Thursday, June 5, 2014

KISAS-I ENBİYA...İNANCINI BİLE...

İNANCINI BİLE

                                                         “İnanıyorsanız üstünsünüz…” 



Kıssas-i Enbiya satın aldığım ilk kitaptı. Kendi hesabıma göre sekiz yaşlarında olmalıyım, ikinci sınıfa gidiyorum. Köyümüze haftada bir seyyar kitapçı gelirdi. Bir trafik kazasında, iki bacağını birden yitirmiş, kırklı yaşlarında, kızıl sakallı, sevimli ve mübarek bir zat. Jawa motorsikletinin yanına eklediği çıkıntıya özenle yerleştirdiği kitaplarıyla beraber aynı zamanda misk u amber, tespih, takke ve vaaz kasetleri de satardı. Timurtaş Hoca’nın yürekler parçalayan o muhrik sesini ilk kez bu kasetlerden duymuştum mesela…Annemin bu kitapçıdan Yusuf Tavaslı Hoca’nın 54 Farz, 32 Farz ve Dualar kitabını, sonra yine Kesik Baş hikayelerini aldığını hatırlarım. Bu hikayeleri, elektriklerin sıklıkla kesildiği o mesut günlerde, lüküsün cılız ışığında bizlere okurdu da okurdu. Kesik Baş ve Güvercin hikayesini kimi zaman ağlayarak okuduğunu hatırlıyorum.
Yavaş yavaş okumayı sökünce, kendime, sadece kendime ait bir kitap, hatta kitaplar olması  arzusu belirdi içimde. Okula başladığımın ilk yıllarında…Evvel ahir okumada iyiydim, hatta Bigalı Ahmet hocanın yaptığı sesli hızlı okuma yarışmasında dereceye bile girmiştim. Okula yeni alınan, ismini şimdi bir türlü çıkaramadığım 10 ciltlik resimli ansiklopediyi öğretmenden özel izin alıp okulda okurduk, derslerden sonra.

Sarı gazozlarımdan feragat edip de biraz para biriktirince, Cumaları köyümüze gelen mübarek kitapçımızın yanında almıştım soluğu. Köy çocuklarını başıma toplayıp, onlara sesli okuyacağım hatta zaman zaman sesimi dramatize de ederek bazı eklemeler yapabileceğim kitaplarım olsun istemiştim. Elimde buruştura buruştura tuttuğum kağıt parayı içim de acıyarak verip Peygamberler tarihi fasiküllerini nasıl aldığımı, sahiplendiğimi bugün gibi hatırlarım.
Çocuklar için yazılmış, yirmidokuz adet yeşil kitapçıklar, peygamberlerin çile ve mücadele ile geçen hayatlarını anlatıyordu. Şimdi yazarını hatırlayamıyorum ama güzel bir dili ve anlatımı olmalı ki, gerçekten de sevmiştim o kitapları…Sanırım hala köydeki evimin kütüphanesinde duran bu kitapları kaç kez okuduğumu hatırlamıyorum bile. Hem kendime hem de birlikte koyun güttüğümüz arkadaşlarıma… Kitapta tek tük resimler de vardı, mesela Hz. Salihin devesi gibi. Bütün bu kitapların ana fikri, Allah’ın sevgili kullarının başlarına gelen bela ve musibetlere iman gücüyle nasıl dayandkları ve mukabelede bulunduklarıydı. Hiç isyan etmemişler, ümitleri ve imanları hiç sarsılmamış, daima sabır ve tevekkül içinde olmuşlardı.
Bu peygamberler serisinden okuduğum hikayeler, çocukluk muhayyilemde, bilinçaltımda o kadar kati yer tutmuş ki, ilerleyen yıllarda da o kitaplardan okuduğum pasajlar hep hatrıma gelmiştir. Peygamberler, hayatlarının her safhasında karşılaştıkları imtihanlara sabırla, tevekkül ve teslimiyetle mukabelede bulunmuşlardı. Göğüslerine gelip çarpan her bir şehabı, kamil imanlarıyla söndürüvermişler. Çevresindekiler için tam bir nümune-i imtisal. Olumsuzluklara  takılıp kalmadan yollarında sabit kadem olmuşlar..
Henüz küçük bir köy çocuğuyken bunlara benzer pek çok hikaye, merhum Kaba Sakal’ın kahvehanesinde (ki bu kahvehane safi bir romandır) anlatıldıkça, aşk ve şevkle gerilir, kahramanlık duygularıyla dolup taşardım. Mesela, Hz. Muhammed’in hayatı bütün bir imtihandı.
Mekke’de kendisine her türlü zulmü reva gören işkencecilere bile dua ediyor:
“ Bilmiyorlar, bilseler yapmazlardı.” sözleriyle onları  affediyordu Hz. Peygamber. İnancı tamdı. Taif yollarında kendisini taşlayanlar için: “Allahım sen onları affet, içlerden çıkacak biri hatırına” diyerek dua ve hayırla mukabelede bulunuyordu.
Yolundan döndürmek için sunulan cazibedar tekliflere ise:
“Bir elime güneşi, bir elime de ayı verseniz; beni yine yolumdan döndüremezsiniz.” sözleriyle karşı duruyordu. Bu sözler beynimde şimşek gibi çakıyordu.

İşte bugün daha iyi anlıyorum ki, inançlı birinin neler yapabileceğini anlatan Kısas- ı Enbiya’ya tekrar tekrar dönmek gerek, adeta bir tatlı su kaynağına döner gibi. Hem Efendimiz'in hayat-ı seniyyelerinden hem de bütün peyam-beran-ı izamın ibretli hayatlarından alınacak çok dersler var. Okuyunca, günümüzle öylesine şaşırtıcı benzerlikler görüyorsunuz ki… 

KIRIK TESTİ’DEN ALTINI ÇİZDİĞİM YERLER

KIRIK TESTİ’DEN ALTINI ÇİZDİĞİM YERLER

Kırık Testi 1, Fethullah Gülen’in Amerika’da sohbetler serisinin kitap haline  gelmiş ilk verimi. İlk baskısı Ekim 2004’te yapılmış.
Kitap, bizzat Gülen’in kaleminden çıkmış bir çalışma değil. Amerika’da  az sayıdaki insanla yaptığı sohbetlerin yazıya geçirilmiş bir hali Kırık Testi. Bu sohbetler, herkul.org sitesinde haftalık olarak  yayımlanıyor.  Yayımlamadan önce sanırım Gülen’in tashihinden de geçiyor.
Sohbet yazısı bir edebi türdür. Sıcaklığı, içtenliği olan bir yazı  türü; duyguların düşüncelerle kenetlendiği, hayallerle kanatlandığı, gönül bağlarından fikir hevenklerinin derlendiği, samimi bir  türdür... Kırık Testi suyunun da böyle bir tadı var.
Gülen’in entellektüel tarihini yazacak olanlar için anahtar kavramlardan biri de kırık’tır (şikeste- broken). Gülen, şiirlerini de Kırık Mızrap adını verdiği kitapta toplamıştı. Bu anahtar kelimenin Gülen’in ruh ve zihin dünyasındaki tam karşılığını görebilmek için, eserlerine iyi  bakmak gerekecek. Milletçe yaşanan tarihi inkisarları, genel itibariyle Tanzimatla, daha özel olarak da Karlofça ile başlatan Gülen’e göre, ardı ardına uğranılan mağlubiyetler milletin ruh hafızasında ve toplumsal bilincinde tamiri adeta kabil olmayan yaralar açmıştır.
Sanattan feslsefeye, edebiyata, tarihe, iktisada, teknolojiye uzanan çeşitli konularda i’mal-i  fikir eden Gülen, cemaatin haricinde de, daha geniş kitlelere seslendiği Kırık  Testi, adeta bir kırkambar zenginliğinde. Kitapta, mütevazı bir tavırla terennüm edilen, akıcı üslupla sunulan muhtelef çekirdek düşünce açılmayı, işlenmeyi bekliyor. Gülen’in fikir çilesiyle yoğurduğu, bilge mütefekkiresinin  haddesinden geçen bu düşüncelerin tefekkür dünyamıza yaptığı katkılar, sunduğu açılımlar, sanırım zamanla daha iyi anlaşılacak.
Bu arada, yayınevine küçük bir not iletmek isterim. Sohbetleri yazıya geçirmek, kitaplaştırmak zordur, ince emek, profesyonel bir titizlik ister. Kitabı yayına hazırlayan Nil Yayınları, kitabın muhtelif yerlerindeki  kimi noktalama hatalarını, imla yanlışlarını ve anlatım bozukluğu olan ifadeleri, sonraki baskılarında tashih etmeli.
Benim kitaptan altını çizdiğim bazı satırlar şunlar:
“Bir insanın yalnızken derince ibadet edip başkalarının yanında sığ yapması riya; kendi kendine yaptığında verip veriştirip başkalarının yanında özenip bezemesi ise şirk kabul edilmiştir.”
“Kırk sene kemeber-beste-i ubudiyet  içinde o kapıda durursun ve namaz ancak o zaman inkişaf eder.”
“İbadet etmek bir lütuf; ibadete karşı içte hissedilen arzu ve alaka da o lütfun üzerine ayrı bir lütuftur.”
“En güzel dua Fatiha’dır. Samimi bir kalble, hangi hastalığa okunursa okunsun biiznillah şifa vesilesi olur.”
“İşleri Allah’a verince, Cenab-I Hak ruhta bir inkişaf yaratır.”
“Ene’nin burnunu kırdığın zaman hüve görünür.”
“İnsan kıymetli şeyler yapmalı, her gün bir kere daha cenneti kazanmalı, her gün bir kere daha Rabb’ini tanımalı, her gün bir kere daha değişik buudda mehafet ve mehabet atmosferi içinde bulunmalı ki yaşamaya değsin.”
“Dünyaya bir hizmet diyarı olduğu nazarıyla bakıyor ve hayatta kaldığım müddetçe de bu bakışın gereğini yapmaya çalışıyorum”
“Osman Gazi Hazretlerini, Hz. Halid’le yanyana getirseniz ( sahabenin mutlak fazileti mahfuz) seçmekte zorlanırsınız.”
“İnanan bir gönül,sürekli “ Rabb’imi anlatamayacağım bir dünyada yaşamaktansa ölürüm daha iyi düşünce ve hissini taşır.”
“Bir insanın millet, ülke ve ülküsü adına bir şey yapması için herhangi bir payeye sahip olmasına da gerek yoktur.”
“Kimbilir o mübarek müesseselerde de ne yiğitler, ne dertli sineler ve nice İ’la-yı kelimetullah aşıkları vardır.”
“Kendi hakkı olmayan bir yerde, bir başkasının seccadesinde izinsiz namaz kılmak bile kalp binasının bir tuğlasını düşürebilir”
“Sürüm sürüm sürünmenin ilk alameti de matlaşma, renk atma ve heyecan kaybetmedir.”
“Bizim eksik ve gediğimiz, başımıza gelen her şeyde bir vech-i rahmet göremeyişimiz; ülfet ve ünsiyet hastalıklarına karşı irademizin hakkını veremeyişimiz;aşk u şevkle kulluk vazifemizi gereğince yapamayışımız; başkalarının zulmünü Adil-I Mutlak’a havale edip, kendi muhasebimizle meşgul olamayışımız; kendi işimize bakamayaşımızdır.”
“Canlı insan, bir kaç kuru ekmek parcasıyla doymasını, bir kayanın üzerine başını koyup yatmasını bilen ve çok şükür Allah’a doyduk; yatacak bir yer de bulduk diyen insandır.”
“Gönüllerde üzüntü girdapları meydana getiren bütün hadiselerin milleti ihya etme istikametinde bizde metafizik gerilim hasıl etmesi gerektiğine inanıyorum.”
“Bu milletin dirilmesi,sadece bir milletin değil, aynı zamanda İslam dünyasının dirilmesi ve sonra bütün dünyanın dengelenmesi olacaktır.”
“Cenab-ıHakk’ın rızasını aradığımız bu yolda, maddi menfeatler bir yana,manevi füyuzat hislerini bile hesaba katmadan bir nefer olarak hizmet etmek hepimizin hedefi olmalıdır.”
“Bir imtihandan geçmeden gönüllerde hakiki vahdetin olup olmadığı bilinmiyor. O zamanlar sadece sohbet dinleme, incelme ve sonra gözyaslarıyla birbirine sarılıp sevinci kederi paylaşma vardı. İnsanlar, durumları itibarıyla kendilerini küçük kabul ediyorlardı. O günlerde birlik ve kardeşlik biraz daha kolaydı.”
“Çok zeki ve akıllı, bilge insanlar bulunabilir; çalışkan insanlar bulunabilir; ama en önemlisi meşverete açık insanın bulunmasıdır.”
“İnsan yemek yemediğinde rahatsızlandığı gibi ibadet etmediğinde de huzursuzluk duyacak kadar bunları tabiat haline getirmezse, daha sonraki ülfet döneminde ayakta duramaz, devrilir.”
“Ayat-ı tekviniye ve teşriiyeyi her gün bir kere daha, değisik bir yönüyle gözden geçirerek imanımızı yenileme mecburiyetindeyiz.”
“Hele siz gecenize bir gündüz boyası çalın, o da sizin gecenizi gündüz yapsın.”
“Zaaflarımızın farkına varma ve kusurlarımızı itiraf etme, onları iradeyle zapt u rapt altına alma ve zaaflarımıza,kusurlarımıza rağmen iffetle yaşama bizi evc-i kemalata yükseltir.”
“Bir insan, devamlı kendini anlatma, kendini beğendirme lüzumu duyuyorsa, o Allah’ın hasis bir kulu demektir.”
“İnsan namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerle yükselebilir; fakat onu çileden çıkaracak bir şey karşısında gayzını tutabilmesi, bir şehvet karşısında bedenindeki o güce karşı koyabilmesi, onun ibadetlerle elde ettiği yüksekliklerden daha da yukarılara çıkmasına vesile olabilir.”
“Dişini sıkmasını becerebilirsen, sendeki negatiflikleri pozitif güce çevirebilirsen, elde edeceğin güçle, füze hızından daha aşkın bir hızla evc-i kemale vasıl olabilirsin.”
“Bizler perişan Keloglan’in padişahın kızına talip olması gibi cennete talibiz. Perişan halimize bakınca, benim gülesim geliyor. Zira, biz çok küçüğüz, talip olduğumuz şey ise pek değerli.”
“Günah dediğimiz şeyin sürekli kendini hissettirmesi müminin kalbinin cilasındandır.”
“Müttakiler dairesi saydığımız hizmet insanlarının her zaman içtikleri kevser, kokladikları kafur olması lazım gelirken,onlar da bazen çok çirkin düşünceler içine girebiliyorlar ve kevser içeceklerine zakkum yiyorlar hiç farkına varmadan.”
“Kendisinde bir şey vehmeden kaybetmiştir.”
“Hak dostları Cenab-I Hakk’ın sırlarını ifşa etmez.”
“Ayakların hep yere bassın ki, düştüğün zaman canın yanmasın, bir tarafın kırılmasın.”
“İnsan altmış yetmış yaşında olsa ve o zamana kadar imrenilecek bir hayat ortaya koymuş bulunsa bile, yine de yanlışlıklara düşebilir, hata yapabilir.”
“Kabzı da bastı da Allah’tan gelen bir imtihan gibi bilmeli ve yöneldiği o kapının tokmağını çalmaya ve o eşikte beklemeye, iç daralmalara ve kalbi tıkanıklıklara maruz kaldığı dönemlerde de devam etmelidir.”
“Gözünü kapıdan ayırmadan beklemek lazım.”
“Kul başarılarında dahi tevbe etmeli, başarılı olduğunda da günah işlemiş gibi Allah’a yönelmeli; yönelmeli ki bu başarıları kendisinden bilmesin ve Cenab-ı Hak onları hezimete çevirmesin.”
“Benciller der ki: Ateş düştüğü yeri yakar. Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar sözüne gelince, bu kamil ruhların vicdanlarının sesidir.”
“Firdevsi gibi uzun ve yaldızlı bir destan keseceğimize Yunus gibi gönülden bir iki mısra ile seslenmeniz, içinizin sesini ifade edebilmeniz, benim nazarımda daha kıymetlidir.”
“Rabbimizin her şeyi bizim hesabımıza planladığını; hep bizi kurtarmaya matuf, bizi hep bir yere celbetmeye, cezbetmeye matuf olarak yarattığını görmek lazım.”
“Allah potansiyel insan yaratmıştır ve hakiki insan olmayı kulun iradesine, cehdine, gayretine ve azmine bağlamıştır.”
“İnsanın kendisini Rabb’inden uzaklaştıran ya da yakınlaştıran şeyleri çok iyi bilmesi lazım.”
“Kuran’ı  ayda bir hatmeyene seleflerimiz Kuran’ı  terkeden adam nazarıyla bakmışlardır.”
“Bir insan samimane, safiyane gönlünü Cenab-ı Hakk’a verir ve Kuran’a bir çırak olarak teslim olursa, bütün tenkit mülahazalarından uzak kalır ve ona teveccüh ederse, aklına hayaline hiç gelmedik şekilde ufuklar açılır önünde.”



Wednesday, June 4, 2014

AHMET KURUCAN- HOCAEFENDİ


HUZURDAN ESİNTİLER


Huzurdan Esintiler, Zaman Gazetesi yazarı Ahmet Kurucan’ın Fethullah Gülen'i ve sohbetlerini anlattığı bir çalışma. 2012’de Işık Yayınları’ndan çıkan kitap 216 sayfa.

Yazar, Zaman Gazetesi’ndeki köşe yazıları ile yeni yazılarını bir araya getirmiş. Farklı zamanlarda kaleme alınan bu yazıların ortak konusu Fethullah Gülen. Ben, bu takdim ve tenkid yazısında iki hususun altını çizmeye çalışacağım: Öncelikle, Gülen’in  sohbet ortamı Kurucan tarafından nasıl tasvir ediliyor, ikinci olarak da yazar, “içeriden” bir gözlemci olarak nasıl bir Gülen portresi resmediyor?
Kitabın mümeyyiz vasfı, yazarının Gülen’e olan yakınlığı ve dolayısıyla içeriden (insider) bir bakış açısı sunması... Bu anlamda,  Kurucan’ın çalışması, Hizmet Hareketi’nin umdelerini benimsemiş  bir yazar tarafından   Gülen’in  nasıl algılandığı ve yorumlandığıyla  ile ilgili önemli ipuçları ihtiva eden bir belge sunuyor.
Kurucan, gazeteci dili ve anlatımıyla kaleme aldığı kişisel izlenimleriyle, okura Amerika sohbetlerine dair duyuşlar, sezişler ve bilgiler aktarıyor.  Zaman Gazetesi’nde ve Gülen’e yakın bir ilahiyatçı yazar tarafından kaleme alınan ve Gülen’i anlatan bu yazılar, öncelikle ve doğal olarak belirli bir kesime hitap ediyor; bununla  birlikte,  rahat okunan ve içten bir anlatımla yazılan kitabın içeriği, daha geniş bir okur kitlesine de ulaştırabilecek yetkinlikte.
Yazılarda, Kurucan’ın öne çıkan ilahiyatçı kimliği ve formasyonuyla  birlikte, belirgin bir  liberal bakış açısına da sahip olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Yerleşik anlayışları ve yargıları sorgulayan bir “insider” olmakla birlikte, yazar zaman zaman “out of box” düşünebilen bir aydın profili sergiliyor. Bunda, yazarın yıllardır Kuzey Amerika’da yaşıyor olması ve İngilizce’yle entellektüel düzeyde meşguliyetinin de rolü olmalı...
Fethullah Gülen’in hayatı ve düşünceleriyle ilgili bilgiler veren, Gülen’in İslam yorumu ve anlayışına dair ipuçları içeren bu tür çalışmaların özellikle günümüzde önemli bir yeri ve anlamı var. Nitekim, Gülen çalışmalarında en sık başvurulan temel kaynaklardan birinin hala, Latif Erdoğan’ın Küçük Dünyam olduğu unutulmamalı. Bu tür içeriden incelemeler yazarına ayrı bir sorumluluk yüklerken, aynı zamanda değerli bir belge ve kaynak olarak da arşivlerde yerini alıyor. Kurucan, gazete yazıları ve kitaplarıyla Gülen  konusunda araştırma yapanlar için önemli bir başvuru kaynağı.

Huzurdan Esintiler’de Gülen’in Amerika hayatını, nasıl bir yerde yaşadığını, öğrenci ve misafirleriyle nasıl bir sohbet ortamı paylaştığını öğrenebiliyoruz. Yazar kimi zaman “bir çay içimi”nde, kimi zaman özel bir sohbette, kimi zaman bir merdiven başında, “üç beş kişinin olduğu bir ortam”da  konuşulanlardan “kendi hissesine düşenleri” paylaşıyor okurla. Kurucan, bu gözlemlerini ve hususi paylaşımlarını kaydetmese, belki de bütün bu yaşananlar sadece oradaki beş on kişinin hatıralarında kalmaya devam edecekti.
Yazarın, sohbet ortamı olarak nitelediği mekanlar, misafirlerin ağırlandığı  büyük bir salon, öğrencilerle mutad derslerin yapıldığı bir başka oda ve daha hususi olarak da Gülen’in kendi odası olmak üzere üç temel  iç mekandan oluşuyor. Yazar, Gülen’in sözlerinin, sohbet halkasındakileri zaman zaman derin bir muhasebe ve murakebeye, zaman zaman da zengin çağrışımlı bir tefekküre sevkettiğini belirtiyor.
Kurucan, “ Yine huzurda huzur meclisinde bir huzur arayışındaydık” sözlerinin yankısını kitap boyunca okura  duyuruyor.  Sohbet ortamını  “şerefini mekininden alan bir ortam” olarak niteleyen yazar,  Gülen’i sohbet mekanının merkez şahsiyeti olarak resmediyor. Kitapta kendisini düşünen, sorgulayan bir muhatap ve dikkatli bir gözlemci (participant-observer) olarak  konumladığını görebileceğimiz yazar, “ engin bir deryaya dalarsınız Hocaefendi’yi dinlerken” diyor.

Bu bağlamda yazarı, üstadının huzurunda adeta bir hikmet deryasından inci mercan toplamaya çalışan gavvas gibi görmekte beis yok. Nitekim yazar kendisini sohbet ortamında “ pusuya yatmış bir avcı gibi” hissediyor; müdakkik ve müteheyyiç... Kurucan, Gülen’in sadece sözlerini değil, susuşlarını ve yüz ifadelerini bile okuyabilecek kadar yakinlik kesbetmiş onunla. Şöyle diyor bir keresinde:

“Çoğu zaman yaptığı gibi gözlerini bir yere dikti ve düşünceye daldı. Benim bu türlü atmosferlerde bir müşahedem bir de hissiyatım var. Müşahedem şu: Eğer Hocaefendi böyle derin düşünceye dalıyorsa, sonrasında söylediği ve söyleyeceği sözlerin ayrı ayrı bir derinliği oluyor. Hissiyatıma gelince; gözünü diktiği yerin perde arkasına vakıf oluyor gibi geliyor bana.” 

Yazara göre “ dertli sinenin kırık mızrabıyla sazının bam telinden çıkarttığı nağmelerin”  inlediği böylesi bir sohbet ortamının hakkını verebilmek kolay değil! Burada eskilerin “Kurb-i sultan, ateş-i suzan” sözünü hatırlamamak mümkün değil!  Gülen bu sohbet ortamlarında “ her zaman mahzun, her zaman mağmun, her zaman kederli”dir.

Kitaptan sohbet ortamına dair edindiğimiz en ilginç ayrıntılardan biri,  aynı zamanda Gülen’in bir hassasiyetini de vurguluyor; şöyle diyor Gülen: “Geceleri kalkmayan, gözyaşlarıyla yalvarmayan gelmesin bu salona.” Huzurdaki manevi mesuliyetin ve ağırlığın bilincinde olan Kurucan, “ böylesi atmosferde başlar yere eğilir” diyor. Yazarın, kitap  boyu, okurunu da manevi havası böylesine kesif olan sohbet ortamına dahil etme gayretinde olduğu seziliyor.
Kitaptan Gülen’in sohbet tarzı hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Öncelikle, şüphesiz ki Gülen bir sohbet  adamı, yine eskilerin diliyle kendisi bir “ meclis-ara”… O, cocukluğundanberi Doğu’nun maneviyat önderlerinin huzurunda  tesahüp ettigi sohbet adabını, kendine özgü dili ve üslübuyla ( vernacularization)  cami kürsülerinde, kahvehane ortamlarında ve konferans salonlarında temsi etti. İlgi alanı dini konularla sınırlı kalmayan Gülen, pozitif bilimlerin ve sosyal bilimlerin çesitli alanlarında  fikir beyan edebilecek bir birikime sahip. Onun  sohbet tarzını en iyi anlatacak kelimelerden biri de fasıldan fasıla olmalıdır, ki bu  durum Kurucan’ın kitabında da ziyadesiyle aşikar. Ele aldığı bir konuyu ayrıntıda boğulmadan, eklektik ve  holistik bir nazarla irdeleyen Gülen’in bu özgün  yaklaşımının çeşitli örneklerini Huzurdan Esintiler’de de görebiliyoruz.
Gülen, sohbetlerinde zaman zaman farklı metodlar deniyor. Soru cevap bu yöntemlerden biri. Sözgelimi, mutad tefsir derslerinde ilahiyatçı öğrencileri kendisine çok cesur sorular yöneltebiliyor; Gülen de meclistekilerle bir müzakere üslübu içinde karşılıklı konuşuyor ve onlara sorular soruyor. Mesela, aniden bir doktora:
“Vicdanın sınırı var mı ?” diyebiliyor; ya da: “ Niye yalan söylüyoruz? Söyleyin bana, kaç insan var milimi milimine hayatı İslami esaslara göre yaşayan ? Kaç insan var, haramdan yalandan çıyandan kaçar gibi kaçan? Kaç insan var İslamın dertleriyle geceleri uykularını terk edecek kadar dertlenen? Evet, niye yalan söylüyoruz o zaman?” sorusuyla hem eleştirel hem de sitemkar bir soru yöneltebiliyor çevresindekilere; her birinin simasını derin derin süzerek… Bu anlamda, Gülen’in sohbetleri her zaman tek taraflı olmayıp, mütalaalı ve müzakereli bir doğrultuda seyredebiliyor.

Peki, Ahmet Kurucan, Huzurdan Esintileri’nde nasıl bir Gülen portresi yansıtıyor bizlere?
Kitapta yazarın Gülen’i bir din bilgesi, arif ve maneviyat yücesi olarak nitelediği çok sayıda sıfat var: “dua abidesi, içinde değirmen taşları dönen biri” bunlardan sadece bir kaçı. Yazara göre, Gülen’in İslami yorumunun ve geliştirdiği hizmet modelinin merkezinde insan var; Gülen insandan sadır olan her güzelligi de son tahlilde Asl’a, yani Allah’a bağlıyor. Kitaptan edindigimiz Gülen portresi şu:

Gülen, yıllar boyu iktisab ettiği ilmi ve deneyimsel müktesebatını haddeden geçirdigi nazik bir üslupla, “ taze- zeban” bir dille “ hikmet-feşan” bir edayla,  açılmayı bekleyen “çekirdek düşünceler” biçiminde serdediyor sohbet meclisinde. Kurucan’ın buradaki tasvirleri, Nihat Dağlı’nın Gülen’le ilgili, yeryüzünde “ şairane oturan” kadim ozan teşbihini de hatıra getiriyor.
Kurucan Gülen’in sohbetlerdeki bu şairane ve hikemi tarzını şöyle açıklıyor: “Birer cümlelik, eskilerin sehl-i mümteni denilen tarzda çok kolay söylenen sözler bunlar, ama muhtevaları oldukça derin. Dini , tarihi, psikolojik ve sosyolojik açıdan derin tahliller yapılabilecek tespitler.”

Kitaptan Gülen’in halet-i ruhiyesinin sürekli değiştiği öğreniyoruz.; gün içinde gelişen olayların yoğun tesirinde kalabiliyor Gülen. Sözgelimi, seyretiği bir haber, gördüğü bir rüya ya da kafasına takılmış herhangi bir husus  Gülen’in halet-i ruhiyesini, dolayısıyla da sohbet meclisinin modunu tamamen değiştirebiliyor…Gülen, çay içme aralarında, müsahabe fasıllarında sohbet-i Canan’a yaptığı yerinde girizgahlarla sözü asıl yörüngesine oturtmaya özen gösteriyor. Kah Erzurum’dan kah İzmir’den hatıralarla tatlandırdığı sohbetlerde edebi, dini, fikri, felsefi konulara  giriliyor, bununla birlikte  mikro ve günübirlik politika konuşmaktan kaçınılıyor. Sohbetlerinde, özgün bir üst dille konuşan Gülen’in, hareketin kültürünü, vizyonunu ve misyonunu ilmek ilmek yeniden bu üst dil ve anlatımla kurguladığını fark ediyoruz. Kurucan’a göre, her dem yeniden doğan, Allah’a her an bir kez daha inanan ( tecdid) Gülen, suretine ve siretine rengini vermiş bütün hüzün ve gama rağmen, meclisindekilere  ümit aşılıyor. Hatta zaman zaman Kurucan’ın bile ümitsizliğe kapıldığı demlerde Gülen, her zaman ümit ve recaya giden bir kapı aralıyor; mesuliyetinin farkında biri olarak, dinleyenlerini ve izleyenlerini meyusiyet gayyasına salmıyor. Yılmamak gerektiğini söylüyor, mümine düşen görevin “ nefreti kırmak ve kalpleri yumuşatmak”olduğunu hatırlatıyor.
Aynı zamanda Gülen’in günlük hayatında bazı ilginç itiyatları olduğunu da öğreniyoruz kitaptan. Gülen, kullandığı kağıt havluları  kurutup daha sonra, onları başka amaçlar  için kullanıyor. Bu örnekle de yazar, Gülen’i  muktesid, duyarlı ve çevre dostu bir sahsiyet olarak resmediyor.
Hareket’in tanımlanması, tesmiye ve tavsifiyle ilgili farklı mülahazalar 2000’li yılların başından beri sürüp  gidiyor. Kurucan’dan bir kez daha öğreniyoruz ki; Fethullah  Gülen, hareketin kendi ismiyle anılmasına kesinlikle karşı: “Şahısları putlaştırmayın!” diye bir uyarıda bulunuyor. Bu arada, ilerleyen zamanlarda, hareketi doğru anlayanlarla birlikte, yanlış anlayanların hatta düşmanlık besleyenlerin de olabileceğini  öngören Gülen, bu tür durumlarla nasıl başa çıkılabileceği konusunda şunları öneriyor: “Tevazuyla, mahviyetle, muhatabı kıskançlığa sevketmeden, tavrımızı bozmadan, çizgimizi değiştirmeden, İslami karekterimizden taviz vermeden devam edelim.”
Gülen’in sohbetlerini dinleyenler, son zamanlarda onun en küçük sohbet fasıllarını bile bir mısra-ı bercesteyle, Akif’ten bir manzumeyle, divan şiirinden hikemi bir beyitle, Fuzuli’nin aşıkane ama muztarip gazelleriyle süslediğini, hatta sohbetini bu şiirlerle örgülediğini, mesajını bu mısralarla temellendirdiğini  farkeder. Bu bağlamda, Kurucan’ın Huzurdan Esintiler kitabının da bana kalırsa en güzel özetini Nail-i Kadim’in şu beyti veriyor:

“ Yıkanlar hatır-ı naşadımı ya Rab şad olsun
Benimçün namurad olsun diyenler ber-murad olsun”.  
Burada Gülen, hoşgörü felsefesini bir 17. Yüzyıl şairinin sözleriyle en bedii şekilde ifade ederken, engin gönül dünyası, Allah’a tevekkülü ve inkiyadı ile birlikte biganeliginin ve teslimiyetinin de altını çiziyor.
Gülen, sohbetlerinde yeri geldiğinde eleştiriler de yapıyor. Kitaptan anladığımız, bu eleştiriler daha çok hareketin içindekilere yönelik. Şu bir kaç iktibas  bu minvalde değerlendirilebilir:
“Kemmiyet planındaki çoğalma ölçüsünde keyfiyet planında derinleşme yok. Aksine sığlaşma var. Böyle bir toplum, büyük ideallerin altından kalkamaz.”

 “ Şahsi istikbali adına beklentisi olanların samimi olmaları düşünülemez. Nefsiyle yaka paça olmayan başkalarının yakasından elini çekemez.”

“ Allah’ım beni bana unuttur ve kendimden bahsetmeyi bana kerih göster.”

Kitapta, Gülen zaman zaman,  kültür müslümanlığından, şekil müslümanlığından, merasim müslümanlığından da söz ederek iğneyi muhafazakar kesime batırmaktan da çekinmiyor. İşte tam da burada,  Akif’in “  Müslümanlık nerde......”nidalari ile kulaklarımız çınlıyor!
Kitabı okurken altını çizdiğim  bazı satırları aşağıya alıntılayacağım.  Birer vecize kıvamındaki sözler kitapta resmedilen Gülen portresi ve onun düşünce ve duygu dünyası ile  tavrı hakkında ipuçları verebilecek mahiyette:

“ Allah insanlara her zaman yakındır. Esas uzak olan insandır. Cismani istekleri, arzuları, hırsları insanı Allah’tan uzaklaştırır.”

“ Önce plan ve program; sonra lütuf ve ihsan.”

“ Belki bir gün biz de insan oluruz.”

“ İyiyim desem yalan olur. Kötüyüm desem şikayet olur. Kötü değilim demek en iyisi.”

“İnsaf dinin yarısıysa, insafsızlık da dinsizliğin yarısıdır.”

Yazıyı  noktalamadan önce, bir hususa daha değinmek isterim. Gülen’i ziyaret etmek, sohbet meclisinde bir müddet zaman geçirmek, sonra da bu kişisel deneyimleri ve gözlemleri yazmak ve yayımlamak son yıllarda başvurulan bir yöntem haline geldi. Özellikle İsmail Ünal’ın Amerika’da Bir Ay, Osman Şimşek’in İbretlik Hatıraları ve Ahmet Kurucan’ın Huzurdan Esintileri  ilahiyatçılarca yazılmış  ve Gülen’in Amerika hayatından sahneler yansıtan eserler. Üç yazarın ortak özelliklerinden biri, hepsinin ilahiyatçı olması.
Keşke, farklı disiplinlerden  gelen yazarlar da Gülen’in sohbet meclislerinde yer alabilseler, gerek sohbetlerin gerekse Gülen’in sahsiyetinin ve düşüncelerinin farklı yönlerini ve boyutlarını da yansıtsalar…Mesela bir Ali Çolak, Tahir Taner, Nihat Dağlı, Sait Türkoğlu, Zekeriya Kantaş, Hüseyin Say, Mehmet Erdoğan veya Harun Tokak gibi yazarlar da Gülen’in yanında bir müddet kalsa, bu tecrübelerini daha farklı bir dil ve üslupla okurla paylaşabilse!

Son tahlilde, Kurucan, deneme, sohbet ve fıkra türlerinin bir  karışımı ve hatta yeni de denebilecek bir yazı türüyle;  hisli ve yüksek sesle okunacak bir tarzdan ziyade akla ve mantığa seslenen bir üslupla, Gülen’in Amerika sohbetlerinden yansımalar sunuyor; geriye önemli bir belge bırakıyor.

Ben, sonsözlerimi, kitaba önsöz yazan Harun Tokak’ın Gülen’in sohbetlerinin önemini  vurgulayan ve ziyadesiyle şairane ve şahane bulduğum şu ifadeleriyle noktalamak istiyorum:

“Ben hayalleri köyünün dağları ile sınırlı kuru bir ağaçtım. Karlı fırtınalı bir günde o sohbet pınarına ulaşıp da gözgöze geldiğimizde bahar görmiş bir dal gibi damarlarıma can yürüdüğünü hissettim. O sohbetlerle sahabe ruhu yeniden canlandı da yeni dönemin ışık süvarileri kendilerini hicret yollarına vurdu”
DOĞU ERGİL: 100 SORUDA GÜLEN VE HİZMET HAREKETİ

Son gelişmeler ışığında bakıldığında görülüyor ki, belli çevrelerde Fethullah Gülen’in şahsına, düşüncelerine ve Hizmet’e karşı beslenen olumsuz yargılar ötedenberi sözkonusuydu ve uygun bir zemin bulur bulmaz da yüksek sesle ve ısrarla dile getirilmeye başlandı. Sözkonusu kesimler,  Hizmet’e saldırabilmek için adeta uygun bir ortam bekliyordu. “Saldırı“ kelimesini kasden kullandım, çünkü ileri sürülen iddialar ve bu iddiların dile getiriliş tarzı, eleştiri sınırlarını aşalı bir hayli zaman oluyor. Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren etkisini hissettiren, şimdi ise artık küresel bir etki gücüne ve etkinlik alanına sahip ve Türkiye merkezli bir toplumsal hareket olan Hizmet hakkında, Türkiye’de yeterli sayıda ve nitelikte uzmanın olmaması, mevcut tartışmadaki bilgi kirliğini artırıyor.

Belirtilmeli ki, daha önce Hizmet’in içinde bulunmuş, hatta yönetici kadrolarda görevler üstlenmiş, sayıları da fazla olmayan kimi isimlerin, Hareket hakkındaki konuşma ve değerlendirmeleri ilginç bilgiler ihtiva ediyor. Ne var ki, bu isimlerin yaklaşık 10-15 yıl gibi uzun bir süredir çeşitli sebeplerden dolayı Hizmet’ten uzak kalmaları, konuşmalarında sık sık bireysel meselelerini bir hesaplaşma üslubuyla dile getirmeleri, kendilerini, Hareket hakkında, güvenilir ve soğukkanlı “içeriden” bir perspektif sunmaktan uzak kılıyor; son tahlilde de hem söylediklerinin muhtevasını hem söylemlerini sorunlu bir duruma sokuyor. Hareket ile ilgili aleyhte yayın yapan bazı basın yayın organlarına zengin denebilecek malzeme  tedarik eden bu isimlerin Hareket’in bu gün geldiği konum ve sahip olduğu kapasite ve potansiyelle ilgili değerlendirmelerinin zayıflığı, isabetsizliği ortada...

Hükumet ile Hizmet arasındaki mahut “tartışma”da aslolanın olgu ve bilgiden ziyade algı olduğu daha en başlarda kendini belli etmişti. Medyada bu konuda kitaplar dolduracak bollukta bir literatür şimdiden birikti bile. Yazılanların çoğu ne yazık ki kara propaganda mahsulü. Yalan yanlış bilgi kırıntılarının manşetlerde yer bulduğu bu süreçte yazıp çizen pek çok kimse Gülen’in hayatını, eserlerini ve Hizmet’ini ana kaynaklarından, birinci derecede önemli belgelerden okuyup değerlendirme zahmetinde bulunmuyor. Gazetecileri bırakalım bu konuların uzmanı olarak görüş beyan eden kişilerin de çoğu buna dahil!  Kasden veya bilmeyerek, sistemli ve stratejik olarak fabrikate edilmiş algılara teslim etme kolaycılığına düşülüyor!

Gittikce siyasi bir zemine kayan- kaydırılan, son zamanlarda da Gülen’i bir örgüt lideri, Hareket’i de bir yasadışı bir örgüt olarak yansıtma gayretleriyle daha da illetli bir seyir takip eden bu tartışmada, fikirlerin, olayların, durumların ve kişilerin belgeler ve ana metinler ışığında, soğukkanlılıkla ele alınması çok önemli. Sesi daha gür çıkanın, ağzı daha güzel laf yapanın ve kalemi daha güçlü olanın… haklı gibi algılatılması büyük haksızlık. Olayları daha yansız, hakkaniyetli ve en önemlisi de belgelere dayanarak analiz etmenin ihtiyacı ortada.

Bu meyanda, kimi akademisyenler, tartışmayı biçimlendirebilme yetkinliğine ve potansiyeline sahip çalışmalarıyla literatüre katkıda bulunmaya devam ediyor. Siyaset Bilimci Prof. Dr. Doğu Ergil’in hazırlığı ve 2.5 yıllık bir emeğin mahsulü olan 100 Soruda Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi adlı çalışma, bu minvalde değerlendirilmesi gereken ve bu tartışmada uzmanından, gazetecisine ve ortalama okura kadar herkesin rahatlıkla baş vurabileceği kaynak eserlerden biri haline geldi. Tarafgirlik ya da hüsumet hissiyatından uzak, duyarlı bir sosyal bilimci titizliğindeki Doğu Ergil’in 2010 yılında Timaş Yayınları’ndan çıkan eserindeki tespitlerinin önemli olduğunu düşünüyorum.

Ergil, Zaman’a verdiği röportajında çalışmasının amacını şöyle açıklıyor: 
“Bu kitabı hazırlamam için üç neden var:
Birincisi, adından en çok söz edilen ama bir mevki, makam veya resmi sıfatı olmayan kişi hakkında çok az şey biliyoruz. Dolaşan rivayetler de ciddi bir araştırmaya dayanmaktan uzaktı veya yazılanlar genellikle cemaat içindendi. Bu boşluğu doldurmak bir soysal bilimci için iyi bir meydan okumaydı.
İkincisi, devletin başat aktör olduğu Türk toplumsal hayatında ilk kez böylesine bir sivil toplum örgütlenmesine şahit oluyorduk ve onun oluşum ve gelişme dinamikleri hakkında neredeyse hiçbir somut bilgiye sahip değildik.
Son olarak Fethullah Gülen Hareketi, Türkiye'nin en büyük ihraç ürünüydü ve biz dünyaya devlet desteği olmadan açılan ve sürdürülebilirliğini kendisi sağlayan bir başka gayri resmi oluşum görmemiştik. Nedir, nasıldır sorularına yanıt arayacağımıza rivayetlerle yetiniyorduk. Artık birisinin, hem de "laik kesim"den birisinin bu konuda bir şeyler yapması gerekiyordu.”

Ergil, çalışmasını soru cevap şeklinde düzenlemiş. Kitabındaki yüz adet sorunun cevaplarını Gülen’in eserlerinden ve iki kez de Gülen ile yaptığı özel mülakatlarından ve sohbetlerinden derlemeye çalışmış. Bu cevapları, kendi yorum ve analizleriyle de zenginleştirmiş, süslemiş. Kitabında, Gülen fenomenini anlamaya çalışan yazar, yararlandığı kaynakları şöyle açıklıyor:

“Birisi doğrudan doğruya Gülen Hoca'nın kendisi. Bundan üç yıl önce kendisine düşünceleri ve ilham verdiği harekete ilişkin Türk okurunun aşina olduğu "100 soruda" kitapları cinsinden bir çalışma yapsam sorularıma yanıt verip vermeyeceğini sordum. "Tabii veririm." dedi. Bunun üzerine yüz soru hazırladım ve kendisine takdim ettim. Bu arada bir keresinde 3 gün süren, diğerinde bir gün süren iki ziyaretim sırasında uzun uzun konuştuk”

Kitabın son bölümünde Hareket’i tarihsel perspektiften ele alan Ergil’in, Ahilik teşkilatı ile Hizmet arasında bezerlikler bulması, Hizmet’i Yunus ve Yesevi çizgisinde konumlaması ilginç. Ergil, “Gülen öğretisindeki kuvvetli  milli damar hemen sezilir” (31) diyerek Hareket’teki Türkiye Müslümanlığının kültürel referanslarını kısaca da olsa veriyor. Ergil’in Hareket’le ilgili üzerinde durduğu hususlardan biri Türkiye Müslümanlığı konusudur, ki kanaatimce konuyla ilgili çeşitli çalışmalarda da değinilip geçilen bu hususun çok daha derinlikli ve analitik bir biçimde ve tarihsel bağlamlarında ele alınması gerekmektedir.

Ergil’e göre Gülen İslam’ın evrensel bir din olduğunu söylemesine rağmen Türklerin kendi örf ve adetlerini koruyarak İslamiyeti benimsediklerini söylemektedir. Gülen, Anadolu Müslümanlığından memnundur, Osmanlı örneğini ve tecrübesini çok önemseyerek bu dönemi Türk Müslümanlığının parlak bir dönemi olarak görür.

Aşağıya Dr. Ergil’in çalışmasından altını çizdiğim bazı tespitlerini aktarıyorum:

“ Ülkemizin içine düştüğü siyasal kargaşa , toplumsal huzursuzluk, güven ve dayanışma duygusunun eksilmesi ve ahlaki yozlaşma, Gülen’i giderek daha net duyulur kılmıştır. Gülen, salt milliyetçiliğin dolduramadığı  boşluğu, sosyal içerikli dinsel mesajlarla doldurmaya çalışmış, toplumsal seferberlik heyecanını ve ulusal dayanışma arzusunu duymaya susamış kitleleri hareketlendirmeye çalışmıştır”. (10)

Bu husus, sadece Ergil’in değil, Gülen ile ilgili çalışmalarında Hakan Yavuz’un, Enes Ergene’nin ve Ali Bulaç’ın da üzerinde durduğu, 1960’lardan itibaren değişen Türkiye’nin sosyal, siyasal ve ekonomik bağlamını iyi tahlil eden ve bu bağlamın yarattığı modern ihtiyaçları iyi tespit eden Gülen’in, süreç içinde bu ihtiyaçlara en doyurucu cevaplar üreten  bir dini lider olduğu tespitidir. Ergil’in kitabında bu tezini destekleyen epey örnek var. Mesela şöyle diyor Ergil:
“Genel olarak Ege ve Marmara bölgesi, son yıllarda Anadolu’dan yoğun göç almıştı. Geleneksel bir yaşam biçiminden gelen ve farklı, daha modern bir dünyaya uymak durumunda olan bireyler ve aileler, getirdikleri değerlerle kent yaşamının gerektirdiklerini uyumlu kılmanın zorluğunu yaşıyorlardı. Geleneksel değerlerle modern dünyanın beklentileri arasındaki uyumsuzluğu aşacak yorumlara şiddetle ihtiyaç duyuyorlardı... aradıklari yorumcuyu Fethullah Gülen’nin şahsında buldular”. (12) “Gülen Hareketi herşeyden önce değişimi okumayp  başarmış  görünmektedir”. (28)“Fethullah Gülen bir Türk rönesansı önermektedir ve bunun için önce toplumumuzun kendi içinde barışa ve huzura kavusması gerektiğini savunmaktadır”. (10)

Gülen’in 1960,1970 ve 1980 darbeleri öncesi ve sonrasında kaleme aldığı yazıların ve verdiği vaazların muhtevası iyi bir tahlile tabii tutulduğunda görülecektir ki, Bediüzzaman’ın “Müspet Hareket” anlayışını toplumsal meselelere bakışında temel felsefe ve tutum olarak kabul eden Gülen’in, gençlere  barışçıl ve birlik beraberlik içerikli mesajlar vermeye gayret etmiştir.

“Ünü giderek artan Gülen, etrafında geniş kitlelerin manevi anlamda saf tuttuğu bir aşamada kritik bir karar vermek durumundaydı. Bir toplum önderi olarak insanların günlük hayatlarını yönetecek ve dolaylı da olsa siyasi bir rol mü üstlenecekti. Yoksa maneviyatı tercih edecek ve insanlara  yaşam, ahlak ve inançla ilgili alanlarda kendi tercihlerini yapmaları  için ilham mı verecekti? Fethullah Gülen Hocaefendi ikinci yolu seçti”. (12)

Gülen’in 1960’ların sonunda Necmettin Erbakan tarafından kendisine önerilen siyasete girme teklifini, eğitime öncelik ve ağırlık verme gerekçesiyle reddetmesi, onun Nur Hareketi’nin temel karekteristiklerinden olan siyasete mesafeli durma anlayışı ile ilgili olduğu söylenebilir. Bu konuda kitaptan bir kaç alıntı:

“Gülen Hareketinin mensupları, kendilerini kimilerinin görmek istediği veya iddia ettiği gibi siyasal bir hareket olarak nitelendirmiyorlar. Hatta bunu özenle  ve kesinlikle reddediyorlar. Nitekim Gülen de sık sık siyasetin yozlaştırıcı ve insanları birbirinden uzaklaştırıcı etkisinden bahsediyor” (35)
“İlk bakışta çok iddialı bir proje. Ama Hareket bunu ne bir devrimle ne de siyasal bir programla gerçekleştirmek niyetinde. Gülenin kendisi asıl devrimin insanın içinde gerçekleşmesini savunuyor.”
“Fethullah Gülen Hocaefendi için olgun bir toplum, soran, sorularına yanıt arayan, üreten bir toplum olduğu kadar, paylaşıma önem veren, güçsüzünü ve mahrumunu gözeten ama aynı zamanda yukarıdan gelen kararları eleştirel bir tavırla değerlendiren; onların yanlışlarına karşı çıkan ve yönetenleri sürekli alternatif çözümlere zorlayan vatandaşlardan oluşur” (22)

Ergil’in bu tespiti önemli; çünkü Gülen Hareketi araştırmalarında Hakan Yavuz,  Joshua Hendrik ve Yavuz Çobanoğlu gibi Hizmet’e eleştirel bakan akademisyenlerce en çok üzerinde durulan yönlerinden biri, Hareket’in özgür düşünceler üretebilen, sorgulayabilen bireyler yetiştirememesi. Burada, Ergil’in diğer araştırmacılarca sıklıkla altı çizilen bu hususları daha argümantatif ve analitik biçimde tartışması, Hareket’in yapısı içinde birey’in yerinin nasıl belirlendigini ve yine birey’in cemaate teslim olmadan özgür iradesini korumayı nasıl başarabileceğini Gülen Hareketi örneğinde daha geniş kapsamlı irdeleyerek tartışmaya önemli bir katkı sağlayabilirdi.

“Said Nursi ve Risale-i Nur külliyatının Fethullah Gülen Hocaefendi ve hareketi üzerindeki ciddi etkisi olmuştur. Ama bu etkinin manevi ve ilham boyutunda olduğu görülmektedir. Gülen Hareketinin praksisi daha çok kendine özgüdür ve günümüz şartlarından hareketle oluşturulmuştur. Dolayısıyla Gülen sistematiğinde Nur Hareketinin etkisi doğrudan ve organik değildir” (25)

Yine literatürde en çok konuşulan konulardan biri olan Said Nursi ( Risale Nur, Nur Hareketi) ve Fethullah Gülen münasebetleri, aynı zamanda hakkında doyurucu mahiyette en az analizlerin yapıldığı alanlardandır. Bu hususta da Nursi ve Gülenin düşünceleri ve hareketleri kendi tarihsellikleri içinde ve daha geniş bir sosyal ve entellektüel tarih zemininde mukayeseli olarak incelenmeyi bekliyor.

Ergil aşağıdaki tespitlerinde Gülen Hareketi’nin temel özelliklerini de ortaya koyarken, Hareket’in kendisinden önce gelen herhangi bir hareketin devamı mahiyetinde olmadığını belirtiyor:

“Gülen Hareketi  içinde yer alanlar, kendilerini daha önceki bir hareketin ne devamı ne de uzantısı olarak görürler.Bu bir Türkiye olgusudur ve ülkenin belli bir konjonktüründe  kendi değerlerini kendisi yaratmış, hedeflerini kendisi belirlemiştir” (26)
“Daha önce Türkiye’den kendini ulusal sınırlarını aşan böylesi bir toplum hareketi çıkmamıştır” (26) “Çağdaş bir toplumsal olgu olmasına rağmen Gülen Hareketi İslami bir hareket olarak görülür. Bu doğru bir tespittir. Ancak söz konusu hareket, eylem ve uygulamalarıyla bir din veya inanç kümesinin sınırlılıklarını aşmıştır.Bu özelliğiyle diğer çağdaş İslami hareketlerden ayrılır” (27) 
“Gülen, hayatını  dinin esaslarını  anlamaya, yorumlamaya ve dindar bir insan olarak çıkardığı dersleri  başkalarıyla paylaşmaya  adamıştır. Bu  temeldir” (30)
“Söylem ve eylemleri bir süreç içinde değerlendirildiği  zaman, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin gelenekle moderniteyi uzlaştırmaya  çalıştığı görülür. Ona göre modern toplumun üç önemli özelliği vardır: Toplumsal  uyum,  üretkenlik-çalışma ve ahlak” (30)


Ergil’e göre, Gülen Hareketi:

1-      İçe kapalı değildir.
2-      Otoriteyle kavgalı değildir; farklılıkların harmonisini savunur.
3-      Dışsal, yani zorlayıcı bir ahlak anlayışına sahiptir. (33)
Ergil, Gülen’in ve Hareketi’nin motivasyonunu ise şöyle açıklıyor:
“Gülen için mesele açıktır. Allah sevgisi ve onun buyruklarına uyma. (37)

Ergil, Gülen ve Hareketinin ahlak anlayışının  bileşenleri 7 maddede tasnif etmiş:               
1-      Benimsenmiş, özümsenmiş ahlak anlayışı
2-      Tebliğ 
3-      Temsil
4-      Toplumsal birlik ve toparlanma ideali.
5-      El verme veya başkasını destekleme ideali
6-      Fedakarlık
7-      Hakka ve halka hizmetin dayanılmaz benzerliği
Özellikle Yurtdışında Hareket’le ilgili en çok merak edilen sorulardan biri de Hizmet Hareketi’nin bir Sufi akım olup olmadığı, gerek Hareket’in esasları gerekse Gülen’in öğretisinde Sufiliğin rolü ve işlevi meseleleridir.
Ergil’e göre;

“Gülen tasavvuf düşüncesine yakın bir tefekkür ve din adamıdir ama onun dilinde bu kavram, “ kalbi ve ruhi hayat” biçimini almıştır. Bu konuda Gülen, Hz. Muhammed’in manevi ve ruhani hayatını örnek alır” (62)

Buna bağlı olarak, Ergil, Gülen Hareketi’nin bir tarikat olarak nitelendirilmesini  kabul etmiyor:

“Hareketin temel dinamikleriyle klasik İslam tarikat geleneğinin dinamikleri benzeşmekle birlikte Hareket, gerek bir sivil insiyatif olarak örgütlenme biçimi, gerekse kültürleşme biçimi ile tarikat örgütlenmesinden ayrışmaktadır. Max Weber’in Protestanlik ve Asya dinleri üzerinde yaptığı analizlerle geliştirdigi dünyevi asketism kavramıyla da kısmen analiz edilebilmekle birlikte Gülen Hareketi, sivil dinamiklerle organize olmuş bir harekettir. Klasik tasavvuf kültüründeki tevazu, fedakarlık, diğergamlık, adanmışlık ruhu, halk içinde Hak ile beraber olma, başkalarının iyiliği için yaşama, karşılıksız hizmet etme, hiç bir niyet ve eyleminden ödül beklentisi içine girmeden ruhi, manevi ve kalbi derinlik…gibi pek çok kavram, Hareketin fikri ve ameli dinamikleri arasında yer almaktadır” (66)

Ergil, Gülen Hareketi’nde kritik kavramın “hizmet” olduğunu, Gülen’in hizmet anlayışında ise toplumsal sorumluluk ve adanmışlık ruhununun esas oldugunu (67) bunun da Gülen’in halka hizmetin Hakk’a hizmet olduguna inanmasından kaynaklandığını ileri sürüyor.

KITAPTAN KİMİ ALINTILAR:

Gülen Hareketi'nin praxisi (teori ile pratiğinin bileşimi) daha çok kendine özgüdür ve günümüz koşullarından hareketle oluşturulmuştur.
Fethullah Gülen, hayatını, dinin esaslarını anlamaya, yorumlamaya ve dindar bir insan olarak çıkardığı dersleri başkalarıyla paylaşmaya adamıştır. Onun söylediklerini ve yaptıklarını anlamak için bu perspektifi gözden kaçırmamak gerekir.

Mevlânâ'nın çağrısının bir benzeri günümüzde Gülen Hareketi ile tekrarlanmaktadır. Söylenenle yaşanan arasında bir tutarlılık vardır ve bu da hareket mensuplarıyla manevi önderleri arasında sarsılmaz bir inandırıcılık bağı oluşturmaktadır.
Türkiye'nin etkisini, kültürünü ve insani ilişkilerini sınır ötesinde taşıyan bu çapta ve etkide bir ikinci sivil teşkilatı var mı? Yok! Ne yazık ki yok. Peki, Gülen Hareketi bunu nasıl başarıyor: İnanarak. Neye? Davalarına; yani bu yolla hem Yaradan'a hem de yaradılana hizmet ettiklerine inanarak...

Gülen topluluğunun yalnızca bir 'cemaat' değil, hareket olarak adlandırılması, onun klasik cemaatlerin yerleşik ve 'yerindenlik' özelliklerini çok aşan eylemsel ve mekânsal hareketliliği ile açıklanabilir.

Hareketin -tüm baskılara rağmen- gelişmiş ve genişlemiş olması, çeşitli kesimlere mensup insanların Gülen'in teklif ve tavsiyelerinde ortak yararlar bulmalarına ve bu yararların kendi hayatlarına olumlu sonuçlar doğurduğunu görmelerine bağlanabilir.

Tıpkı Ahilik gibi Gülen Hareketi de bir 'çevre' hareketidir. Girişimleriyle 'çevre grupları' merkeze katma ve onu genişletme işlevini yerine getirmektedir. Bu sayede sisteme (ve merkeze) karşı bir duruş sergileyebilecek olan sosyal kesitleri sisteme dâhil ederek onu hem çoğulculuk doğrultusunda dönüştürmekte hem de sisteme yeni bir dinamizm kazandırmaktadır.


HAYAL KIRIKLIKLARINDA NİCE FETİHLER GİZLİDİR.

İşin kolay olanı, salıvermek kendini... sıradan meşakketlerin esiri olmak, üzüntülerle kahrolmak, mahvuperişan olmak... kolay olan bu.

Mağlubiyetlerin mahkumu olunca, yüzlerce mazeret arasında yaşar gidersin, son tahlilde heder olur gider bütün bir hayat, hafizanallah! 

Acziyet, kanıksadığın bir hal olur zamanla ve felaket tellallığı da mesleğin... 

Dostum! Başa gelen musibet ve belaların, seni, zihnini, hayatını kontrol altına almasına gönlün nasıl el verir ki! Bilakis ve bilhassa...Kata ve asla! Müptelası olduğunu düşündüğün bu mağduriyetler seni yükseltecek bir kaldıraç iken.

"Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer"e giden yolun vazgeçilmezidir türlü türlü mağlubiyetler, mağduriyetler, muztariyetler...ama mahkumiyete mahal yok! Aslolana odaklanarak, sabr u metanet ile, aşk u şevk ile... aşılmazlar aşılır.

Etrafını çepeçevre kuşatan, yıllardır günbegün içten içe biriktirdiğin hayal kırıklıkları gerçek olaylardan ziyade senin tepkilerin, duygusallıkların... Bilesin ki, arpacı kurmrusu gibi düşündüğün ve yazıklandığın şu haller, senin kaderin değil yahu...ruh ve madde planında kasavetli bir berzahtan geçiyor olabilirsin de, ama nerde iraden! Hakkını versen a!.

Bunu yapabilecek güçte olduğunu bilmiyor musun! Kendini yiyip durmaların nafile, beyhude..! Bir adım öne çıksan ya da bir basamak yukarıya...baksan şöyle cendersesinde kıvranıp durduğun zulmete...utanacaksın. Yıllardır içini kemirip duran şu mahut kırıklıklardan, parçalanmışlıklardan, savrulup durmalardan.. kurtacaksın yakanı azizim...

Karşında tüm endamıyla sana selam çakan bütün imkanları göreceksin. Sadece bir adım ileri çıkabilsen yetecek...terk eylesen için için kendini yiyip durduğun kulbe-i ahzanını...

Usta, "niyet ve nazar eşyanın mahiyetini değiştirir" der ya, bir adım sonrasına da kararı, karar vermeyi ekleyelim. Yapmaya, gerçekleştirmeye, ilerlemeye, gelişmeye, değişmeye, harekete...karar vermek...eyleme geçmek. 

Elbette, arularımız, ideallerimiz...ve bu istikamette harekete geçmemiz otomotikman oluverecek şey değil: Bunun ne kadar zor olduğu, bu sıkıntıları aşmanın ne kadar güç olduğu hiç umurunda olmasın. Ne kadar büyük hayal kırıklıklarına muztar olduğunun ne önemi var!  Bu, başarısızlık gibi görünen şeyler, yolunun üstündeki çakıl taşlarından başka nedir! İdeallerin ve gaye-i hayalin, hayal kırıklıklarından, düşmanın amansızlığından ve dostun vefasızlığından daha anlamlıdır, daha yüksektedir.

İşler yolunda giderken, herkes laylaylomdur, bilirsin. Sen, belaların sağanak sağanak yağdığı anlarda...atalet zindanlarına düştüğün şu demlerde...azimle doğrulup, zindanda şahlanmaya bak. 

Bilirsin ki bazen Hayr, Evet'te değil, Hayır'dadır. Olumsuz gibi görülen şeylerde nice hayırlar gizlidir. Bugün düçar olduğun inkisarlarının, yarınlarını karartmasına imkan tanıma. Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi, Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler de, geç. Atalarımızın sözüne kulak ver bir kez daha: Herşeyde bir hayır vardır. 

Amma herşeyde..

Monday, June 2, 2014

NEZAKET YA HU!



Nezaket de nadir meta haline geldi ya, bu müselman memlekette, derdimize yanalım.

Dinine bakmadan Dalai Lama'nın "Benim dinim, nezakettir" sözü kulağına küpe olsun! Bir de şunu bilesin ki, hayattaki en mühim şeylerden birincisi nezaket ise ikincisi ve üçüncüsü de nezakettir...

İnsana iyi mukabelede bulunmak ve hoşça muamele etmek, onu sana, senin istediğini, arzu ettiğini yapmaya yöneltir; daha iyiye, güzele ve daha doğruya, hayr'a teşvik eder onu. Neticede o da sen de kar edersin nezaketten, zerafetten, semahatten.."Vermeden almak Allah'a mahsustur" kelam-ı kibarını da derhatır et burda. İyilik ver iyilik al. "Gül alırlar gül satarlar..." 
Her zaman gül alamasan da muhatabından,, insanlık pazarında senin metaan gül olsun, gül sat, gül desenleri doku gönül tezgahında her daim.

Sonra...
Canım bilmez misin, birine iyilik yapmak, ona nezaketle hüsn-i muamelede bulunmak,kamil insanın şiarıdır ve dahi kötülük yapmaktan, kaba saba ve zalimane davranmaktan daha kolay ve sühuletlidir. Senin mayan, iyilikle, hüsünle yoğrulmuştur be ya hu. Bırak şimdi alemin nasıl kötülükler peşinde koştuğunu, ne menem zalimlikler, adaletsizlikler...planladığını, ne kahreden vefasızlıklara ve kadirbilmezliklere düçar olduğunu...
Sen gel ve şunu söyle ŞİMDİ, elinden iyilik yapmak geliyor mu gelmiyor mu! Hayır peşinde koşmak, salih bir dairede iş görmek daha kolay mı değil mi! 
Senin üstadın iyilik mi kötülük mü, hayır mı şer mi, nezaket mi hoyratlık mı! Herkes heybesinde ne varsa, ondan verir mi, vermez mi!

BİNLERCE..HAYIR, MİLYONLARCA İHTİMAL VAR.


İmkanlar, ihtimaller, fırsatlar, nasipler, kısmetler, nimetler, ihsanlar...sayısız. Da... görebilmek ayrı bir kabiliyet, idrak edebilmek ayrı, değerlendirebilmek, hakkını verebilmek ayrı bir meziyet... Daim duamızdır; Allah görebilmeyi ve değerlendirebilmeyi nasib etsin. Görenedir görene, köre nedir köre ne! Gel şimdengerü müşahede ehli olalım, kalp gözü açıklığı için gayret kılalım... 

Bilirsin, bazen  imkan ve ihtimallerin çokluğu baş döndürür de.. kazanma kuşağında nice kayıplarla, ah u efganla kalakalırız meydan yerinde. Hafizanallah! Daim duamız, bizi sayısız nimet ve imkanlarla donatan, kuşatan Rabbimiz, ikram-ı İlahi nevinden sunduğun ihsanlarını değerlendirenlerden eylesin bizi... 

...efor, gayret, çalışkanlık, disiplin...bizden.

kendine çeki düzen vermeli, farkındalık için.  azimkar ve sebatkar olmalı, mesela sabah erken kalkıp yola revan olmalı..ki derin uykulardan silkinip, dünya hayatı bir uykudan ibarettir hakikatini irfan eyleyebilelim. Amenna hayat ölümlü, onu bakileştirebilecek, şu dembedem ölmekte ve solmakta olan bedeni, hayattar kılabilecek milyonlarca...hayır layühad ve layühsa imkan ve ihtimal var..her gün, her sabah, her gece.. anbean. veselam.

bu demdir dem bu demdirdem bu dem..