Thursday, June 12, 2014

Ezansız Ülkeler…



Ezansız Ülkeler…

                

Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî,
Kâfi değil sadâna cihân-ı Muhammedî.
                                                               Yahya Kemal


Ezan, şadırvan, serviler…
Çocukluğumun cennetasa günlerinden  havalanan üç beyaz güvercin…Köyün imamı Eyüb hocamızın billur sesiyle aydınlanan kış sabahları ve yine yaz gecelerini kah hüzünlendiren kah inşiraha gark eden, sonra  geceye Rahmaniyet boyası çalan, bütün Biga ovasını yunup yıkayan yatsı ezanları…Dağdaki kurdun kuşun, ovadaki çobanın rikkat kesidiği yatsı ezanları...
Sonrasında, çocukluğumun İstanbul’u… Muhrik ve davudi nağmeleriyle, hoş edalı, latif sedalı müezzinlerin çınlattığı payitaht semaları…Gecesinde ışıl ışıl minarelerin, gündüzünde serin serin asır-dide servilerin, cami avlularındaki mütelaşi güvercinlerin, Haliç’inde çarpana çalan bi-karar sandalların…cümle mahlukatın, hep birden kulak kesildiği ruhani bir musikiydi İstanbul’da ezan… Ruh-ı revan-ı Muhammedi şehbal açarken, gökler yüzlerce minareden nura gark olurdu dembedem. Ah bir de yolunuz Selatin camilerinin sath-ı sailine düşerse, o ruhları yakıp kavuran ezan musikisi...

Bugün gurbet illerde, bir müslümanlık sabahında uyanıyorsam eğer, ve “anne millet”e vefa hisleriyle dolup taşıyorsam her daim,  gökkubbemde çağıldayıp  duran işte bu ses ve renk cümbüşünün hayalhanemde kalan tortusunun payı büyüktür!

Yahya Kemal, Ezansız Semtler yazısında,  "Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir Sabah Namazında anne millete dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!" der. “Kendi Gökkubbemiz” şairi, zamane İstanbul’unun yeni semtlerinde cami ve minare olmadığından, dolayısıyla da bu semtlerin Türk müslümanlığının maneviyatından mahrum olduklarından yakınır; bu modern semtlerde doğup büyüyen  çocukların milli ve manevi değerlerden nasipsizce büyüdüklerini haykırır acı acı o Tek Parti döneminin hüşunetli yıllarında...

Nicedir gurbetteyim.. Gurbet illerde, ezan sesinden mahrum yaşıyorum!  
Günler, haftalar, aylar değil, yıllarca ezandan, onun diriltici nağmelerinden mahrum kaldım...

Telefonlardan, bilgisayarlardan dinlediğimiz mihaniki seslerle yetinmek zorundayız! Şükür ki, bizler Anavatandaki ezan sesleriyle büyüdük. İçimizde hiç olmazsa bir  “zevk-i tahattur” var.
Ya gurbet ellerde doğup büyüyen çocuklarımız! Amerika’da, Kanada’da, Avrupa’da, Avustralya’da doğup büyüyen genç nesiller! 

Bu gece bir Berat kandili daha idrak ettik gurbet illerde. Camiide anne ve babaları ibadet ile meşgulken, kendileri cami avlusunda koşuşturup duran, İngilizce konuşan, birbirleriyle oynaşan, gülüşen, hoşça vakit geçiren çocuklarımız...bilinçaltlarına şu anda hangi ruh ve mana tohumlarının serpildiğinden çok da emin olamadığımız çocuklarımız...Onları istikbalde ne ayakta tutacak!

İşte ezan bu değerlerden biri...Ezanın ihtar edici, terbiyevi, davetkar, dinlendirici, düşündürücü, huzur verici neşve  ve manasından mahrum nesilleri, çocuklarımızı düşündüm...Beş vakit ezanın sırılsıklam maneviyetini  duyamayan  bizim çocuklarımızı. Onlar Anayurda, tatile gittiklerinde duyabiliyorlar minare minare yükselen ezanları. Ama gurbette gündelik hayatın hayhuyunda zamanla ezansızlık kanıksanıyor; ezansız geçen yıllarda neler kaybedildiği de hissedilmez oluyor. Bilinçaltlarındaki bu lahuti sedanın yokluğu, ruhlarında da telafisi kabil olmayan boşluklar bırakıyor onların. Aynı yetişkinlerde, bizlerde olduğu gibi... Mazimizden devşireceğimiz ve yeni bir kimlik inşa edebileceğimiz ruh ve mana köklerimizin en somut ve müessir taşıyıcılarından olan ezan, gurbette yaşayan çocuklarımızın zihinsel, duygusal ve sosyal sıhhati için elzemdir. Gurbet ellerde Ezanın minarelerden beş vakit okunması gerektiği değil söz ettiğim. Ezanın eksikliğine dikkat çekmektir. Zamanla da bu eksikliği kanıksamamızdır.

Dostlar, farkındayız ya da değiliz ama gurbet illeri garip kılan ezansızlıktır. Muhiti munisleştiren ezan, hangi inanmış ruhu sarıp sarmalamaz, hangi derbeder ve mürde kalbi tutup elinden kaldırmaz ve hangi müminin ruhunu sarsmaz ki! Ezan değil midir toplayan insanları bir araya, omuz omuza verdiren, aynı maksada tevcih eden, Hz. İnsan’ı  ümmet kılan...
Ezansız Ülkeler’de hayat betonarmeler arasında, kah kilise çanları eşliğinde, kah trafik uğultularıyla kendi dağdağası içinde geçip gidiyor.
Arasıra kulaklarımızı aşina bir ses okşar da, irkilir kalırız acaba ezan mıydı diye. Heyhat ki, bu bir hayal-i muhaldir, bir seraptır!

Üsküplü Yahya Kemal, uzun yıllar kaldığı Paris’ten en sonunda eve geri dönebildi. Bir inhiraf dönemi yazar ve şairiydi o; ancak “hane-i saadetine dönen bir adamdı”. Belki de ciğerlerinde  “Rakofca kırlarının hür havası”, kulaklarında da Üsküb’ü sokak sokak, mahle mahle  istiap eden o ezan nağmeleri vardı. 

Peki, acaba Ezansız Ülkeler’de imrar-ı hayat eyleyen bizim çocuğumuz  “kökler”ine  sadık kalacak mı, yuvaya dönebilecek mi? Bir kutlu seherde, sabah ezanıyla uyanacak mı? 

Wednesday, June 11, 2014

HÜR TEFEKKÜR KAL'ASININ MUHKEM VE MÜVAHHİD BİR MÜDAFİİ: ALİ BULAÇ

Ali Bulaç şahsen tanıdığım biri değil. Kendisini ilk kez  2008 Abant Toplantısı'nda gördüm, üç gün boyunca aynı ortamları paylaştık.

Hem Mehtap TV'deki olgun, bilge, müvazeneli ve kalender Ali Bey'den, hem de Abant'taki akşam sohbetlerinde kendisiyle son derece barışık, mütevazi, alttan alan, nüktedan ve mahallenin ortam yapıcı, ara bulucu karizmatik Ali abisinden etkilendiğimi söylemeliyim.

Hemen belirtmek elzemdir ki, bu satırlar asla bir Ali Bulaç güzellemesi değildir; yegane maksad kendisinin son zamanlarda Zaman Gazetesi'nde yazdığı arşivlik yazılarından kimi paragraf ve cümlelerin, önemine binaen, altını tekrar çizmek ve onları bir kez daha okurun nazarlarına sunmaktır. Sözkonusu yazılar, Zaman'ın arşivinde mahfuz, ancak ben bu iktibaslarla kendi arşivime de onları kaydetmek istedim bir nevi bir hiss-i tesahüp ile...Özellikle de kendisinin 12 Haziran günü ( bugün) yazdığı Acziyet adlı yazı,  bu satırları yazmamda önemli bir saik oldu.

Kendisini, düşüncelerini, diyebilirim ki, Fethullah Gülen ile araştırmalar yaptığım sırada, konuyla ilgili olarak yazdığı Din-Kent ve Cemaat kitabı vesile ile daha yakından tanıdım. Akademik yazılarımda da bu kitaptan çok yararlandım.

Neden sonra,  Ali Bey, 2014'lerde kitabın tam ortasından yazılarıyla ve yerli yerince  çıkışlarıyla, her biri tarihi öneme ve kıymete sahip gazete yazılarıyla emsallerine mukayeseten bir kaç adım öne çıktı. Şimdilerde, her biri birbirinin kopyası mahiyetinde ihmal-i fikreden ( zinhar, i'mal-i fikr değil) yazar güruhundan bariz farklarla temayüz etti; Bu Ülke'de  ezbere konuşan değil, "söylem belirleyen" sayılı kişilerden biri hale geldi.

Beş on sene sonra bu günlere bakacak olanlar, hakikat-bin ve hak-perest bir ses duymak  istediklerinde Bulaç'ın yazıları kendileri için en güçlü referanslardan olacak.

Ali Bey'in en büyük talihi, kendisini hasbelkader de olsa, Türk Akademyasının felç edici vasatından beri kılabilmesidir. Akademik takıntı, kasıntı ve kaşıntılarla malül, her Allahın günü bir inci yumurtlayan akademisyen/uzman/yazar/düşünür/siyasetçi/gourme/gezgin/televizyoncu/modacı...gibi cümle evsafı zatında toplayabilmeyi becerebilmiş ne idüğü müphem nice amelimandadan biri olmamasıdır.

Mütevazidir, okur, düşünür, yazar; görünme ve gösterme sevdasına müptela değildir zamane köşecileri gibi...Pek çoğunun şiarı haline gelmiş  -mış gibi davranmaz. Akif'çe söylersek, sözü odun gibi de olsa bazen, hep hakikati terennüm eder.

Nitekim, şu son derece müsait zaman ve zeminde muktedirlerin zatına yaptığı taltiflerine iltifat etmedi, istikbalde ortaya çıkması muhmetel kimi muhayyel bağlamlara bel bağlamadı, kerameti kendinden menkul kimi devletlü zevatın ikram ettiği makam ve mansıba temenna etmedi! Kim olursa olsun, böyle yürekli bir adam takdir edilmez mi!

Ali Bey, bu dönemde çok sayıda "çekirdek fikir" tanımına muvafik düşünceler serdetti. Ki bunların çoğu şimdilik tarafgirlk saikasıyla tam anlaşılamıyor.  Din- İktidar münasebetlerini geniş müktebesatıyla çok güzel değerlendiren yazılarının her birinin ayrıca açımlanması, açıklanması gerekiyor. Ali Bey, çok önemli ve Türk düşünce hayatında da netameli yerlere dokunup geçti. Kendisine katılmadığım; düşüncelerini eleştirdiğim çok yön var. 
Beni  Ali Bey'in düşünceleriyle birlikte, en az onlar kadar duruş'u, zor zamanda konuşması etkiledi. Çünkü   tecrübeyle sabittir ki Bu Ülke'de muktedirlere eğilmeden müstakil bir aydın olmak, entelektüel olmak hem makbul değildir hem de adeta mümkün değildir. 

Ali Bulaç gibi "muvahhid" ve muhlis inananlar, vicdan ehli ehl-i kalemler , eğilip bükülmeden, buruşup büzülmeden düşüncesini ifade ve ifaza eden  mütefekkirler, bir ülke ve bir dava için en büyük kazançtır. Bu isimler, tek başına bir ekoldür.

Tekraren bir hatırlatma yapmak için, Ali Bey'in 2014 yazılarından kimi alıntılar yaptım aşağıda. Kısa zamanda da,  aşağıdaki iktibaslara yenilerini ekleyerek, eserlerinden yola çıkarak kendice Ali Bulaç'ın bir entellektüel portresini çizmeye çalışacağım. İnanıyorum ki, Bulaç, her biri bir öncekini aşan yazılarıyla, ileride önemi artacak ve kıymeti daha iyi anlaşılacak mütefekkirlerden.
Sizi son yazılarından derlediğim, altını çizerek okuduğum Ali Bulaç iktibaslarıyla başbaşa bırakıyorum:



Bütün eleştirilerim haklı çıktı, onların politikaları çöktü. Hamdolsun ben hep mazlumların, esmerlerin yanındayım, bugün de doğru yerdeyim; mazlum ve mağdurların safındayım. Elhamdülillah!  

Uzun zamandır şu önerme Müslümanların yol haritası olmuştur: 1) Müslüman güçlü olmalıdır: “İnanıyorsanız en üstün sizsiniz!” (3/Al-i İmran, 139.) 2) Güçlü olmak, maddi güç toplamak, zenginleşmektir. Oysa ayet gücü maddi kaynaklarda değil “iman”da gösterir. 3) Maddi gücü ve zenginleşmeyi “iktisadi büyüme” sağlar. 4) “Büyüme” için talep yaratmak, talep yaratmak için de tüketimi tahrik etmek lazım. 5) Tüketimin tahrik edilmesi ancak “daha çok iştiha ve şehvet, daha yüksek düzeyde haz ve hıza sahip olmayı” gerektirir.

Yarın öbür gün bizde devletin sert çekirdeği, darbe davalarından tahliye edileceklerin de sağlayacağı sinerjiyle cemaatlerin tümünü hedef tahtasına yerleştirecektir…

Türkiye’de 150 yılın zorlu mücadelesi sonucunda olunan iktidar basiretsizlik, bilgisizlik, bilinç yoksunluğu, hırs, tahammülsüzlük ve her şeyi temellük etme tutkusu yüzünden bir kâbusa döndü. Bunda hepimizin kusuru ve suçu var. Kaç ay önce yazmıştım, bu sarı inek, beyaz inek, siyah inek hikâyesidir. Hizmet’ten sonra sıra diğerlerine geliyor, bütün cemaatler hedefte. Oturup yeniden düşünelim: Sorunlarımızı çözemiyoruz, kutuplaşıp çatışıyoruz. Acziyet içindeyiz.

Modern İslamcılık’ın “radikal kolları”, her konuda olduğu gibi siyaset konusunda da yeterli donanıma sahip olduklarını iddia edip başka tecrübelere, özellikle Batılı siyaset teorilerine ihtiyaçları olmadığını savunur. “Kurtuluşun İslam’da” nasıl olduğunu somut olarak göstermezler, iddiaları slogan ve retorikten ibaret kalır.

Kaçışı olmayan tarihsel bir durumun ortasındayız: Üç alanda yüzleşmeyi göze almalıyız: a) Toplumsal bilince, kolektif hafızaya sinmiş bulunan dini anlayış ve zihniyetle; b) Diğerlerinden apaçık üstünlüğü olmasına rağmen Dört Halife dönemi ve mezheplerin siyasi görüşlerinin dahil olduğu tarihsel tecrübemizle; c) Modern tarihin ürünü olan çağdaş İslami akımların öğretileriyle ve pratikleriyle.

Iktidarı moderniteden iktibas eden İslamcılar, İslam’ın hedeflerini ve adaleti mutlak iktidara endekslediler. Buna göre İslam iktidar ise başka iktidarlar olmaz, zira iktidar parçalanma kabul etmez, diğer din ve inanç sahipleri muktedir İslamcıların kendilerine çizdiği çerçevede kalarak yaşayabilirler. Bu yüzden “İslam içinde çoğulculuk olmaz”, iktidar bir şirket gibi birden fazla ortak kabul etmez, denmektedir.

Modern İslamcı tezin hatası şudur: “Müslü-man’ız, tek meşru toplumsal varlık biziz, diğerlerinin din ve inançları batıl olduğu gibi toplumsal varlıkları da batıldır, meşruiyetleri yoktur. Olmadığı için iktidarı sadece biz kullanırız, onlar teb’amız olur, tarihteki gibi “zımmetimiz”de  yaşayabilirler ancak”. İslamiyet’in diğer siyasi doktrinlere olan üstünlüğünü kaldıran fikir tam da budur. Bu zihin, bu sayede kaynağı İslami olmayan modern iktidarı kolayca benimseyebilmekte, İslami ideallerinden vazgeçebilmektedir.

Bugün İslamî grupların üç alanda faaliyet gösterdiklerini görüyoruz: Siyaset, sosyal ve entelektüel alan. Batılı İslamologlar bunu “Kültürel İslam, sosyal İslam ve siyasal İslam” olarak ifade ederler. Faaliyet alanlarının bu türden ayrışması şüphesiz modern duruma ve zarurete işaret eder. Tabii ki bundan İslam’ın üçe bölündüğü  sonucu çıkmaz. Ancak Müslüman insan asli vazifesi olan dini tebliğ etmek, ilahi hükümlere göre yaşamak ve İslam’ın fikrî, toplumsal ve evrensel ideallerini gerçekleştirmek üzere yola çıkarken bunlardan birini diğerlerinin önüne geçirir. Doğru olanı her üç alandaki faaliyet veya hizmetin mutlak manada lüzumlu olduğu hususudur. Ne fikirsiz ve bilgiden yoksun İslami hizmet olur, ne salt entelektüel, soyut etkinlik toplumun derdine derman olur. Fikrî zemini zayıf, toplumsal ve ahlakî yanı felç bir İslamî siyaset de mümkün değildir. Şu halde her üç alandaki hizmet ve faaliyetler biri diğerini geriden beslemekte, desteklemektedir. Öyle olmalıdır. Bu hayatın gerçeğidir.

Sözümden dönmüş değilim. Kritik döneme girdiği her dönemde Erdoğan’ı ve partisini destekledim. Bugün de ona eleştiriler yönelttiğim halde onun sandıktan başka bir yolla siyasi alandan çekilmesine rıza gösteremem. Fakat bu, AK Parti’nin ucuz yolla kapattığı 150 yıllık İslamcı mirası nasıl kolayca heba ettiğine, İslamî entelektüel stokumuzu nasıl devletin memuru yaptığına, sivil cemaatleri nasıl sivil devlet kuruluşu haline getirdiğine; gelir bölüşümündeki adaletsizliği derinleştirip kendine yakın zümrelere kaynak aktarırken, Müslüman çevreleri nasıl sonradan görme, duyarsız, nobran, tüketici, kolay kazanç peşinde koşan kimselere dönüştürdüğüne; rant adına Anadolu’yu insansızlaştırırken nasıl şehirleri Batılı kentlerin gecekondularına çevirdiğine ses çıkarmayacağım anlamına gelmez.

Başından beri benim süreçle ilgili tespitim şu: Bu ‘içeriden destekli uluslararası bir operasyon’dur. Hizmet asli aktörü değildir, sistemli bir biçimde sürece dahil edildi. Yöneldiği nihai hedef önce Hizmet Hareketi’nden başlamak üzere hükümet ve sonra diğer cemaatlerin eksizleştirilmesidir. AK Parti hükümetinin dış politikada işlediği vahim hatalar, var olan gücü, potansiyel imkânları ve yapabilecekleriyle münasip olmayan söylem ve iddiaları, Suriye ve Mısır’da işlediği ağır hatalar onunla bölgede yol alınmayacağı kanaatinin hasıl olmasına yol açtı. Yeni Osmanlıcılık adı altında Osmanlı’nın hüküm sürdüğü 20 milyon km2 üzerinde kurulmuş bulunan 50 ülkeyi siyasi nüfuzu altına geçirmeye kalkıştı; Yeni Osmanlı projesine göre Araplar üzerinde yeniden hakimiyet kurulacak, İran bölgede durdurulacak ve Kürtler, Yeni Osmanlı çiftliğinin kâhyası olarak kullanılacaktı.

 İslam’ın siyasetle sorunu ihsan, adalet, ev, ahlak sorunudur. Dini tümüyle dışarı çıkaran laik  siyaset, sadece siyasetçiyi salt başarıya endekslemekle ve siyaseti özerkleştirmekle kalmıyor, toplumsal bir varlık olan dindar insanın en temel hassasiyetlerini de kaale almıyor. Laik siyasetin dindara dediği şudur: “Neye inanıyorsan, git bunu özel hayatında yaşa!”

İslam dünyasındakileri dahil olmak üzere siyasetçilerin neredeyse tamamı ahlaki normlardan, özellikle dinin muamelat ve ukubatla ilgili hükümlerinden hoşlanamaz hale geldiler. “Dindarları”, sembolleri, ibadetleri ve dinen temelsiz ritüelleri abartılı bir biçimde öne çıkarırlarken, diğer laik veya seküler siyasetçiler gibi yönetiyor, kaynakları adaletsizce kullanıyor, yeri gelince despotlaşabiliyorlar. İhsan, adalet ve ortak yararın ne olduğu konusunda bize güvenilir bilgi veren üst referanslara müracaat edip siyaseti bu çerçevede yürütme iradesini göstermedikçe, sadece laik yöneticiler değil Müslüman siyasetçiler de halka zulmedecekler, üstelik zulmederlerken dindarane referanslara başvurup kitleleri aldatacaklardır. 

Karşı karşıya kaldığımız durum, meşruiyeti ve toplumsal faydası tartışmalı bir “siyaset yapma tarzı”dır. Her geçen gün kendisi için biraz daha üzüldüğüm Sayın Başbakan, kritik zamanlarda “saldır, cepheleştir ve çatıştır” taktiğini izliyor. Gezi olaylarını suhuletle çözmek varken aksine “savaş sebebi” saydı, seçmenin yarısını uğrunda ölmeye hazır kitle sayıp “Yüzde 50’yi zor zaptediyorum” diye meydan okudu. Allah’tan öbür yüzde 50 “Biz kendimizi zaptedemiyoruz” deyip sokağa dökülmedi. O günden beri bu taktiği takip ediyor. 17 Aralık operasyonunu da suhuletle çözmesi mümkünken krize dönüştürdü, krizden tehlikeli çatışma potansiyeli çıkardı. En son “düşman cephe”ye Hizmet’i de katmayı başardı.

Zulümlerine mani olunmadığında zorba yöneticiler zamanla zulüm ve cinayetlerini, sömürü düzenlerini Allah’ın takdirine ve insanlar için yazılmış kaderlere bağlamaktan çekinmezler. Yezid, iktidarlarına karşı çıkanlara şöyle diyordu: “Boşuna uğraşmayın, bizi isteyen Allah’tır. Birini beğenmediği zaman Allah onu değiştirir.” Babası Muaviye, Sıffin’de şöyle diyordu: “Bizi buraya getiren Allah’tır. Bu sayede bizi Iraklılarla karşı karşıya getirdi; biz Allah’ın takdirine razı olduk. Sizin başınıza geçmek için mücadele ediyorum. Çünkü Allah benim başınıza geçmemi takdir etmiştir.

İyi” olandan yanlış yol ve yöntemlerle “kötülük” üretme tutumlarımız devam ettikçe sorunlarımız bitmez. “Kötü olan”ın etkileri ve yol açtığı sonuçları itibarıyla “zarar verici” olduğunu düşünecek olursak kendisi mahiyeti itibarıyla herhangi bir varlık yapısına karşılık değildir.

Eğer sakinleşemezsek ülke yönetilemez. Sandıkla gelen sandıkla gitmeli. Bu temel kuraldır ama güvenlik krizi her şeyin önüne geçebilir. Kaos demokrasiyi boğabilir. Siyasetin panikatak halini yaşıyoruz. Bir an önce bu siyaset tarzından çıkmamız lazım.

Bizimkiler hangi ideallerle yola çıktıklarını unutanlar, çılgın projelerin sarhoşluğuna kapıldılar. Büyüme histerisine yakalandılar, kentleri rant alanına çevirdiler; ezilenleri hatırlamaz oldular. Sigortasız işçi çalıştıran, sağlıksız iş ortamlarına gencecik kızları, 15 yaşındaki çocukları doluşturan, kaçak işçilerin sömürülmesine ses çıkarmayan, düşük ücretli vasıfsız kol gücünü tercih eden işyerlerinde kaza üstüne kaza oluyor. Alnı secdeden kalkmaz bakanlar –yine bir dostumuz Ömer Dinçer- Zonguldak’ta yerin altından günlerce cesetler çıkarılamazken “Maden ocaklarımız dünyanın en güvenilir yerleridir.” diyordu. 2011 yılında 1.700 işçi kazalarda hayatını kaybederken ölenler neredeyse “üretim zayiatı” diye yazılıyordu. Bu ülkede her 16 bin işyerine bir müfettiş düşüyor, işyerleri doğru dürüst teftiş edilmiyor. Soma’da yüreğimizi yakan maden ocağının incelenmesi için CHP’nin verdiği önerge iktidara zarar verir diye AK Partililer tarafından reddediliyor.

Bugün Türkiye’de yaşamakta olduğumuz “Hükümet-Hizmet gerilimi” elbette geçicidir; nice savaşların, kavgaların, iç çatışmaların yaşandığı topraklarda yaşıyoruz. Aktüel gerilimin –hâlâ gerilim demeyi tercih ediyorum- bırakacağı kalıcı hasar gerilimin kendisinden önemlidir. Şiddet derecesi ve yıkıcı sonuçları farklı olsa da mahiyeti itibarıyla İslam dünyası, Ortadoğu’nun geneli, özellikle Irak, Suriye, Mısır ve Türkiye derin krizin sürdüğü çatışma bölgeleridir.

Başörtüsü, sakal, frapan tesettür, kutsal geceler, İslami dilin kullanımı, kısaca muamelat ve ukubata taalluk etmeyen her türlü dindarane söylem ve fiil, bu çevreleri sanki dinin tamamına sahiplermiş gibi bir duyguya sevk etmektedir. Zaman zaman da dine veya diyanetvari riütellere yönelen saldırılara karşı koyması, muhafazakârı din konusunda daha emin kılmaktadır. Eski İslamcı laiklerin saldırılarına karşı koyarken kendini sekülerleştirmektedir. Dinin diline, sembollerine ve ritüellerine sahip olduğundan piyasa kapitalizminin yasalarının tümünü işletebilir, ölümcül rekabet edebilir. Muhafazakâr siyasetçi, başarı için her yolu mubah sayabilir. Namaz kılan avukat haksız bir davayı savunabilir; sakallı tüccar faiz işlemlerini yürütebilir, taşeron işçisi çalıştırır, emeğini sömürebilir; ihale kapmak için tezvirat yapabilir, gerektiğinde rakibini karalayabilir; değil mi ki para kazanmış, dilediği gibi tüketebilir; onu Türkiye açmıyorsa Maldiv adalarında hiç utanmadan ve Allah’tan korkmadan bir gün tok bir gün aç yatan, 90 yaşında ta Arabistan’dan İstanbul’un fethine gelen Ebû Eyyûb el-Ensari Hazretleri adına açılan tatil köyünde tatil yapabilir. Dava için yolsuzluk, usulsüzlük, yalan, hile, komplo her şey mümkün ve mübah.


SUSSAN OLMUYOR...SUSMASAN OLMAZ...

Ey nefis!
Nasihat etmeye, nutuklar irad etmeye...alışmışsın. Ki nasihate kapalı kalman, en ibret-amiz vakalardan bile ders almaman bundan. Öyle ya, sikkeyi sen basacak, turrayı da sen keseceksin. Senin olduğun mekanlarda söz de senin saz da senin olacak. Biri konuşacaksa eğer, söze desturu da senden alacak.

Hele bir iki şiir okuyup da işi yine vatanmilletsakarya vadilerine bağladın mı, halkı mest u hayran edersin ya; vallahi tam 10 numara iş olur. Lafı gediğine koyan, hikmet-feşan beyanlarda bulunan, sükutunda bile nice yüz bin hikmetler südur eden, maşallah yek-pare edeb bi-temamiha adab nümunesi sensin sen.

Güya ki pek de mütevazisin. Süreta, alçakgönüllü olmayı iyi beceriyorsun...Halk içinde, estağfirullah yatırımlı kendini sigaya çekmelerin maşallah pek de profesyonel. Peki ama bütün bu mahviyetkar teyatrelliklerine rağmen, şu dudak burun bükmene yansıyan tekebbürlü hallerini ne yapacaksın. İnsanların ardı sıra iri iri konuşmaların, önün ardın gözetmeden yave kesmelerin...Halbuki yapıp ettiğin sadece idare-i kelam ve dahi idare-i maslahat azizim. De...nereye kadar!..

Güya ki pek bir hakperestsin..konuyla ilgili ayetler ve hadislerin hepsi ezberinde azizim. Muhakkak bir kaç kelam-ı kibar ve hikayeyle de süslersin ezberlediğin pend-nameni...Sanırsın ki, bir sohbetle işleri hallediverdin, cihanları fetheyleyiverdin... Şimdi gelsin sıradaki fütuhat!...

Hakikat şu ki, dar mahbeslerinde nefsinin tüketmektesin hayatı. Dünyayı bilmem kaç kere devr-i alem de etsen, Çin'e Maçin'e de gitsen...batnında taşıdığın zulümatlı bir nefsin var, aşamamışlığın, ezikliğin, sıkıştırılmışlığın... var; yakanı bırakmayan. Hani damarına basıldığında için içine sığmayan şu emmare nefsin! Unutmasın ki, ölümün nefesi kol gezmede.

O zaman...Gel, tevazü ambalajlı tekebbürünü, ene'ni terbiye et Allah aşkına! Ta ki vakt-i merhununu bulunca bir yanardağ gibi patlayıp milletin başına daha fazla olmasın bela. Bilsen bundan ne çok irkiliyorum... ey nefsim.Unutma ki, ölümün nefesi kol gezmedi..şu anda.

Kendine tapınma hastalığı


1990 yılında dersaneden hocam olan Ali Çolak'ın o dönemde yazılar yazdığını, hatta 2000'li yıllarda tam bir deneme ustası olabileceğini.. nereden bilebilirdim; ama Ali bey evvel ahir sıkı bir okurdu ve eline geçeni ön yargısız okuyan, anlamaya çalışan biriydi. 

Bir dönem aynı öğrenci yurdunda da kaldığımız- o öğretmen ben öğrenci olarak- Ali Çolak'ı ya dersane KTT'leri için soru hazırlarken ya da kitap veya gazete okurken hatırlıyorum. Fatih'teki Orkide öğrenci yurdunun üst katında özel TVlerin yeni yeni yayına başladığı o dönemlerde, akşam oldu mu herkes televizyonun başına üşüşürken, onu kitaplar dünyasına gömülmüş olarak görürdük. 1990ların başında Ali Bey, gazete yazarlığına merhaba dedi ve daha sonra birbirinden güzel yazılar, denemeler kaleme aldı. Yazarlığını her zaman üstüne koyarak geliştirdi; uzaktan uzağa hem şahsiyetine hem de kalemine saygı duyduğum biri haline geldi. Aşağıya alıntıladığım yazısı bunlardan biri, Ali Bey'in  güzel bir yazısı:

Kendine tapınma hastalığı



“Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayran mısın kâfir”
(Nedim)

Benbenlik etmeyi, böbürlenmeyi, gizli ya da açık, kendini dünyanın merkezi gibi görmeyi, çağımızın hastalığı sanırdım, yanılmışım. Bacon’ı okuyordum geçende. Baktım, o da eski çağ filozoflarının, şairlerinin böbürlenmelerinden açıyor. Demek, insanın hamurunda var öğünmek, böbürlenmek.

Bugün olsa olsa yolu, yöntemi farklılaşmış, çoğalmıştır. “Kendileri de biraz böbürlenmeseydi, ne Cicero’nun, ne Seneca’nın, ne de Plinius Secundus’un ünü böyle uzun sürebilirdi.” diyor Francis Bacon ve ekliyor: “Övünmek, tahta işlerini hem gösterişli hem de uzun ömürlü kılan bir cila gibidir.” Evet, bir cila... Bugünkü zamanda, bunu öyle güzel ve ustalıkla beceren, kendini öyle parlatıp ışıldatanlar var ki, şaşarsınız. Tacitus’un, Mucianus için söylediği, “Her sözüne, her davranışına ilgiyi çekmekte pek usta bir adam.” sözü, sanki tastamam onların fotoğrafını vermektedir.
Mesleklerinin, sıfatlarının, cinsiyetlerinin ne önemi var!.. Onlar, bir kişi değil, bir ‘tip’tir. Kendine ‘tapınan’lar zümresi... Sinemacı, müzisyen, yazar, ressam, siyasetçi, hatta aylak olabilirler... Her şeyin en doğrusunu onlar bilir, en iyi ‘duruş’ onlarınkidir. Onların beğendiği film, müzik, kitap en iyisidir. En iyi yazıyı onlar yazar. Kitapları en çok satan romancı, en çok okunan köşe yazarı da kendileridir. Filmleri gişe yapmasa bile değerlidir. Resimlerinin bir büyüsü vardır her zaman. Herkes gibi yaşamaktan iğrenirler; özel mekanları, özel dostları vardır. Kendilerinden, ahbaplarından, yapıp ettiklerinden söz açmaya bayılırlar. Her meclisin gülü, her çiçeğin arısı olmaya can atarlar. Hayranlarının, sevenlerinin, hatta âşıklarının haddi hesabı yoktur! İsterler ki hep ‘bir numara’ olsunlar; önemli, değerli, eşi bulunmaz, yeri doldurulmaz oldukları daima konuşulsun, yazılsın, hatırlatılsın. Bütün gıdalarını övgülerden, kendi kendilerine oluşturdukları efsanenin sürekliliğinden alırlar. İsimleri etrafında oluşan hâle koyulaştıkça, ünleri de değerleri de artar; ‘piyasaları’ genişler.

Söylemeye gerek var mı? Böyleleri Narkisos’tan başkası değildir. Bilirsiniz efsaneyi. Mitolojiye göre Narsis (Narkisos) güzel mi güzel; ama bir o kadar da aşktan anlamaz bir gençtir. Kendisini sevip de aşkından helak olan genç kızlar, onu tanrılara şikayet ederler. Tanrılar da cezayı keser ve Narsis, bir gün derenin suyunda kendi aksini görüp âşık olur. Yüzünün güzelliğini seyre dalınca, suya düşüp boğulur. Vücudu çürür ve yerinde bir çiçek biter. O çiçek, Nergis’tir.

Bugünün Narkisoslarının, kendi ‘güzellikleri’ni görmek için dereye inip sudaki akislerini seyretmeye ihtiyaçları yok. Onlar, her daim kendi icat ettikleri ‘ayna’larda görüp seyrederler yüzlerini doya doya. Akarsuya düşüp boğulma tehlikesi de yaşamazlar. Fakat gün gelir, onlar da etraflarındaki dalkavukların ve sahte âşıkların oluşturduğu şöhret denizinde kaybolurlar. Yavaş yavaş buraya doğru gittiklerini fark etmezler mi peki? Hayır, etmezler... ‘Güzellik’lerine, eşsizliklerine, önemli ve ‘biricik’ olduklarına öyle inandırmışlardır ki kendilerini, bütün dünyanın da böyle düşündüğünü, düşünmesi gerektiğini vehmederler. Dünya birlik olsa, onları çıktıkları tahttan aşağı indiremez artık.

Ben, oldum bittim hazzetmem böylelerinden; ama acımadan da edemem onlara. Çekilesi çile değildir onlarınki. Sözde bir ‘sevgi’ ve ‘ilgi’ hâlesi içinde yüzerler ve bunun bayıltıcı hazzıyla sarhoşturlar; ama etraflarında gerçek dostları pek azdır. Daima el üstünde tutulurlar; ama başını omzuna yaslayıp ağlayabilecekleri gerçek bir dostları bile yoktur. Kara, kapkara bir yalnızlıktır yolun sonunda bekleyen. Aklı başında bir insan, neden aldanır böyle zehirli bir bala? Kendini ‘önemli’ adam sınıfına yazdırıp bütün ömrünü neden ‘alkışlanmak’ derdiyle heba eder? Asıl ‘büyük’ adam odur ki, sahip olduğu ‘büyük’lüğü kendi elleriyle yıkıp atsın, kendi putunu kendisi kırsın… Ve başkaları kendisini yücelttikçe o, unutturmaya çalışsın adını. O zaman dalkavukları, hayranları, meftunları dağılır belki; ama omuzlarından dağ gibi benlik yükü de kalkmış olur. Kendine tapınıp durmanın sıkletinden, şakşakçıların yüceltmelerine bedel ödemekten kurtulur; insan gibi insan olurlar; dümdüz, hakiki insan...

Tuesday, June 10, 2014

AH ŞU SALTANAT!


Kârunlar, beyler, paşalar, imparatorlar, krallar, dokunulmazlar ve erişilmezler... Bir gün bir kasırga eser ve devrilir saltanatları... Susar şen âvazları, kırılır kadehleri, yarım kalır kahkahaları...

Yunus Emre ne hoş söylemiş:
"...
Şunlar ki çoktur malları gör nice oldu halleri
Son-ucu bir gömlek giymiş onun da yoktur yenleri
Hani mülke benim diyen köşk ü saray beğenmeyen
Şimdi bir evde yatarlar taşlar olmuş üstünleri
Bunlar eve girmeyeler zühd ü taat kılmayalar
Bu beğliği bulmayalar zîra geçti devranları
Hani o şirin sözlüler hani o güneş yüzlüler
Şöyle kayıb olmuş bunlar hiç belirmez nişanları
Bunlar bir vakt beğler idi kapıcılar korlar idi
Gel şimdi gör bilmeyesin beğ hangidir ya kulları
..."

Kârunlar, beyler, paşalar, imparatorlar, krallar, dokunulmazlar ve erişilmezler... Bir gün bir kasırga eser ve devrilir saltanatları... Susar şen âvazları, kırılır kadehleri, yarım kalır kahkahaları...

Biter şirin sözleri, kararır güneş yüzleri, dağılır cümle eş-dostları. Derviş Yunus, durup bir mezar başında söylüyor: "Sana ibret gerek ise gel göresin bu sinleri/Ger taşısan eriyesin bakıp görünce bunları". Çoğu mezara kalmıyor kârunların ibretlik halleri... Zulüm ve haksızlık üstüne kurulmuş saltanatlar, daha dünyada, en mutlu anlarında ellerinden uçuveriyor sahiplerinin. Mazlumların âhı inletiyor yeri göğü, altını üstüne getiriyor servetlerin; plazaların, sarayların ve tapınakların. Evrensel kaidedir ve aslında bilir onlar da: "Zulm ile âbâd olanın sonu berbâd olur..." Çağdaş imparatorlar, krallar, kârunlar ellerinin kiriyle yakalanıveriyor ışıklara. Ortalık yerde şaşkın, öylesine duygusuz ve ne yazık ki pişkin... Yaşarken cehennemi görüyorlar ucundan ve dünyaları başlarına yıkılıyor. Oysa bu küçük cehennem. Burası küçük mahkeme. Büyük suçlar aslolana, büyük mahkemeye bırakılıyor.

Çağdaş krallar, kârunlar, imparatorlar... Üç günlük dünya onların saltanat yeri. Buranın kurallarını onlar koyuyor ve oyunu en güzel onlar oynuyorlar. Sırası geldiğinde ellerinin kirini sıvıyorlar gelip geçenin üstüne. Göz boyamak, düzenbazlık, iftira, yalan... Oyun içinde oyun üretmek onların sanatı. Düğmeye basıyor ve sahneyi karartıyorlar. Kendi çıkarlarınca dizayn ediyorlar her şeyi. Birini tutup göklere çıkarmak, birini karalamak, yaşamını karartmak, yok etmek, onlar için işten bile değil. Bunu yapıyor ve borazanlarıyla inandırıyorlar herkese...

Nice pâk, nice temiz, nice ak alınlı insan; onların karartma sahnesinde lekeleniyor. İftiraları kanun gibi işliyor masumların ve mazlumların tepesinde. Ve saraylarında, görkemli tapınaklarında kutluyorlar muhteşem zaferlerini. Mazlumların gözyaşlarını, âhlarını, gönül kırıklıklarını kadehlerine doldurup içiyorlar. Vücutları semiriyor, servetleri katlanıyor, tapınakları yükseliyor boyuna...

Krallıklarının ebedî süreceğini sanıyor ve aldanıyorlar. O ezelî kaideyi unutuyorlar sarhoşluktan. Gün gelip ışıklar yanıyor ve sahne aydınlanıyor. Kirli elleriyle, abus çehreleriyle ve semirmiş, biçimsiz, dev cüsseleriyle kalakalıyorlar ortada... Ve yine, bu halde bile ustası oldukları illüzyona, göz boyama sanatının inceliklerine başvuruyorlar. Kıvırtıyor, inkâr ediyor, şirin bir yüz arıyorlar kendilerine. Sonuna kadar direniyorlar diz boyu pisliğin içinde. Masum bir yüz arıyorlar ardına saklanacak; oyunlarının geri kalan bölümlerini sürüyorlar sahneye, pişkin ve umursamaz...

Kapıkulları, köleleri, alkışçıları da boş durmuyor yerlerinde. Onlar da karayı ak göstermenin yollarını arıyorlar. Tel tel dökülse de, sırıtsa da, boyası vıcık vıcık aksa da söylediklerine inandıracak birilerini buluyorlar mutlaka.

Kapalı kapılar ardının kudretli kralları, dokunulmazlık zırhına bürünmüş şövalyeler, dünyalık servetlerin, makamların sarhoşları; dünyanın böyle gelmiş ve böyle gideceğini vehmediyorlar. Adlarının, "saygın" sıfatlarıyla birlikte ebediyen yaşayacağını sanıyorlar. Oysa bir anda "hiç" olmak da var, oyunun evrensel kuralları içinde. "Hiç" olmak, bitmek, adı sanı anılmamak; gizlendiği tapınaktan çıkamamak...

Ve büyük final... Kara toprağın altı... Karşı konulmaz çağrıya boyun eğip, yıkılıp gitmek. Ve ardında derin bir sessizlik, kocaman bir unutuluş bırakmak... Ebedî yok oluşa mahkûm olmak... "Şimdi bir evde yatarlar, taşlar olmuş üstünleri..." Tapınakları, servetleri, buyrukları, görkemli sıfatları... "Ol saltanatın şimdi yeller eser yerinde..."

"Yunus ne hoş demişsin, bal u şeker yemişsin." Bak, nasıl da denk düşüyor bizim günümüze, tam yedi yüz yıl önce söylediklerin...

Saturday, June 7, 2014

Bir göz yumup açmış gibi

Nâzenîn bu ömrümüz bir göz yumup açmış gibi
Geldi geçdi duymadık bir kuş konup uçmuş gibi

Nice geçdi bilmedik bu rûzgâr önden sona
Eyle tut şimdi bize bir yel esip geçmiş gibi

Niceler geldi bu mülke gitti vü göçdü geri
Şöyle kim bir kârban bir dem konup göçmüş gibi

İşbu dünyâya gelenler bir dem eğlenmediler
Hânümânın dökdi gitdi yağıdan kaçmış gibi

Sinlere var kim bilesin bu halâyık neydüğin
Sanasın kim bir ekindir Azrâil biçmiş gibi

Bahtlıdır şol kişi kim dünyede adı kala
Ölmedi diri durur âb-ı hayât içmiş gibi

Bu ömür sermâyesin olmaz yere harc eyledin
Şöyle kim bir key deli nakdin suya saçmış gibi

Ey Âşık sen ömrünü Hak aşkına sarf eylegil
Tâ eresin hazrete bir göz yumup açmış gibi


Âşık Paşa

Friday, June 6, 2014

TÜRKÇE MEVSİMİ

TÜRKÇE MEVSİMİ


Son on iki yıldır Mayıs ve Haziran aylarında dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde bir kültür bayramı kutlanıyor. Adına, ister Türkçe Olimpiyatları, ister Türkçe Festivali, isterse Türk dili ve kültürü şöleni deyin...

İşte bu  mevsimde, her gün dünyanın bir başka ülkesinden rengarenk ve ümit bahşedici haberler ve görüntüler sökün eder. Heyecanla izleriz, gururlanırız, şevkleniriz…ülkemiz ve kültürümüz adına sergilenen bu güzellikleri heyecanla sevdiklerimizle de paylaşırız. Bu, kah bir şarkı, şiir ve nat olur, kah bir tiyatro gösterisi ve halk oyunu...kalplerimizi yumuşatır, bizleri tarifsiz duygulara gark eder. Ülkelerin final geceleri, videolar...nicedir düçar olduğumuz kasvetli ve gussalı hallerden bizi çekip çıkarır ve istikbale bir kere daha güvenle ve ümitle bakmamıza vesile olur.

Hele dinlemeye ve seyrine hiç doyamadığım Yeni Bir Dünya Kuruyorlardı şarkısı...Özellikle de bu sene, dünyanın her bir köşesinden derlediği daha zengin tınılarla,yerel yorumlarla ve otantik enstrümanlarla gökkubbemizde ne hoş sedalar bıraktı! Bu şarkı, bestesiyle ve güftesindeki güçlü mesajıyla çok manidar; adeta başlı başına bir “hareket” olabilme hususiyetini haiz. İlk dinleyeni bile hemen sarıyor. Festivallerin ruhunu ve manasını güzel temsil ediyor.

Şahsen, dünya çapındaki bu etkinliğin içinde yer almayı, bu faaliyete can u gönülden destek sunmayı, yıllardır yurtdışında yaşayan ve uzmanlığı da Türk Dili ve Edebiyatı olan biri olarak kişisel bir mesele gibi de ele alıyorum. Türkçenin sadece kültürel değerlerimizi değil, insani ve manevi değerlerimizi de temsil ettiğini düşünüyorum bu etkinlikte. Bilip bilmeden eleştirenlere, ileri geri konuşarak, bu etkinliği küçümseyenlere, itibarsızlaştırma gayreti güdenlere, Yunusça “Bilmeyen ne bilsin, bilene selam olsun” diyorum.

Kabul etmeli ki, Türk Dili ve Kültürü Festivali, bizim henüz kıymetini, manasını ve vizyonunu tam olarak idrak edemediğimiz bir proje. Sıradan insanların kotardığı sıradışı bir proje. Sıradan insanların, zamanla adeta fevkalbeşer bir motivasyonla kendilerini yine fevkaladeden olaylar silsilesinin içinde buluverdikleri dasitani bir vaka. Her bir adımında yapanın değil, Yaptıran’ın hissedildiği bir icraat.

Her sene gelişerek, yeni formatlarla zenginleşerek ve altı kıtadan derdiği yerel güzelliklerle bezenerek ilerliyor. “Dünyanın bütün çiçeklerini” diyor ya şair, dünyanın bütün coğrafyalarından damıtılıp gelen özgün katkılarla zenginleşip devam ediyor. Geçen oniki yıl içinde de kendine mahsus bir kültür, tarih ve gelenek de oluşturdu nitekim. Gönüllülük esasına dayanması da yine en güçlü ve kalıcı olacak yanlarından...

Yılın bu mevsimlerinde, kah insani, kah milli ve dini duygularla sarmaş dolaş olarak takip edilen, heyecanlanılan, coşulan bu festivalin mutfağı pek bilinmez.
Türkiye'ye gelen her bir öğrencinin, bu öğrencileri bin bir emekle bu şölene hazırlayan öğretmenlerinin, kültür elçilerinin her birinin bir hikayesi var. Herşeyden önce, ibretle bakıldığında görülecektir ki, yediden yetmişe koşuşturan bu kişilerde bir gösteri amacı, teyatrallik ve görünme sevdası yoktur.

Sonra...
O öğrencileri bulmak, seçmek, eğitmek...sanılmasın ki kolay oluveririr. Sanılmasın ki her şey lay lay lom rehavetiyle yürür. Sanılmasın ki rengi farklı, dili ve dini farklı bu çocukları hazırlamak tereyağından kılçeker gibi kolay oluverir…Bu taraklarda bezi olmayanların, elinden oturduğu yerden ahkam kesmekten başka iş gelmeyenlerin, üç beş çocuğa şarkı şiir ezberletiliyor küçümseyiciliğiyle silip atmasına bakmayın siz.

Emek istiyor, sevda istiyor, evet adanmışlık istiyor, sabır istiyor, bilgelik istiyor. Masa başından kalkıp, sokağa çıkmayı, yedi cihanla barışık olmayı, hiç kimseyi ötekileştirmeden, bağrında yaşadığın cemiyetin her ferdiyle gönül gönüle olmayı, laf değil icraat yapmayı...gerektiriyor.

Gel gör ki...Caanım ülkemde bir kısım zevat-i kiram, Türkiye'nin son on yıldaki en büyük değerlerinden biri olarak yine yurdumun fedakar insanlarınca üretilen bu etkinliğe hayat hakkı tanımıyor, bu festivallerin ocağına incir ağacı dikmek için elinden gelebilecek hiç bir hoyratlığı ardına koymuyor...
Va esefa ve va hayreta!

Gerçi, her nekadar marifet iltifata tabii ise de, başından beri bu işin içinde olanların herhangi bir takdir beklemediğini biliyorum. Onlar, gölge etme başka ihsan istemez düşüncesindeler.

Hani Ramazanlar için söylenir ya, her yıl tam da zamanında geliyorsun ey şehr-i Ramazan diye, Türkçe mevsimi de her yıl bunaldığımız demlerde gelir, gözleri yaşartır gönülleri yumuşatırdı. 
Bu yıl!
Türkçemiz... ses bayrağımız farklı diyarlarda dalgalanacak, bu kez. Bunda da öyle hayırlar var ki! Yedi cihanın mütenevvi iklimlerinden derlenen ses, renk ve desenlerle, dünyanın en temiz ve masum çocukları ülkemiz insanını kendisinden çok fazla mahrum bırakmayacak . Yine meydanlarımızda, statyumlarımızda… resm-i geçitler düzenleyecek ve gururla taşıyacaklar kendi ülkelerinin bayraklarını; yüzleri, gözleri Türkçe sevdasıyla parıldayacak, sözleri Türkçe’nin en güzel nağmeleriyle gönül dünyanımızı coşturacak. Allahu alem bissavab.