ile dünyanın geri kalan kısmını farklı hususlardan kıyaslıyor. Fakat mesela Haçlı Seferlerinde Batı’nın İslam Dünyası’ndan ne derece istifade ettiği hususuna yüzeysel değinen Landes, geçen bin yılda üstünlüğün Batı’da olduğu tezinde zaman zaman adil olmayan değerlendirmelerde bulunuyor. Batı’nın yanısıra Kuzey Amerika ve Japonya’ya özel önem veren Landes’e göre bu ülkelerin maddi refahı tesadüfi değildir! Bu başarının yüzyıllarca devam eden sıkı ve disiplinli bir çalışma ve gayretin sonucu olduğunu belirten yazar, Batı’nın iki önemli avantajı olduğunu öne sürüyor: Coğrafya ve Kültür. Bu iki faktör Batı’daki ekonomik büyümenin ve üstünlüğün temel belirleyicileri oldu.
İlk unsur olarak coğrafyanın uzun uzun üzerinde duruluyor. Dünya ekonomi tarihini bölgesel perspektiften analiz eden yazara göre, zengin ülkeler ılıman iklimli bölgelerde, yoksul ülkeler ise tropik ve sıcak bölgelerde konuşlamış oluyor.[1]  Ilıman iklimlerde yaşayan insanlar daha diri ve çalışkanken, sıcak bölgelerde yaşayanlar ise motivasyonları düşük ve uyuşuk oluyor. Bununla birlikte, zor iklimlerin olumsuz etkilerinin teknolojik gelişme ve imkanlarla giderilebileceğini savunan yazar, bu duruma da örnek olarak air-conditioning teknolojisiyle iklim olumsuzluklarını gideren, çölsıcaklarını serinleterek çalışma koşullarını iyileştiren kimi Körfez ülkelerini gösteriyor.
Landes’in ekonomik gelişmeyi etkilediğini ve temel belirleyicilerden olduğunu ileri sürdüğü ikinci husus olarak Kültür’ün daha fazla üzerinde duruyor. Batı’nın kendi içindeki kültürel farklılıklarının maddi zenginlik de yarattığı görüşünde Landes. Peşipeşine gelen teknolojik ak gelişmelerin ortak adı olarak kullandığı Endüstri Devriminin Batı’nın kendi içindeki çekişmelerle ivme kazandığını ve sonuç itibarıyla Batı’yı dünyanın diğer ülkelerinden çok daha zengin ve müreffeh kıldığını ileri sürüyor. Diğer yandan dünyanın büyük bir kısmı, Batı’da ortaya çıkan bu yeniliklere hazırlıksız yakalandı ve Batı’da başgösteren teknolojik ve dolayısıyla da ekonomik gelişmeler trenini kaçırdı. Landes, “Eğer ekonomik gelişmeler tarihinden sadece bir sey öğreneceksek, o da bütün değişikliği kültür’ün sağladığını bilmemizdir” sözü bu noktada önemli.[2]  Batı’nın kültürel üstünlüğü ile ilgili olarak, zengin anekdotal deliller ileri süren Landes’in, kültür’ün yerini ve önemini gereğinden fazla vurguladığı ileri sürülebilir, ancak ben bu konuda Landes ile aynı fikirdeyim. Kültür, sosyal hayatı biçimlendiren çok güçlü bir unsur. Güçlü kültürlerin güçlü ekonomi ve güçlü ekonomilerin de güçlü kültürler meydana getirerek gittikçe büyüyen bir salih daire yaratacağı düşüncesindeyim. Ekonomik gelişmelerin sağlam bir kültürel alt yapıdan yoksun olduğunda, asla uzun ömürlü olamayacığına inananlardanım. Kültür, bize kaynakları daha insani ve etkili kullanabilmemize imkanlar sağlıyor, insanları yaptıkları ve yapacakları işler hakkında şuurlandırırken, milletleri de dünya gelişmelerine daha uyumlu hale getiriyor, teknolojik ve ekonomik gelişmeleri sürdürülebilir kılıyor ve daimi terakki sağlıyor. Nitekim yazar da bu güçlü tezi, kitabına maharetle yedirmiş görünüyor.
Burada, Landes’in seküler bir kültür vizyonu olduğunu ve kültür’ü dinden özenle izole etmeye çalıştığının altını çizmek gerek. Landes, kendisi iflah olmaz bir kapitalist olarak, dini zaman zaman eleştiriyor da. Bununla birlikte, Protestan etik’in ve bu ahlak anlayışının Kuzey Avrupa’da oluşan zenginlikte oynadığı hayati önemin ve katkının altını çiziyor. Özellikle Kalvinistleri Avrupa’daki Endüstriyel Devrimin ana unsurlarından görüyor. Landes, din ve ekonomik gelişmeleri anlattığı, benim de bölümde, ne yazık ki İslamiyet’in modern dünyaya sağladığı katkılarını analiz etmede zayıf kalıyor. Hatta yazar, İslami,  Arap dünyasının ekonomik gelişmelerinde bir engel olduğunu ifade ediyor. Kuranın matbaada basılmasının dinen yasak olmasının, bilimsel gelişmeleri engellediği yönündeki bildik ama son derece indirgemeci tezi gündeme getiriyor.[3]  Kitapta Landes’in düştüğü en büyük hatalardan biri de İslam dünyasının geri kalmışlığını ele alırken, odağını sadece son 2-3 yüzyıla yoğunlaştırması… Mesela, İslam’ın Endülüs’te Batı medeniyetine katkılarını, Batı’nın Ortaçagının İslam için Altın Çağ olduğu konularına girmiyor bile.
Avrupa’nın üstünlüğüne dair tutkulu bir üslupla konuşurken Landes’in Avrupa-merkezli bir perspektiften baktığını daha net görebiliyoruz, ki yazarın kendisi de bunu inkar etmiyor. Nitekim Landesin kitabındaki anahtar konseptlerden biri European exceptionalism kavramıdır. Landes, bu meyanda Bernard Lewis ve Daniel Bell gibi mütefekkirlerle aynı görüşte. Bu görüşe göre Avrupa, her zaman kendisinin Doğu diyarlarından daha farklı ve üstün olduğuna inanır.[4]   Ortalama olarak son beş asırda Batı, kendi arasındaki büyük savaşlardan, toplumsal olaylardan, bölünmelerden geçerek, dogmaları sorgulayıp yeni ve yaratıcı fikirlere açılarak bu üstünlüğü sağladı. Batı’nın inovatif kültürü, saat, matbaa ve gözlük gibi günlük hayatta çok kullanışlı kimi icatları, barutu etkin olarak kullanması Batı’yı diğer medeniyetlerden çok farklı bir düzeye çıkardı.[5]
Landes’in zorlandığı bölümlerden biri, Batı zenginliğinin kolonyalism–emperyalism ile ilişkilerini tam açıklayamaması. Mesela “Fransızlar Cezayir’de malarya hastalığıyla mücadele etti ve aldıkları tıbbi tedbirlerle milyonlarca Cezayirlinin ölümünü engelledi, daha sağlıklı ve uzun ömürlü bir Cezayir mileti oluşmasına katkı sağladı [6] derken Fransız ordusunun 1954-1962 yılları arasında Cezayir’de yaptığı kıyımdan söz etmemesi ilginç. Kitabın 25. bölümünün baştan başa anti-kolonyel perspektiften iyi bir eleştiriyi hak ediyor. Yine, 1900’da, İngizlerin Hindistan’dan Çin’e kilometrelerce demiryolları döşediğini bunun da o ülkeler için çok faydalı olduğunu belirtirken, bu demiryolları fikrinin o ülkeleri gerçekten de ekonomik olarak zenginleştirmek mi yoksa, sömürgeciliği daha kolay yapabilme amacından mı kaynaklandığını tartışmıyor.
Landes’in Amerika’yı irdelediği bölümde de yine merkeze Batı’yı alarak, Amerikan başarısını bu yeni ülkenin Avrupa kültürüne kısa sürede uyum göstermesiyle açıklıyor. Mesela Güney Amerika’nın iklimsel özelliklerinin Batı kültürünü özümsemesine ve benimsenmesine engel teşkil ettiğini belirtiyor Landes. Çin’in de en büyük hatasını, yöneticilerinin despotik tavırlarının Batı teknolojisini red etmelerinde görüyor. Böylelikle Çin’in kendi ekonomik modernleşmesini bloke ettiğini ileri sürüyor.[7] Landes, Japonya’ya özel önem vererek, bu ülkeyi batılı olmadığı halde ilk endüstrileşen ülke olarak tavsif ediyor.[8]  Landes’e göre Japonlar yarışa geç girseler de güçlü kültürleri ve çalışma etikleriyle kısa sürede ekomonik gelişmelerini sağladıklarını belirtir.
Dünya ekonomik tarihindeki ana tartışmaları mümkün olabildiğince detaylı bir biçimde ele alan kitabın eleştirilebilecek önemli yönlerinden biri, her şeye rağmen, basma kalıp genellemelerden kendisini tamamen kurtaramamış olması; ki bunu daha çok Ortadoğu, Osmanlı ve İslam hakkındaki bölümlerde görebiliyoruz. Landes’in Müslüman ülkelere yönelttiği kimi sorular da var: Müslümanlar dini ve seküler matbaaya neden karşı durdular? İslami toplumlar tarih boyu neden despotik yöneticileri bağrına bastı? Kadın erkek arasındaki eşitsizlik ve dolayısyla kadını iş hayatına doğrudan katılmaması neden İslami toplumların karekteristiği haline geldi?  
Tartışmalı muhtevasına rağmen, kitap iyi araştırılmış ve yazılmış bir dünya tarihi olarak bir başvuru kaynağı önümüzde duruyor. Zaman zaman geçmişle günümüz arasında hoş münasebetlerin de kurulduğu iyi bir okuma. Landes, Batı hegemonyasının ve üstünlüğünün güçlü bir savunucusu olarak, dünyadaki çok sayıda kültürel, ekonomik ve teknolojik gelişmelerin ardında Batı’yı görür. Kitap bu yönüyle sanki başlıbaşına Avrupa’nın ekonomi tarihini anlatan bir çalışma gibi.
Kitabın en büyük başarılarından biri tarih yazıcılığındaki domine edici söylemidir ki bu yönüyle bu çalışma Avrupamerkezli perspektifin bir zaferidir. Eric.L.Jones'in The European Miracle (1981), Mancur Olson'un Rise and Decline of Nations (1982), Nathan Rosenberg and L. E. Birdzell'in How the West Grew Rich (1986), Charles Kindleberger'in World Economic Primacy (1996), Jared Diamond'in Guns,Germs and Steel: The Fates of Human Societies (1997) ve Thomas Sowell'in Conquests and Cultures: An International History (1998) adlı çalışmaları söz ettiğimiz Avrupa merkezli perspektiften yazılarak literaturde baskın bir söylem yaratmışlardır. Yalnızca Türkiye’de değil bütün İslam Dünyasında bırakın yukarıdaki kitaplar ayarında telif eserler kaleme almayı, sadece bu yazıya konu ettiğimiz Landes’in kitabı tercüme bile edilememiştir. Dolayısıyla Türkiye’de din ve ekonomi arasındaki ilişkileri tahlil ederken mevcut literatürü gözden geçirmeden yapılan çalışmalar hem müktesebat olarak hem teorik ve altyapısal açıdan eksik kalmaya mahkumdur. Bununla birlikte, bu konularda önemli eserlerden ve özkaynaklarımızdan olan Fütüvvetnamelerimizi tam okuyup tasnif edememişiz, kadim geleneğimizi artı ve eksi yönleriyle tam teşeküllü  çalışmalarla tespit edememeşiz. Ahilik teşkilatlarımızın tarihi ve felsefesiyle ilgili külliyetli çalışmalar yapamamışız! Dolayısıyla, öyle görünüyor ki bir süre daha Batı merkezli akademik söylemin tahakküm ve tasallutu altında imal-i fikr edeceğiz. Gel gör ki Batıda bu konularda kırk elli sene önce konulmuş temel eserlerden bile çok da haberdar olmayan bir akedemyamız var.
Ezcümle, İslam terakkiye manidir gibi fersude bir Renanyan düşüncesini geride bırakarak, acizane, dinin manevi gelişmelerin önünü açtığını, hayata gerçek manasını kattığını, sadece maneviyatı değil, maddiyatı da tanzim ettiğini ve terakkiye sebep olduğunu söyleyerek yazıyı noktalamak istiyorum. Ama dindar bir insan, tembelse ve atılsa, buradaki olumsuzluk dinin esaslarına ait değil, şahsın din anlayışına ve yorumuna ait olduğunu da kaydediyorum.  Eskilerin tabiriyle de diyanet (ritüeller, seremoniler…) artınca din ve ahlakın azalabilme tehlikesinin her zaman varid olabileceğini ekleyip yazıyı noktalıyorum!




[[1]]Landes, David S. The Wealth and Poverty of Nations, (New York: W.W.Norton & Copany Ltd.),p.5.
[[2]]Ibid., p.517.
[[3]]Ibid., p.52.
[[4]] Ibid.,p.31.
[[5]]Ibid., p.35.
[[6]]Ibid.,p.11.
[[7]] Ibid.,p.345.
[[8]] Ibid.,p.381.

Wednesday, May 7, 2014

Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları - Risale-i Nur Değerlendirme, 1964



Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları - Risale-i Nur Değerlendirme, 1964


Diyanet İşleri Başkanlığı, 1964 yılında kendi yayınlarınca neşredilen ve Ankara Resimli Posta Matbaası'nca basılan bir rapor yayımladı. Nur Hareketi ve Devlet arasındaki münasebetleri göstermesi ve Diyanet kurumunun Türk siyasetindeki yerini tespit bakımından önemli bir rapor. 


Bu raporun ve yine aynı muhtevalı resmi ve gayrı resmi raporların, dönemin siyasal ve toplumsal bağlamında içerik ve üslub tahlilinin yapılarak, devletin sivil dini teşeküllere bakışının ortaya çıkarılması önemli bir hizmet olur; ancak bu yazıda böyle bir çalışmaya girişilmeyecek, sadece  devletin toplumu ile dini münasebetlerini düzenleyen kurumu olan ve Inkilap tarihimizde çok özel ve önemli yeri olan Diyanet'in bir dini şahsiyet ve onun hareketine karşı nasıl bir tutum sergilediğini göstermesi bakımından önemlidir.

Bugün, sözkonusu rapor, bilimsel olmaktan ziyade, bizzat devlet eliyle bir dini grup aleyhine düzenlenmiş kara propaganda metni olarak önümüzde duruyor. Türkiye'de 1960 Ihtilali sonrası, devlet, Diyanet, Milli Eğitim, Basın ve İlahiyat Fakülteleri gibi çesitli kurum ve araçları sahaya sürerek kimi zaman Süleyman Efendi ve cemaati kimi zaman Said Nursi ve Nur talebeleri, kimi zaman da bir başka şahsiyet ve hareketi aleyhinde bir karalama kampanyası yürütme kabiliyetinde olduğu görülüyor. Mesela Diyanet'in sözkonusu raporunda, Nursi'nin talebeleri tarafından ‘sahte peygamber’ ilan edilmeye çalışıldığı, kendi tarikatini ve mezhebini kurmaya çalıştığını, aslinda okuma-yazma bile bilmeyen bir cahil olduğunu, Haşhaşiler gibi Hurufîlik ve Batınîlik gibi dalalet yollarini izlediğini iddia edilmişti.

Ayni dönemde sadece Diyanet'in raporu değil, bu minvalde yayınlar yapan ve kara propaganda aracı olarak faaliyetler gösteren gazete ve dergilerde çok sayida haber ve rapor yayımlandığını görüyoruz. Mesela, .M. Ali Nebioğlu'nun, “İşaratı Gaybiye ve Ayniye” Biricik Basımevi tarafindan 1964'te basilan kitabi da bu minvalde degerlendirilmeli.

Aynı zamanda, dönemin gazetlerinde Nurculuk aleyhinde yayınlar yapıldığını, Risale-i Nurların okunmasının ve bulundurulmasının yasak olduğu algısının verilmeye çalışıldığını görebiliyoruz.1960’lardan 1970’lere kadar Nurcular’a ait olduğu iddia edilen meskenler kanunsuz baskınlarla tarumar edilmeye ve mahkemelerde haksız yere suçlanıp millet nezdinde küçük düşürülmeye çalışılmıştı.  Abdullah Aymaz Zaman gazetesindeki köşesinde 5 Mayıs 2014te şu olayı anlatır: "O sene okullar açılırken imam-hatipte okumak için İzmir’e gittim. Kestanepazarı Yurdu’nda kalıyordum. Manisa-Demirci’den, ortaokulu bitirmiş, fark dersleri verip imam-hatip lisesinde okumak isteyen Hüseyin Çiftçi isimli bir öğrenci gelmişti. Bir gün câminin sermahfilinde çalışırken etrafına şöyle usulca ve dikkatlice baktıktan sonra bana; “Bende bir kitap var, eğer devlet bilse beni asarlar!..” dedi. " 

1960 İhtilali'nin dindar kesimler dahil, toplumun geniş kesimlerince benimsendiğini bugün daha iyi görebiliyoruz. Solcu, milliyetçi ve dini aydınlarca, devlet birimlerince sahip çıkılan askeri müdahele, topluma daha fazla özgürlükler vaad etmiş, Menderes mirasını toplumdan tamamen silmeye çalışmıştır. Yeni Türkiye kurmaya çalışan Milli Birlik Komitesi'nin hedefe koyduğu şahsiyetlerden biri de Said Nursi'nin olduğunu görüyoruz. Bu amaca matuf hizmet yapan kurumlardan birinin de böylesine talihsiz bir raporu yayimlamak zorunda kalan Diyanet olduğunu görüyoruz. Bunun sebepleri de ayrı bir araştırma konusudur.Aymaz'ın da belirttiği 1960'larda bile Risale-i Nurları okumak ve bulundurmak bile halkta yasaklı ve şaibeli bir durumu ifade ediyordu. Şüphesiz Diyanet'in hazırladığı sözkonusu raporun da geniş halk çevrelerinde, dini çevrelerde oluşturduğu kanaatten söz edilebilir.


Diyanet İşleri Başkanlığı o yıllarda da siyasetin bir şubesi haline getirilmeye çalışılmış, çarpıtmalarla dolu bir kitapçıkla Nurculuğun aleyhinde neşriyat yaptırılmıştır. Said Nursi ile, Risale-i Nur’larla ve Nur talebeleriyle ilgili, farklı illerde, iftira dolu neşriyatlar yapıp davalar açan Nur Hareketini  ‘korkunç ve tehlikeli’ bir örgüt gibi göstermek isteyen bir zihniyet vardı. Bu minvalde resmi makamlarca adeta suç delili üreten, iftira ve tezviratla dolu bu raporların ve broşürlerin savcılıklara postalanması ve savcıların da güvenlik güçleriyle evleri basıp Risale-i Nur’ları birer suç unsuru gibi zapt ederek ‘Nurcuları’ mahkemelere birer örgüt üyesi gibi sevk etmeleri Nurculuk tarihinde 1960ların adiyattan vakalarıdır.
Devlet imkanlarini kullanarak "resmi" takilmanin ve sterile bir dindarlik anlayisi ve soylemi gelistirmenin dayanilmaz agirligi ile, "ne oldugu belirsiz"! ve nerede sonlanacagi meskuk bir din anlayisini bertaraf etme politikalari gelistirmek dusuncesindeki devletin laik ve sekuler muslumanlik anlayisinin bir mahsulu olarak duruyor durmasina ama, bu metnin yayinlandigi kurum olan Diyanet'in ise varligi boylesi metinler uzerinden daha da sorgulanmaya devam edecege benzer.  


Tamamen bir fecaat olan Diyanet'in Raporu'ndan önemli bazı paragrafları özet mahiyetinde aşağıya alıntılıyorum;

 
"Bu risalemizde bu günlerde Müslümanların zihinlerini fazlasiyle işgal eden Nurculuk adı altındaki cereyan dinî bakımdan incelenerek mü'minlerin bu bapta tenvirine çalışılacaktır. 

Said Nursî tarafından yazılan risaleleri ve hususiyle, talebelerinin kattıkları ifadeler, keramet, velayet ve Mehdî gibi îslâm âleminin mübarek kelimelerinin Said Nursî'ye isnadı, âyet-i kerimelerin tefsirinde mananın tahammül edemiyeceği tarzda batını ve indi manalar verilmeye çalışılması bunların dinî yönden tekrar ele alınmasını ve Nurculuğu gerçek Müslümanlık zannedenleri uyarmayı zaruri kılmıştır.
(S.6-7)

NUR RİSALELERİ HAKKINDA MÜŞAVERE KURULU KARARLARINDA BİLDİRİLENLER(S.7-9) 

Nur Risaleleri, Said Nursî talebelerinin ilâveleri ve tekrarları ile meydana getirilmiş takriben 130 küsur eserden ibarettir. Bu risaleler hakkında daha önce Başkanlığımız Müşavere Kurulu üyeleri tarafından bilir kişi sıfatiyle ve yahut Kurulun mütalaası olarak bazı görüşler açıklanmıştır. Bu raporların hususiyle dinî yönden üzerinde durdukları meseleler şöyle hülâsa edilebilir: 

1 — Ebcet hesabiyle ve tevafuklarla manalar verildiği, bunların Müslümanlık esaslarına göre dinî ve ilmî kıymeti olmadığı... (1948/323) 

2 — Risâle-i .Nûr'un ve müellifinin manevî işaretle müjdelendiği ve buna binaen vazife sahasında bulunduğu, muhalefetin doğru olmadığı muhabbetin ise Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazandıracak bir yol olduğu iddiası (1960/156) 

3 — Nur Risalelerini toplu olarak okumak bir nevi hizipçilik olduğu (1960/203 no: ) 

4 — Risâle-i Nur'un dini mukaddesat okumak bir nevi mukaddesat arasına katılmak istendiği; yalnız Nurcular için dua yapılarak, Müslümanlar arasında bir zümre meydana getirildiği ve tefrikaya yol açıldığı (1962/5) 

5 -Nurculuk propagandası yaptığı (1962/28) 

6 — Said Nursî ve eserlerinin harikuladeliğinden ve kerametlerinden bahsolunduğu. indî teviller ve mübâlâğalı ifadeler kullanıldığı (1962/526) 


11 — Kur'ân-ı Kerîm'in harflerinden birtakım manalar istihracına kalkışmak gibi ulemanın ekserisince benimsenmiyen bir yol tutulduğu, Asa-yi Musa adlı eserinde bazı âyet ve kelâm-ı kibarı indî olarak tevil ederek bunların Risale-i Nûr'u tebşir ve teyid ettiği iddiası(1963/520) 

12 — Nur Risalelerini Kur'ân-ı Kerîm'in manevî mucizesi olarak göstermesi iddiası(1963/572) 

13 — Nur Risalelerinde Said Nursî'nin tasavvufla karışık şahsî görüşleri,mübalâğalı fikirler, indî teviller ve hurufilik (1963/669) 
NUR RİSALELERİNİN İLÂHÎ BİR İLHAMA DAYANDIĞI İDDİASI (S.11-12) 
Nur risalelerinin baştanbaşa ilâhî bir ilhama dayandığı intibaı kısmen Said Nursî, bilhassa naşiri olan talebelerince halka telkin edilmek istenmiştir. Meselâ (îşaratu'1-icaz) kitabında (Arap harfleriyle teksir s. 281) nur talebelerinden Mehmed Kayalar : 

«Risale-i Nur, Kuran'ın bu asırda en yüksek ve en kudsî bir tefsiridir. Hakikatleri semavîdir, Kur'ânîdir. O halde Kur'an okundukça o da okunacaktır.» der. Halbuki İşaratu'l-icaz kitabı Kur'ân-ı Kerîm'in tamamına şamil bir tefsir olmadığı gibi bu kitabın içindekilere Kur'ân-ı Kerîm derecesinde bir kudsiyet izafe olunması doğru değildir. Bu asırda en yüksek tefsir, denen bu kitap, Bakara sûresinin 31 âyetinin, tefsir ilmi usulüne uymayan indî bir görüşle yapılan bir açıklamasıdır. Diğer risalelerde de âyet-i kerîmelerden rastgele bazıları her hangi bir va'z risalesi halinde ele alınmıştır. Bu durumda nur risaleleri iddia edildiği gibi Kur'ân-ı Kerimin tefsiri değildir. 

Meyve Risalesindeki Felâk sûresinin tefsiri, hurûfîlik usuliyle bir tevilden ibarettir. Bu da ötedenberi bilindiği gibi Fıkıh usulündeki tefsir kaide ve şartlarına ve bunca müfessirin (icma) mahiyetindeki görüş ve izahlarina uymaz. Meselâ, bu risalede (Felâk) sûresinin büyü*cülüğe temas eden 5 inci âyetinde: «Bu ayetin 1328 senesine tevafuk ettiği..» denilerek radyo ile yapılan siyasî telkine hamledilmesi aynı uygunsuz tevillerin bir örneğidir. 

Zülfikar risalesinin hatimesinde, (Arap harfleriyle teksir, S. 4) «Risale-i Nur'un mescid ve mabedlerde, minber ve kürsilerde okunacağı» yazılmak suretiyle hiç bir dinî esere 14 asırdır verilmemiş olan imtiyaz bu esere kazandırılmak istenir. Bu şekilde hareket yani nur risalelerinin mescid ve mabedlerde cemaata okunmasının gerekliliği hakkındaki tavsiyeler, islâm dininin ibadet uygulamalarına ve formüllerine uymaz. Çünkü bu gibi yerlerde, okunacak ve manası anlatılacak kitap yalnız Kur'ân-ı Kerîm ve Hadîs-i şerifler olup, bunların nasıl okunacağı ve manasının açıklanacağı da sarih usûllere bağlanmış bulunmaktadır. Cenâb-ı Hakk'm emrinde Hz. Peygamber'in fiilinde olmayan bir işi ibâdet haline getirmek din yolunda gitmek isteyene yakışır mı?

NUR RİSALELERİNİN İSİMLERİNİ KOYMADA GARİP İDDİALAR : (S.12 -13) 

Nur risalelerine Hz. Ali'nin, İmam Rabbanî'nin, Abdülkadir Geylânî'nin ad verdikleri iddiası ileri sürülmektedir. Meselâ: Hz. Ali'ye Nisbet edilen Celcelutiye risalesinde (Asayı Musa) tabiri kullanılmış olmasından dolayı, bunu okuyan Said Nursî, bu tabiri bir kitabına advermiş ve onun mukaddimesinde Hz. Ali'nin bu kitabı o sözle haber vermiş olduğunu yazmıştır ki, bu, ciddiyetle ve ilimle telif edilemez. Bu telâkkiler tasavvufi - batıni bir görüş tarzıdır, îlim erbabınca doğru görülemez. Çünkü, gaybı, Allah'tan başka kimse bilemez. Her mü'mine ilham vaki olması mümkündür. Yalnız ilhama mazhar olan kimsenin bunun kendisine mahsus kalması ve başkaları için hiç bir surette itikada ve ibadete delil olmaması üzerine ötedenberi ulemanın ittifakı bulunmaktadır. İlham ve kanaatler şahsîdir. 

(Sikkeyi tasdik-i gaybî) adlı kitabında (Arap harfleriyle teksir S. 91-92) de nur talebelerinden Ahmed Nazif, Hz. Ali'nin (Keramet-i gaybiye) sinde Risale-i Nur'a (Sıracü-n-nur) adının verildiğini iddia eder ki, aynı garabettedir. Kur'ân-ı Kerîm'de (Sırâcen münîrâ) yâni: «Aydınlatıcı çerağ» deyimi, Peygamberimiz (S.A.S.) hakkında varid olmuş bir vasıftır. Bunun risale-i nura atfedilmesi yersiz ve indî bir tevcih olur. Bu eserde umumiyetle ifade edilen görüşler bâzı tasavvufî-batınî te'villere dayanmaktadır. Bu gibi teviller, âlimlerince hoş karşılanmamış ve âyetlerin böyle usûl dışında tevillere uğratılması da hiç bir zaman doğru görülmemiştir. 

Onuncu hicrî asırda gelen ve o asrın müceddidi sayılan İmam Rabbânî'nin (Mektubat) adlı kitabında (Bediûzzaman) deyimi bulunduğu ve bunu Said Nursî'nin benimsediği aynı lâkap dolayısiyle tefe'ül ettiğine istinaden talebeleri bunu bir tefahur vesilesi yapmışlardır ki, gülünç bir iddiadır.

NUR RİSALELERİNİN ARŞ-I A'ZAM'DAN İNDİĞİ İDDİASINDAKİ CÜR'ET VE KİTAB'A, SÜNNET'E DAYANMAYAN AKIL DIŞI TEVİLLERİ : (S.14-15) 

Risale-i Nûr'un yüceliği hakkında propaganda o dereceye vardırılmış ki, (Zülfikar) risalesinde: «Bu hüccetler ve talimatın, bu kelimat ve teşbihatın Arş-ı A'zam'dan indiği muhakkak...» gibi; son derece sınırsız iddialarla semavî kitaplar arasına sokulmak istenmiştir. Bu kitapta, kelimat ve tebligatın Arş-ı A'zam'dan indiği hakkındaki izah, ifadenin ilhama dayandığını açığa vurmak gayesini gütmektedir. Vahyin Kur'ân-ı Kerîme mahsus bulunduğu ve Hz. Peygamber'den başkasına ait ilhamın delil olmayacağı için böylece bir tutum din ilmince doğru görülemez. Bu gibi uygunsuz ifadeler ötedenberi Batınîlerce benimsenmişti. 

Böyle aşırı tevillerin bulunduğu (Sikke-i tasdik-i gaybî) eserinin baş tarafında, birinci sayfadan evvel, bizzat kendisi tarafından «Eski medreslerde 5-10 seneye mukabil, inşallah Nur medreseleri 5-10 haftada aynı neticeyi temin edecek ve 20 senedir ediyor.» denilmektedir. Böyle bir şeye imkân var mıdır? Bu zihniyet, Peygamberimiz'in «Beşikten mezara kadar ilim öğrenin» sözüne uymadığı gibi, İslâmî tahsile de bir suikast olmaz mı? Yine aynı eserde «Bu kitabın neşrine çalışılması, dehşetli günahlara kefaret ve gelecek müthiş belâlara ve anarşistliğe bir set olacağı...» yazılmakta, 41. sayfada: 

«Kalp, istiyor ki şu defineleri, gizli olan lem'alan göstereyim. Fakat ne yapayını ki makam kaldırmıyor...» gibi megalomaniye kaçan sözlere rastlanmaktadır. Bu temsiller gerçekle ilgisi olmayan bir takım garip iddialardır.

SAİD NURSÎ ASR-I SAADETTEN SONRAKİ DEVRİN EN BÜYÜK ÂLİMİ İMİŞ! : (S.15-16) 

(Ankara Üniversitesinde konferans) adlı risalenin 9. sayfasında: «Asrı saadet hariç, İslâm Âlemi böyle bir âlim yetiştirmemiştir.» denilmektedir. İslâm fıkhını derlemiş ve Müslümanlara bu hususta önder olmuş dört büyük mezhep imamiyle İslâm İnancını dağınıklıktan koruyan iki âlim, yani Ehl-i Sünnet'in itikatta iki büyük imanını, Ebû Mansur Mâturîdî ve Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'yi bile küçümsemiş olan yazı sahibi, bunlardan sonra asırlar boyunca gelen ve Hüccetü'l-İslâm, Şemsü'l-Eimme, Sadru'ş-Şerîa, Sultânü'l-Ulemâ vesaire gibi şeref*li lâkaplarla yüceltilmiş, yahut isimlerini bütün Müslü*manların, hatta Batı âlimlerinin hürmetle andığı büyük mütefikkirleri, meşhur âlimleri büsbütün unutmuş bulunmaktadır. Fahruddîn-i Râzî, Sa'deddîn-i Teftâzânî, Seyyid Şerif Cürcânî, Muhyiddin-i Arabi, Zemahşerî, Aliyyülkari, Süyûtî, İbn Kayyım, İbn Teymiye, Âlûsî gibi ölmez eserler meydana getiren bu âlimler bunu yazanın meçhulü müdür? Bunların içinde eserleri 400 ü aşanları vardır. Nur talebelerinin, bu değerli âlimleri hiçe sayması kadar abes bir şey tasavvur olunamaz. 

Görülüyor ki bu eserdeki beyanlarda Said Nursi'nin, Asr-ı Saadet'ten sonra yetişen bunca âlim ve müçtehitlerden üstün görülmesi, hakikatlare aykırı bir düşünüş tarzıdır.

NUR TALEBELERİNİ İSLÂMÎ ESASLARA UYMAYAN TE'VİLLERİ : (S.16-17) 

İslâmî esaslara uygun düşmeyen sınırsız, aşırı üslûp, hususiyle Nur talebelerinin seçtikleri ifade tarzıdır. Bu yolla Said Nursî'yi en büyük müceddit tanıyan Nur talebeleri (Fihrist) mecmuasının sonundaki takrizde şöyle derler: 

«Ehl-i kalbin lâtîf keşiflerinden birisi de: beklenilen zât bir kitap yazacak, geçmişte hiç kimse ona benzer bir kitap yazmıyacaktır. Elhak, Risale-i Nur, bunun güneş gibi delilidir. Evet onun şakirtleri kat'iyyen îman ediyorlar ki, şimdiye kadar böyle eser görülmemiştir ve kıyamete kadar yazılmıyacaktır. Ehl-i keşif o nur'un tercümanı olan zatı nuranî (mescûnün-nisa) yâni müteehhil bulunmayacak, ihtiyar yaşta olacak... diye bahsediyorlar. Bu tevafukun her halde başka şekilde izah ve tefsirine ihtiyaç yoktur. Maziden, yâni bulundukları zamandan istikbale nazar eden ve bu zamanın halini tarassud eden ehl-i keşfin, keşfe müstenit daha çok beyanları vardır. Kısa keserek sizi onlara bırakıyoruz, îşte Risale-i Nûr'u yalnız ben medh etmiyorum, onu Hz. Kur'an medhediyor, Hz. Ali methediyor. Gavs-i a'zam methediyor, Hz. Murtaza Celcelutiyesinde Risale-i Nur'a (bedî) diyor. 

Şu halde elbette ki o (Bedîuzzaman) dır, (Fahrü'd-devran'dır).» 


Görüldüğü gibi (Nur şakirtleri kat'iyyen îman ediyorlar ki) sözü ile Said Nursî ve onun eserlerini Kur'-ân'ın, Hz. Ali'nin ve diğer büyüklerin methine mazhar kılarak yapılan tevcihler, daha da ileri gidilerek, Kur'ân-ı Kerim'deki 100 e yakın âyetin ebcet hesabiyle Said Nur-sî'ye, lâkabına, risalelerine tarih düşürülmesi suretiyle isbat edilmeye çalışılmaktadır. Tılsımlar kitabında 189-190, Sikke-i Tasdik-i Gaybî'de 41-95. Ahmed Fevzi'nin Maidetü'l-Kur'ân'ında 173-191 inci sayfalar, böyle yersiz, sınırsız tevafuklarla doludur. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'in gerçeklerini Said Nursî'ye yönelten zorlamalardır. Haki*katle hiç bir ilgisi olmadığı gibi Kur'ân-ı Kerîm'e ve onun tefsir usulüne bir tecavüzdür ve daha önce de belirtildiği gibi Batınîlerin maksatlarına ulaşmak için yürüdükleri yoldur. Yukarıda gösterilen mecmuada Bedîuzzaman kelimesinin çıkışına ve Said Nursî'nin şahsına dair yazı*lar, aşırı bir sevgi sonucunda müritlerin şeyhlerine, bazı talebelerin hocalarına gösterdikleri sınırsız ifratçı tazimleri ifade ediyorsa, da, Hurufîlik yoluyla âyetlerden mana çıkarılması da Kur'ân'ı anlamadaki kaide ve usul lere taban tabana aykırıdır. Bilinmiş olmalı ki, âyet-i kerîmeler böyle keyfî tasarruf mevzuu olmak için nazil olmuş değildir. Mahzâ hidayet olan Kitâb-ı Mübîn'i, hakikatlerini böyle bir yolla açıklamak yüce dinin usulüne aykırıdır.


NETİCE (22-24) 


Netice olarak: Nur Risaleleri Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirinden bazı itikat ve îman meselelerini ele almış, yalnız bunlarda tefsir usulüne uymayan indî hatta keyfî bazı tevilllere geçmekle zihinlerde teşevvüşler meydana getirmiştir. Said Nursî imam Rabbanî, Abdulkadir Gey-lânî ve diğerleriyle kıyaslanarak hepsinin üstünde sayılmış ve bu bazı garip ifadelerle' belirtilmiştir. 

Nurcuların inanış ve telâkkileri, İslâm Dini'nin Kur-ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyyedeki kaide ve formüllerine uymayan bir akide tarzı olmuştur. Nurculuk dinî meselelerde işi çığırından çıkaran bir istismara ilâveten millî ve içtimaî konularda da birlik fikrini baltalayan bir zihniyeti temsil etmiştir. Risalelerde gösterilen sırf dinî ifadeler bile yapılan aşın teviller ve keyfî görüşlerle, yukarıda örnekleriyle gösterildiği gibi manevî, millî bütünlüğümüzü bozan, gerçek ittikayı gölgeleyen bir hal almıştır. Bu Risaleleri okuyanlar, kendilerini bütün müslümanlardan üstün görmüşler, yalnız ve yalnız Nurcu olanları cennete ehil, Nur Risalelerini günahlara keffaret saymışlar ve netice olarak da Nur Risalelerini okumayı bir ibadet haline getirmişlerdir. 

Ey müslüman kardeş! Dine yararlı telif ve irşatta bulunanlar Peygamberimiz'in hizmetkârları durumunda 'oldukları için, Kur'ân-ı Kerim'de Peygamber Efendimiz'e hitap edilmiş âyetleri onların şahsına atfetmek yakışık almaz. Böyle bir telâkkimi benimsemek de Müslüman tevazuuna sığmaz. 

Said Nursî'ye uyanlar Nurcu ise, diğer müslümanlar zulmetçi midir? Esasen Nur, Kur'ân'ın dır. Kur'ân ise bütün Müslümanlarındır. Hatta Kur'ân bütün âleme gelmiştir. Bir Batılı da, bir uzak Doğulu da ondan feyz alacaktır. Nasıl ki vaktiyle Endülüs, Kur'ân sayesinde bütün Avrupaya ilim menbaı olmuştu, îbn-i Rüşd'ün eser*lerini okuyan Hıristiyan din adamları Katolikliğe karşı isyan ederek Protestanlığı ihdas etmişlerdi. Bugün bütün dünyada önem verilen içtimaî munâvenetin teşkilâtlandırılması hususunda vaktiyle Batı memleketlerinde yapılmış ilk teklif, Endülüs'teki zekât tatbikatını gören bir İspanyol âlimi tarafından olmuştu. 

Hülâsa: Kur'âni-ı Kerîm bütün insanlığın hidayet rehberidir. Asırlar boyunca îslâm âlimlerinin yazdığı eserlerin toplamı dahi Kur'ân'ın hakkiyle tefsirini başarmış değildir. Her biri kendi istidat ve ihtisası olan cihette bir özellik gösterebilmiştir, diğer taraflarda basit kalmıştır. Hal böyle iken, Nur Risalelerini Kur'ân'ın en mükemmel bir tefsiri addetmek Allah kelâmının kıyamete kadar, ondan sonra olacak şeylere ve bütün ilimlere şümulünü bilememek demektir. 
Nurcuların bu gerçeği bilmemelerine imkân yoktur. Onların bizden ayrı kalmasını değil Peygamberimizin (Livâülhamd) adı verilen maneviyât sancağı altındaki birlik ve beraberlik içinde olmalarını dileriz. Livâülhamd = Hamd sancağı, kâinatta mevcut her şeyde Allah'ın yaratıcı sıfat, kudret ve bilgisini görüp takdir edebilen olgun zihniyeti temsil eder. Kur'ân'ın dünyaya hidayet feyzini yaymak için yegâne başarı imkânı, din ve ilmin müstakilen zihinde birbirine refakat edebilmesindedir ki, bu yol Livaülhamd'inj altına giden yoldur. Göklerde ve Arz'da her ne varsa, hepsinin insana müsahhar kılındığı Kur'an'da bize bildirilmiştir. Bu muazzam: nimeti kavrıyacak ilmî olgunluğa ancak bu suretle ulaşılabilir. O halde metodumuz bir insanın mahdut idrakini ve mah*dut görgüsünü kabullenip onunla yetinmek değil, günden güne zenginleşen ve yükselen ilmî idrak ile Allah Ke*lâmının manasını değerlendirmek ve böylece dünya münevverlerinin îmanına imkânlar hazırlamaktır. Asıl faydalı olan bu yoldaki hizmettir. Kendi birliğimizi ve dirliğimizi bozan ayırıcılık ve mahdut bir fikre saplanıp kalmak, zararlı bir zihniyettir."

Tuesday, May 6, 2014

LAWRENCE

“KAHRAMAN” LAWRENCE

Birinci Dünya Savaşı Ortadoğu’sunun en ilginç şahsiyetlerden biri T.E. Lawrence’dir. Bu çok yönlü İngiliz askeri, gazetecisi ve ajanının 1.Dünya Savaşındaki rolü ve etkisi tartışmalı bir konu olmayı hala sürdürmektedir. Ölümüyle, ilişkileriyle, bedevi Arap çöllerindeki maceraları ile, savaş sonrası gizemli hayatıyla, yazdıklarıyla...baştan başa bir şehir efsanesi haline gelmiş bu netameli isim hakkında İngilizce’de çok zengin bir kütüphane var; halen de Lawrence hakkında  kitaplar yayımlanır, sinemalar ve tiyatrolar sahnelenir, konferanslar düzenlenir. 

Lawrence’in hayatının anlatıldığı en son yayımlanan ve çok satan kitaplardan olan tuğla kalınlığındaki Hero (Kahraman) adlı çalışmayı okuyunca, İngiltere’nin genel itibariyle Lawrance’i nasıl algıladığını ve sunduğunu, yüzyıl sonra onu bir halk kahramanı olarak değerlendirdiğini bir kez daha gördük. Hero gibi popüler mahiyette peşpeşe yayımlanan kitapların rağmına, Lawrence’in 1927’de yılında yayımladığı ve zamanında büyük yankılar uyandıran   otobiyografik eseri, Revolt in the Desert, Türk okuru tarafından çok bilinmez. Lawrence’in söz konusu kitabını okuyunca, İngilizlerin Ortadoğu’da Fransızlara nispeten niye daha etkili oldukları ve Araplar tarafından niye daha fazla sevildikleri üzerinde düşündüm.

Britanya İmparatorluğu, uzmanlık eğitimi almış, özel yetişmiş subayları sayesinde Fransa ve İtalya gibi diğer kolonyel güçler arasında Ortadoğu’da çok daha avantajlı bir konum edindi. İngiliz subayları, her şeyden önce bölgenin dilini, tarihini, kültürünü ve dinini iyi derecede biliyorlardı. Bunun yanında yerel halkla sağlam münasebetler geliştirmek ve dostluklar kurmak yine bu subayların başarılı oldukları yönlerdendi. Lawrence ismi, savaş yıllarında İngilizlerin Ortadoğu’da görev yapan iyi yetişmiş ve pek çoğu özel hazırlanmış subaylarını temsil eden sembol isimlerden biri oldu. Arap dilini incelikleriyle ve edebiyatına ve ağızlarına vakıf olacak kadar iyi bilen, bölgenin arkeolojisi ile ilgili uzmanlık diploması olan, zamanla da yöre insanının örf, adet ve geleneklerine duyarlılık geliştiren Lawrence, hem halk nezdinde hem de kendi hükumeti katında iyi bir kredi sahibi olmuştu. Çöl yaşantısına uyum sağlayan, Arap kültürüne saygın tutum ve tavırlar sergileyen Lawrence, Araplarca kendilerinden biri olarak görüldü.

Dahası, Lawrence Arapların bağımsızlığı, dolayısıyla da İngiliz menfeatleri için hayatıi riskler aldı, canını tehlikeye attı, cephede yaralandı, savaş boyu ölümle burun buruna geldiği anlar oldu. İngilizlerin Ortadoğuda sahaya sürdükleri etkili bir aktör haline geldi. Kurduğu ve geliştirdiği bağlantılardan ve işbirliklerinden elde ettiği güçle, Arap çöllerinde serbest dolaşım elde etti, uğradığı yerlerde Arap halklar tarafından kahraman gibi karşılandı. Arap liderlerle İngilizler arasında, özellikle Faysal ile Allenby arasında, özel arabuluculuk konumu elde etti. Sadece diplomat olarak değil, at üzerinde bir asker olarak Arap çetelerini Türklere karşı organize etti, Ortadoğuda savaşın seyrini değiştirecek bir konum elde etti.  Fedakarlıklarıyla ve yararlıklarıyla iki tarafın da güvenini kazandı. Arapların Türklere karşı giriştikleri özgürlük mücadelesinde bir sembol isimlerden biri oldu. Nitekim, savaş sonrası da 1919’da Paris Konferansında Arapların haklarını diplomat olarak temsil etti.
Lawrence ve benzeri iyi yetişmiş İngiliz subaylarının gayretleri ile bölge insanı Fransızların rağmına İngilizlerin yanında yer aldı, Ortadoğuda İngiltere varlığı ve etkisi pekişti. Rusya, İngiltere ve Fransanın dünyanın bu merkezi coğrafyasında, öteden beri birbirleriyle çelişen planları, menfeatları ve hedefleri vardı. İngilizlerin Irak, Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde daha etkin varlık göstermesinde Lawrance’in etkisi çok hayati bir araştırma konusudur.

Fransızların Osmanlı Ortadoğusunda, özellikle de Suriyede, hatırı sayılır bir varlığı sözkonusuydu ve savaş sırası ve sonrasında da Ortadoğuda İngilizlerin ardına düşmek istemiyorlar, pastadan alacakları payı artırmayı planlıyorlardı. İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransa’yı Ortadoğu’da ber taraf etme niyetindeydi. Araplar da Fransızları Suriye’de istemiyordu. Paris Barış Konferansında İngiltere ve Fransa arasında Suriye hakkında aylar süren tartışmalar oldu. Lawrance ve Faysal Fransızların Ortadogu’daki varlığına karşıy çıktı ve öteden beri Suriye’de besledikleri bölgesel arzularını engellemeye sınırlamaya çalıştılar.

Ortadoğu’daki paylaşımı ve sınırların taksiminde çok sayıda iç ve dış faktörler etkiledi. Mesele Fransız medyasi Konferansların Ortadoğu komisyonuyla ilgili anti-Fransız olduğu yolunda yoğun bir kampanya yürüttü, hatta komisyonu İngiliz yanlısı olmakla suçladı. Ancak, pek çok sayıdaki bu faktörlerden biri Arap masasında İngiliz Lawrence’in oturması İngilizlerin elini güçlü kılan  önemli unsurlardan biri haline geldi. Bazı noktalarda İngiltere ile Lawrance’in Ortadoğu ile  ilgili vizyonları yer yer farklılıklar gösterse de doğrudan ya da dolaylı Lawrance İngilizler adına büyük bir kazanç haline geldi. Lawrance’in Faysal ile dostluğu Arablara bir bağımsızlık getirdi ve İngilizleri Ortadoğu’nun en büyük oyuncusu yaptı.

Lawrance bir şehir efsanesi olarak İngiliz tarihinde ve popüler kültüründe çesitli kanallarla halen yaşatılıyor. Şüphesiz ki diğer ülkelerin de bu modern efsaneden alacağı çok ders var. İster Türkiye ister Kanada ister Rusya…hangi ülke olursa olsun, iyi yetişmiş vatandaşlarıyla dünyanın her yerinde var olmaya devam edecekler, öz kültür referansları sağlam bu bireyler, gittikleri coğrafyaların kültürel değerleriyle de donanacaklar ve o coğrafyaların örfü ve ananesiyle barışık bir hayat yaşayarak var olacaklar…    

Monday, May 5, 2014

SABAH YURUYUSLERI

SABAH YÜRÜYÜŞÜ

Geçen yaz hemen her sabah yürüdüm. Sabahın alacasında 45 dakikalık bu yürüyüşler, sadece bedenen değil ruhen ve zihnen de tam bir ilaç oldu benim için; bu yürüyüşlerin bana verdiği enerjiyi gün boyu hissettim içimde.

Sonra uzun bir Kanada kışı geldi çattı. Kış boyu neredeyse hiç yürümedim. Sadece okulun fitness merkezine gittim bir kaç kez, arkası gelmedi... Bu arada kilolar arttı, ağırlıklar da ruhen ve bedenen rahatsızlık vermeye başladı.

Uzun kış sonrası, karların erimesiyle birlikte, ne zamandır ha bugün ha yarın şu yürüyüşlere başlasam derken, gecenin yarısında bardaktan boşalırcasına yağan yağmur kendimi dışarı atmama güzel bir vesile oldu. Önce dakikalarca çatıya vuran yağmuru dinledim, pencereye savrulmasını hüşu ile seyre daldım. Sonra yağmur dinince, gök gürültüsü kesilince... attım kendimi dışarı..

Şehri aylardan beri beyazlara bürüyen kar kalkalı sadece bir kaç hafta oluyordu. Bu yağmurlu günler, kısa Kanada baharlarının en latefetli demleri sayılırdı... Sessiz ve kimsesiz parkta, bir başıma yürüdüm yürüdüm. Cümle mahlukata selam vere vere, derin tefekkürlere gark olarak... Yürüdükçe kafamı da temizlerim diye düşündüm ama nafile. Birden olmuyor. Kafamda yine binbir düşünce ile yürüdüm. Gölcüğün kenarındaki ördekler ve kazlar henüz uykudaydı. Cılızca kurbağa vıraklamalarını duyuyordum. Kulaklarıma, eriyen karların sularıyla gümrahlaşan küçük derececiklerin şırıltıları geliyordu. Yağmur sonrası toprak ve çimenler etrafa ne taze kokular neşrediyordu!

Vira bismillah dedim yürüdüm. Bedenen bir hıffet hissettiğim gibi, zihnen de tefekkürle dolu, hoş bir zaman dilimi oldu bu yürüyüş.. İnşallah arkasını getiririm....ve zamanla da yürüdükçe zihinime de bir egzersiz yaptırmış ve biçareyi bir nebze rahatlatmış olurum.