Wednesday, August 5, 2015

PARALEL PARANOYASI

Okura, vay be dedirtecek devrimsel nitelikli yorumlar yapmak benim harcım değil! Ben de çoğu kimse gibi malumu i'lam kabilinden şeyler yazmaktayım!

İtiraf etmeliyim ki, Türkiye gündemini, yakından izlemiyorum!  Zaman kaybı.  Ayrıca, “normal bir insan”ın, beden sağlığı, ruh ve zihin sağlığı için zararlı da. Meslekten gazeteciysen o başka!

Benimkisi, işten güçten vakit bulduğumda alelaele bir şeyler yazarak tarihe kayıt düşmek. Benim için, tarihe düştüğüm bu kayıt önemli.

Zaman, yazdıklarımı bazen tasdik ederken, bazen de tashih ediyor. 
Birinde nefsim okşanıyor, diğerinde ise öğreniyorum.

Bu arada, fahirlenmek gibi olmasın ama, naçizane, literatüre sunduğumuz kimi küçük katkılarımız da olmuyor değil zaman zaman. 

Size, hadi ordan sen de dedirtebilir ama, mesela şu “paralel paranoya” tabirinin  patenti, evet bu fakire ait! Aslında çok da parlak bir icad,  matah bir katkı sayılmaz, ama olsun. Bu meşum ifadeyi ilk kez sosyal medyada kullandığımda, şimdi ismi lazım değil, yüklü hesaplı bir takipçim tarafından rt'lenince kelime "viral" oluverdi. Zamanla, paranoyanın şiddeti arttıkça bu kelam da anonimleşti!

Yeri gelmişken, bir diğer katkımızı da söylemeden geçmeyelim:
Hizmet Hareketi için kullanılan The Cemaat lakırısı da bendenizin!

Yıllar önce haber7.com’da yazarken kullandığım bu kelam, bir hafta kadar sonra Eyüp Can’ın bir yazısının başlığı olarak ulusal medyada arz-ı endam eyledi. Nazlı Ilıcak aynı isimle müsemma bir kitap yazdı. The Cemaat lafzı kamuya mal oldu.

İşte ulusal basında değil de internette yazmanın böyle dezavantajları var. Sizin yazdıklarınız adeta bir miri malı gibi yağmalanıyor.
Neyse mevzu bu değil! Dönelim, yazımızın başlığında, yazmayı vaad ettiğimiz dillere pelesenk olmuş şu malum konuya: Paralel paranoyası!

Biliyorum lafı çok edildi. Yeni şeyler de söyleyecek değilim, ama hani kayıt düşmek babından dedim ya!

Ahmet Hakan'ın Bodrum Belediye Başkanı ile yaptığı, zamanlaması oldukça manidar, mülakatına bir göz attım.

Hazret, "paralel yapı bana tezgah kurdu" diyesi!

Başkan, hangi hesap peşinde bilemem, ama bu vadide yalnız değil.

Kendisi gayet iyi biliyor olmalı ki, neseb-i gayr-i sahih bu taralelli terkip, günümüzde pek kullanışlı bir kelam.

Sistemlice kotarılan bir cadı avının anahtar kelimesi. 

Piyango, gazetecilerden, yazarlara, işadamlarına, öğrencilere, onların velilerine, oradan mahalle esnafına, memura, ev hanımlara, sporculara, senaristlere kadar herkese vurabilir! O da olmadı, oluverirsin bir "makul şüpheli"!

Hazzetmediğin, ayağını kaydırmak istediğin, ama işinin de ehli bir memur mu var dairede, paralelci diye ihbar ediver gitsin! Çekil kenara, seyreyle gümbürtüyü.

Delile veyahut mahkeme kararına ne hacet! Vur damgayı, geç! Sonra, bırak o ispatlasın suçsuzluğunu, ispatlayabilirse!

İslam, hak, adalet, hukuk, kul hakkı, ahiret, hesap, mizan... sadece dillerde.

Herkes, kendilerinin de şu veya bu sebeple günah keçisi ilan edileceği güne kadar, bir başkasına vurmanın keyfini sürüyor. 

Şu habere bakın mesela: 
Meclisin aşçısı menüye "Samanyolu Kebab" adlı bir yemek ekleyince, işinden oluyor.  Tam bir ört ki ölem!

Hatırlayın, 15 yıllık cezası kesinleşmiş firari Tayfun D, sahte MIT kimliğiyle yakalandığında, kendisini almaya gelen polislere ne demişti? "Paralel yapı yaptı". Bingo!

Şöyle buyurmuştu, suç üstünde yakalanan, kerameti kendinden menkul terör uzmanımız:

"Paralel yapıyı çok iyi tanıyorum. Size silahlı kanadını veririm"!

Sonra da ardı arkası kesilmeyen epey bir itiraf sevdalısı istila etti piyasayı. Cezalarının düşürülmesi mukabilinde, Paralel yapıyı deşifre edeceklerini vaad edenlerler dilekçeler yağdırdı adliyelere!

Bir de Cem Uzan vakası var malum, hele oraya hiç girmeyelim!

Bodrum'lu Başkan yalnız değil dedik ya, hatırlayın bu paralel paranoyasına müptela kimler geldi geçti: Cürm-i meşhud halinde enselenen hırsız, mafya babası, uyuşturucu müptelası, dizi teklifleri alamayan bir manken kızımız – o şimdi filozof-, emniyette kat-i meratip peşindeki polis şefimiz...haksız rekabet peşindeki ihale avcısı şark kurnazı tüccar, kifayetsiz muhteris gazeteci müsveddeleri... tadat etmekle bitmez! 

Bu Ülke'nin en büyük marifetlerinden biri günah keçisi icad etmedeki ustalığıdır. Hiç bir dönem günah keçisiz kalmamışızdır. Tüm sorunlarımızı tahmil ettiğimiz günah keçimizi kurban edince, hemen bir diğerini beslemişizdir. Ermenisi, Yahudisi, Kürdü, Türkü, dindarı, dinsizi...piyango kime, ne zaman vurursa!...

Tanzimat'in birinci dönem aydınları, Namık Kemal ve arkadaşları, müebbed hapse mahkum edildiklerinde, sürgünlere gönderildiklerinde, ülkeyi terketmek zorunda bırakıldıklarında… yedikleri damga, "Vatan haini'ydi! Vatan haini damgasını yiyen ve kültür tarihimize adını Vatan Yahut Silistre piyesiyle yazdıran Namık Kemal, bir süre sonra itibarı iade edilerek, ülkeye vatan kahramanı olarak avdet edecekti. 

İttihatçı güruhun, Albulhamit'i devirmesinin sebebi de, Sultan'ın hiyanete inhimak etmesiydi! Sonra hazretin kabrinin başında bin nedametle, ah u eninlerle az af dilenmediler!

Yine, İstanbul işgal altındayken, pay-i tahtta zamane jurnalcilerinin kullandığı en şeytanlaştırıcı kelime, Kuvvacı idi. Nerede bulunsalar, hapse ve idam sehpasına gönderilecek vatan delisi kimselere bu sıfat muvafık görülmüştü. Nitekim, liste böyle uzayıp giderek, günümüzde paralelci'ye kadar geldi!

Olan da vatan evladına, Bu Ülke’ye oldu, halen de olmakta! 

Yeni bir şey söylemeyeceğimi, küçük bir kayıt düşme niyetinde olduğumu baştan belirtmiştim! O kaydı da şöyle düşeyim.

Paralel paranoya konusunda rivayat muhtelif olabilir; ama ben acizane şöyle görüyorum:

Diğer irili ufaklı, hesaplı hesapsız, yan tesirlerinin yanısıra,  17/25 Aralık soruşturmasını örtbas etmek için büyük bir ustalıkla icad edilen bu paralel yapı safsatası, zamanla bir paranoya, bir cinnet halini aldı; çürük ve illetli vücutlara hızlıca sirayet etti. Hizmet'i tasfiye etmek için kurgulanan bu mevhum mefhum, son kullanma tarihi gelinceye kadar da nice canlar yakarak istimal edilecek.


Gürsel Tekinin şu sözü kalmış aklımda: "Paralel yolsuzluğun adı paralel devlet olmuş"!

Öyleyse vurun abalıya! 

Tuesday, August 4, 2015

Allah da var, gam da var.

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir,
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ'at.
                                                                       Fuzuli


Size de slogan haline getirilen sözler itici geliyor mu? 
Özellikle de son süreçte, nice inci mercan sözleri kendi bağlamından çekip çıkararak, kendi amacımıza uygun olacak biçimde yerli yersiz kullanmayı ne kadar sevdik!

Mesela, "Bu işi artık Allah çözecek" sözü? 

A kuzum! Ya sen, bütün bu işleri daha önce kimin çözeceğini sanıyordun ki!

Eskiler, mecaz cehlin elinde hakikat yerine geçer demişler ya, şimdi ise hakikati iri iri sözlere, beylik laflara kurban ediyoruz. Kısa süreli kazanımlarımız ve anlık tatminlerimiz için.

Yine, mesela artık bir slogan haline getirilmiş şu  "Allah var gam yok" sözü...

Rahatsızlığım şundan: 
Hadd-i zatında ve hakikat nazarında doğru olan bu sözün ideolojik bir slogan haline getirilmesi... Kelimeleri, cümleleri hoyratça, umursamazca tüketmemiz, ilham kaynaklarımızı kurutmamız...

Amenna ne doğru bir sözdür; inanç sahibi elhak emindir, esenliktedir. Ama keder, endişe onun da kapısını çalar. Dünya onu da sarsar. Hem onun kutsal bir hüznü de vardır içten içe, çoğu kez belli etmemeye çalışsa da.

Şimdi, slogan kalıbına dökülen  bu sözün hakiki manası, zamanla sadece "anlam aşımı"na uğramakla kalmıyor; bu anlam aşımı daha başka hakikatlerin de değerine halel getiriyor, dertsizliklere, rehavete kapı aralıyor. 

 Hani mümin tam bir “ıztırap insanıydı”! 

Derdimizi, derman olarak gören bir medeniyetin mensubuysak eğer, ilkin müptelası olduğumuz derdin, maruz kalınan musibetin ne olduğunu bilmemiz icap eder. Derdini bilmeyen derman bulamaz demişler.

İnsan olmanın hüznü,...ölümlü olmamızın melali, yalnızlığımız, kanatlarımızı özgürce açıp kendi ufkumuzda serazad, kimseye eyvallah etmeden uçabilme arzumuz, uçamayışımız...geçip giden zaman...bizi insan olarak ardı gelmez gamlara salar.

Gam'a bir medhiye düzeceğim hiç de aklıma gelmezdi. Hayır, Enderunlu Vasıf gibi:

"Mihneti kendine zevk etmedir alemde hüner
Gam-ı şadi-i felek böyle gelir böyle gider"  de demiyorum. Kuru dünya gamını yüceltmiyorum da. Nef'i'yi haklı bulurum: "Ağyar elemin çekme gönül nafile gamdır".
Meramım, varsa eğer bir elem, bir keder -ki fazlasıyla var- yokmuş gibi davranmamamız. 

Hele bu milletçe muztar kalınan bir musibetse...

Yas tutmaksa evet yas tutmak...ıztırapla iki büklüm olmaksa, hakeza!

Gam da gussa da keder de hüzün de insan için. Üzülmek, gamlanmak, melallenmek...tabii ve fıtri insan hallerinden. Yadsınamaz, inkar edilemez, ihmal edilemez.

Divan şiirimizin ilklerinden, Çeng-name şairi Ahmed-i Dai'nin dediği gibi:

" Cihanda hiç kişi bi-gam değildir
Meğer kim ol kişi adem değildir..." 

Şair, bu alemde dertsiz, gamsız, gussasız kimse olamayacağını söylüyor.  Diğer pek çok divan şuaramız ve halk ozanlarımız gibi Çorlulu Zarifi de aynı fikirde onunla:

"Bu bağ içinde bi-gam adem olmaz
Dikensiz gül, elemsiz alem olmaz"

Üzülmesi gereken, insanı yemeden içmeden kesen bir hal karşısında, mesela hala şen ve şakraksak, şen ve şakrak olmaya zorluyorsak kendimizi, veya en azından düçar olduğumuz bu derde layıkı veçhiyle mukabelede bulunmuyorsak, en insani manevi hallerimizi, yüzleşmemiz gereken halsizliklerimizi… tabiri caizse hasır altına süpürüyorsak! 

İçimizde böyle çözülmedik ne çok sorunumuz var kimbilir! Hakkıyla yüzleşemediğimiz, ağlayıp sızlayamadığımız…ve inkar ettikçe bizi içten içe kemirip duran. 

Dertler, musibetler... irili ufaklı rahatsızlıklar hayatımızın bir parçasıdır ve hayatımızda bir şeylerin yolunda gitmediğinin işareti, uyanışımıza, intibahımıza vesile... 
Acılarımızla, hüznümüzle, gam u kederimizle büyürüz, hamlıktan geçer pişeriz. Gam deryasının haddi hududu da yoktur. Ruhen ve manen büyüdükçe kederimiz de efzun olur.

"Hüzün peygamberi" sözünü ne çok severiz yeri geldiğinde!

Dünyanın zevk u safa yurdu olmadığını, Allahın en sevgili kullarının bela ve musibete, gam ve gussaya en çok maruz olanlar olduğunu ser-levha ederiz sohbetlerimizde...Hüzün senesini hicranla tahattür ederiz.. Sonra, Hz. Eyyub’ten, Hz. Yunus’tan bahisler açarız, kendi yaralarımızı sağaltmak için, zor anlarımızda doğrulmak için, önümüzü görebilmek için.

İster maddi ister manevi gam gussa olsun, fıtridir, yüzleşilmesi, yudum yudum tadına varılması, farkına varılması gereken güçlü, karşı konulamaz duygudur. Hayatımızın her aşamasında belli tonlarda karşımıza çıkacaktır sıkıntılar, ne kadar olgunlaşırsak olgunlaşalım, maddi anlamda imkanlarımız ne kadar genişlerse genişlesin, dini ve manevi bakımdan ne kadar güçlü olursak olalım.... 
Acı, keder, ıztırap semtimize ansızın uğrayacak, kimi zaman biz davet edeceğiz, kimi zaman davetsiz gelecek... 

Sloganlardan medet ummadan, bu güçlü duygumuz,  her kapımızı çaldığında bizim, devekuşu gibi başımızı kuma gömmesek! Her defasında yüzleşerek üstüne gidelim kahr u belanın. Kucaklayalım onu, ağırlayalım aziz bir misafir gibi gönülhanemizde. 

Burada arabeskçe düşünceler kapılıp, melankolik hissiyatın gayyalarına düşüp de ümitsizliğinize ümitsizlik eklemek değil kastım elbette. Hüznü de neşeyi de bir bilip, bu iki aziz ve kudsi duyguyla yudum yudum gıdalanmak.

Biz biz olalım, düşünce evrenimizi mümkün mertebe slogan-vari kalıpların tahaddütünden ve tasallatundan azade etmeye bakalım. "Allah var gam yok" kolaycılığından sıyrılalım. Derdimizin kıymetini bilelim.Derdimizin bizi olgunlaştırmasına izin verelim, davetsiz bir misafir olarak gelse de gönlümüzde baş köşeyi ayıralım ona. Şu beyti hatırlayacaksınız:

“Dilde gam var şimdilik lutfeyle gelme ey sürur
Olamaz bir hanede mihman mihman üstüne...”

Ya baştan ayağa gam olan Fuzuli’nin şu beyti:

“Ney-i bezm-i gamım, ey ah ne bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı”

Elbette bir gamlı baykuş olun demiyorum. Darlığınızla, kasvetinizle oturup kalktığınız yerlere ümitsizlik serpin demiyorum. Ya? O anki duygu ve halet-i ruhiyenizle barışık olun, başa gelen bela ve musbete, bela ve musibet gibi mukabelede bulunun ve insani hallerinizin çarelerini slogan haline getirilen laflarda aramayın. 

Gamsa gam, neşeyse neşe...halimize razı olmak, ahvalimizin farkında olmak düşer bize. 

Fethullah Gülen, Ketencizade’nin şu beytini çok zikreder: 

“Yansam da ocak gibi gayre eylemem izhar
Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakar”

Bu beytin sözlerini de şöyle değiştirir:

“Yansam da ocak gibi gam eylemem izhar
Yakma beni nar-ı ağyara ey Gaffar u Settar”

Şeyh Galib ise testinin içinde olan mutlaka dışa da sızar diyenlerden:

"Gerçi gam-ı dil beyan olunmaz
Ateş gibidir nihan olunmaz" diyerek gamı izhar etmemenin kabil olamayacağını söyler.

Kan yutulsa da dava adına kızılcık şerbeti içtim diyebilme Gülen'in hayat felsefesinde önemlidir. Onun hem hayatında hem tefekküründe çile, ıztırap, hüzün, hafakan, gam-gin olma  hayati önemdedir.

Ne ki, Fethullah Gülen gerek kendisinin bir insan olarak, birey olarak, gerekse Hareketi'nin düçar olduğu eza ve cefaya karşı kayıtsız mı! Belki şahsına yapılanlara evet. 
Ama davası adına, Hizmet Hareketi'ne yapılan hakaretlere ve iftiralara asla! Hareket'e yapılan naseza ve nabeca itham, isnad ve iftiralara kayıtsız kalmıyor, gerektiğinde çıkıp cevap veriyor. Hiç bir şey olmamış gibi bir tavır sergilemiyor. O da belli ki Üstadı gibi "Bana elem veren yalnız İslamın maruz kaldığı tehlikelerdir" cümlesinden hareket ediyor. 

Çıktığı sohbetlerde, kendisini sevenlere moral motivasyon vermek için etrafa tebessümler mi yağdırıyor! Bu süreçte, bilakis, onun derdine dert katan, yapılan bunca zulme karşı, Hizmet Hareketi dairesindekilerden bazılarının dertsizliği...

Son süreçte, Fethullah Gülen'in ses tonuna, yüz ifadelerine, el ve kol hareketlerine dikkat ettiniz mi! Dert halinde, daimi bir iztırap ikliminde...Evet, bu kendisi için yeni bir durum da değil. O, her zaman teyakkuzda, her dem ıztırab yudumluyor, her an endişeli...ama kendisi adına değil.

Kendisinin haleti belki de "sussan olmuyor söylesen olmuyor" kıskacında:
"Takrir edemem derd-i derunum elemim var
Allahını seversen beni söyletme gamım var".

O da söylüyor, bütün bu olup bitenlerden dolayı geceler boyu uykusuz kaldığını...

 Ahmet Kurucan, Gülen'in bu halini şöyle tasvir etmekte: 
"Son iki yıl içinde birkaç defa kendi kulaklarımla duydum Fethullah Gülen Hocaefendi'den; “Eğer annem-babam, kardeşlerim, eğer evli olsaydım eşim, çocuklarım aynı anda ölselerdi; bugün ülkemizin içine düştüğü durum karşısında duyduğum üzüntü ve ıstırap kadar üzüntü ve ıstırap duymazdım.”

Bir başka yerde Gülen şöyle diyor:

"Arifin gönlün Hüda gam-gin eder, şad eylemez! Allahla azıcık münasebetiniz varsa ve Onu, rızasını, rıdvanını az biliyorsanız, irfana adım atmış sayılırsınız. Onun için de gönlünüzü hep gamgin eder şad eylemez. "Bende-i makbulunu Mevlası azad eylemez". Efendinin hoşuna gitmişse şayet, aad edip sen, hürriyetine kavuşturmaz.O sana bakar, sen de hep ona bakarsın. Bu karşılıklı bakış Cennet nimetlerinden, Cennet lezzetlerinden daha leziz, daha taravetlidir. Alah ona erdirsin"

 Gam-gin olmak, duyarlı olmak bir mümin hali... Düçar olunan bela ve musibete layıkı veçhiyle mukabelede bulunmak da.

Şikayet ettiğimiz dünün sloganlar dünyasından kendimizi kurtarmaya çalışırken bir başka sloganın esiri ve zebunu olmayalım. Bir müddet de o sloganın ağuşunda aram edip gönlümüzü eğlemeyelim. Evet, Allah da var gam da.

Ezcümle, ben dahi  Keçecizade İzzet Molla gibi derim:

"Ya Rab, ahvalimiz diğer-gundur
Derdimiz ömrümüzden efzundur".

Monday, August 3, 2015

KANADALI DEĞERLER

Kanada’nın hakim değerler manzumesini nedir? Toplumsal dokusunun kodları?

Oldukça dinamik bir toplumsal yapısı olan ülkede, “Kanadalılık” tanımlanırken aşağıdaki ayırdedici karakteristikleri  vurgulamak yerinde olacaktır:

·        İngiliz ve Fransız kültürel miraslarının baskın etkisi.

·        Amerika’dan farklı bir tarihe, kültüre ve geleneğe sahip olunduğu.

  •    Dinamik göçmen ruhu.

·        İçselleştirilmiş demokratik düzen, bireysellik, çokkültürlülük politikaları, azınlıkların kendi kimliklerini sürdürmelerine izin veren  yasalar.

·          Anayasa’da ısrarla vurgulanan üç husus: “Barış, Düzen ve İyi Hükumet”

·        Son olarak, ülkenin azametli ve cesametli coğrafyası ile “Kanadalılık  şahsiyeti” arasında derin bağlar kurulabilir...

 

Ülkenin değerler manzumesininin şekillenmesinde,   Hristiyani unsurların etkisi çok açıktır. Bazı şehirlerde neredeyse her sokakta bir kilise vardır. Kiliseler, sundukları inanç hizmetleri yanında, sayısız toplumsal, kültürel, eğitimsel projeler de yürütmekte. Hakim kültür, Avrupalı (daha çok İngiliz, Fransız), hakim din de Hristiyanlık ( baskınlıkla Katoliklik)tir. Eyalet ve şehirlere göre baskın olan Hristiyan cemaatleri değişebiliyor. Mesela, Waterloo bölgesinde Lutheran ve Mennonite hristiyanları yoğunken, Montreal şehri Katoliklerin merkezidir.

Kanada’nın da milliyetçileri var: Muhafazakar olara adlandırılan bu kesim, milli ve manevi değerleri savunan bir zümre. Daha çok kırsal kesimlerde yoğunlaşan muhafazakarlar, bizdeki milliyetçiler gibi vatan millet konularından ziyade, vatandaşlık bilinci, vergi meseleleri, federal yapı gibi konulara odaklanmış durumdalar ve bizdekiler kadar da ateşli değiller. Büyük şehirlerde göçmen sayısı fazla olması ve eğitim seviyesinin yüksekliği gibi sebeplerden dolayı liberal görüşlüler daha fazla.Muhafazakar tutumlu insanlara rağmen, Kanadalılar genel itibarıyle açık görüşlü kimseler.

Bir diğer Kanadalılık özelliği olarak, ülke insanının iyi bir dinleyici olmasını da sayabiliriz. Kanadalı’lar dinlemekten adeta ayrı bir zevk alıyor. Bu dinleme alışkanlıkları, nezaketleriyle birlikte, biraz da kendileri hakkında  konuşmak istememelerinden kaynaklanıyor. Konuşmak yerine konuşturmayı tercih ediyorlar. Belki de biraz özgüven, biraz ötekini tanımak isteği... Bu kategoriye, Kanadalıların mütevazi olduklarını eklemek gerek. Ötekini tanımaya çalışmak, ötekinden öğrenmeye çalışmak ve kendini ötekinden büyük ve üstün görmemek...Ne kadar müslümanca değil mi!

Kanada değerlerinin şekillenmesindeki diğer önemli amil, Amerika ile olan komşulukları ve sıkı fıkı münasebetleridir. Kanadalı’larda bariz bir Amerikan  kompeksi var. Kendilerini tanımlarken, her fırsatta sosyal, siyasi, ekonomik açılardan kendilerini Amerika ile karşılaştırıyorlar. Amerika'nın seveni kadar sevmeyeni de var ülkede.

Mağduriyet psikolojisi, bir diğer belirgin Kanadalılık tavrıdır. Bir dokunsan, bir ah işitirsin Kanadalı’dan. Trafikten dem vurur, göçmenlerin ülkeyi mahvettiğini düşünür, zamanında alınmayan çöpten, bahçesindeki çimeni zamanında kesmeyen komşusundan, havadan sudan sızlanır...

Ezcümle, Kanada gibi genel itibariyle müspet bir imaja sahip ülke sayısı, ne yazık ki fazla değil! Devletin imaj yapıcıları, ülkenin temellerini atarken, barışçıl, yardımsever, muhtaca el uzatan ve göçmenlik ruhundan beslenen sosyal bir devlet  ortaya koymaya çalışmışlar; başarmışlar da. İkinci Dünya Savaşından itibaren uluslararası sahnede tarihi misyonlar üstlenmiş çokkültürlü Kanada, dünden bugüne savaşların yanında yer alan değil,  barışı sağlamaya çalışan elçi, arabulucu bir ülke olmuş.


Kanada sadece buzların, okyanusların, dağların, geyiklerin kazların, harika manzaraların ülkesi olarak değil, aynı zamanda insani değerlerin üretilip öne çıkarıldığı bir hukuk devleti.

Ayrılıkların gayrılıkların gittikçe arttığı dünyamızda, hakim değerler manzumesi insani ve İslami kıymet hükümleriyle uyum içinde olan bir ülke Kanada. Ol sebeple derim ki, dünyada Daha Fazla Kanada’ya ihtiyaç var. 

Saturday, August 1, 2015

Melih Arat’ın gözüyle Kanada


Zaman gazetesinin kıdemli yazarı Melih Arat, artık bir Kanadalı oldu diyebilirim. Geçen üç yıl boyunca, muhtelif zamanlarda Kanada’da yaşadı. Memleketin dört mevsimini yaşadı, meşhur kışlarını gördü, tecrübe etti. En son, 2014-15 eğitim yılında da eşi Meltem Arat’ın Wilfrid Laurier Üniversitesi’nde ziyaretçi öğretim üyesi vazifesinden dolayı Melih Bey, ailesiyle birlikte Waterloo’da yaşadı, sürekli Türkiye’ye gidip geldi. Oğlu Sanat, ortaokulu burada tamamladı. İngilizce'yi bir yıl içinde aksansız bir şekilde öğrendi.
Bu süre zarfında, Melih Bey ile sık sık bir araya geldik. Spor yaptık, film izledik, yürüyüşlere çıktık, civar yerleri, alışveriş mekânlarını, kahvehaneleri, sushi-house’ları… ziyaret ettik; eğitimden, siyasetten, kitaplardan, Bu Ülke'den,… insandan konuştuk. Kimi fikir ayrılıklarımız da oldu, gönül birliklerimiz de… Güldük eğlendik. Melih bey uyumlu ve 'y'mser bir insan, kendisinden istifade ettik, tatlı hatıralarımız oldu. Kendisini seneye tekrar bekliyorum.
Melih Bey, Kanada ile ilgili epey yazdı ama ben, gitmeden önce kendisinden Kanada hakkında düşüncelerini bir kez daha sordum. Kısa cevaplar istedim. İşte gözlem ve izlenimleri:
Dünyanın dört bir tarafında seyahat tecrübeleriniz var. Kanada, dünyanın diğer gelişmiş ülkeleriyle kıyaslandığında nasıl bir ülke?
– Kanada, ABD’nin ve Avrupa’nın bir kesişim kümesidir. Ama her iki bölgenin de olumlu özelliklerini almış görünüyor. Amerika’yı liberal bir ülke, Avrupa Birliği ülkelerini de sosyal devlet ilkesinin öne çıktığı ama daha konservatif ve bürokratik ülkeler grubu olarak tanımlayacak olursak Kanada’da hem özgür bir ortam hem de sosyal imkânlarla vatandaşların desteklendiği ve korunduğu bir ülke görüyoruz.
Amerika’da da yaşadınız. Kanada ve ABD’yi kültürel olarak kıyasladığımızda ne görüyoruz?
– Kültürel olarak kıyasladığımızda iki ülkenin farklı felsefeleri var. ABD “Melting Pot-Bir Potada Erime” kavramıyla göçmenlerin Amerika toplumu içinde erimesini ve bir Amerikalı olmasını bekliyor. Bir anlamda etnik kökenlerinizi unutup kendinizi Amerikalı olarak tanımlamalısınız. Kanada’da ise etnik kimliklerin korunması, bir zenginlik olarak görünüyor. Bir Hintli olarak, bir Çinli olarak ya da bir Türk olarak etnik özelliklerini koru ve bu şekilde Kanadalı ol. Bu özgürlük 180 milletten oluşan Kanada’daki göçmenlerin Kanada’yı daha fazla benimsemesine yol açıyor.
ABD’de evlerin önünde Amerikan bayraklarının asılı olduğunu görürsünüz; fakat Kanada’da insanlar bayram olmayan günlerde bile arabalarına Kanada flamaları takarlar. Bence bu Kanada flama ve bayrağı takılması, Kanada’daki göçmenlerin Kanada’yı benimseme düzeyini gösterir.
Ekonomik olarak kıyasladığınızda Kanada ile ABD arasında nasıl bir fark var?
– Kanada’nın nüfusu 35 milyon, ABD’nin nüfusu ise 320 milyona yaklaşıyor. Bu nüfus farkının avantaj ve dezavantajları var. 35 milyonluk bir ülkenin. 320 milyonluk bir ülkeye göre sosyal devlet ilkesini yerine getirmesi daha mümkün. Aynı şekilde üretilen zenginlik 35 milyon kişi arasında paylaşılıyor.
Buna mukabil, Kanada dünyanın ikinci büyük ülkesi ve ülkenin tüm ihtiyaçları bu 35 milyon kişinin vergileri ile finanse ediliyor. Dünyanın en geniş GSM şebekesi 35 milyon kişi tarafından fonlanıyor ve dolayısıyla cep telefonu iletişim maliyetleri ABD’den hayli pahalı.
Amerika tüm dünya göçmenlerinin bir numaralı hedef adresi. Kanada, yeni göçmenler için ABD’den sonra ikinci geliyor. Göçmenlik kurallarının görece daha hafif olması, yaratıcı insan kaynaklarının daha fazla Kanada’ya gelmesine fırsat veriyor.
Farklı kültürlerden gelen, yaratıcılığı enerjisi yüksek göçmenler, devlet destekli bir süreçten sonra hızla adapte olup ekonomiye katılıyorlar.
Kanada sevginiz, bu ülkeye ilginiz nereden geliyor?
– Lise yıllarında İstanbul Sultanahmet’te turistlere gönüllü rehberlik yaparken Kanadalı bir genç ile tanışmıştım. Bana bir Kanada rozeti hediye etmişti. Kanada’nın haritadaki yeri haricinde hiçbir şey bilmiyordum. Fakat bir ülkenin sembolünün akçaağaç yaprağı olması ve militer bir özellik taşımaması çok hoşuma gitmişti. O rozeti hafta sonları giydiğim blazer ceketimin yakasına takmıştım. Sanırım o rozet Kanada sevgimizin ilk tohumu oldu. Saygıdeğer Sezen ailesinin varlığı, dostluğu ve Kanada hakkındaki olumlu sohbetleri de Kanada sevgimizin artmasına yol açtı.
Kanada, Türkiye’den nasıl görünüyor?
– Kanada ile ilgili Türkiye’de genel olarak olumlu bir izlenim olduğunu söyleyebilirim. Tabi bu imajı hem bu ülkeye yolculuk yapan Türkler hem de burada yaşayıp Türkiye’ye ziyarete gelenler kuruyor. Benim karşılaştığım ve tanıdığım Türkler, Kanada’yı ayrımcılığın hissedilmediği, önyargıların olmadığı, medeni bir refah ülkesi olarak tanıtıyor. Dünya meselelerinde de genelde barışçı bir çizgi izleyen, başka ülkelerle çatışması olmayan Kanada’nın basındaki yansıması da daha olumlu. Kanada, İngiltere ve ABD’nin doğal partneri olsa da şahin bir çizgide değil.
Dünyada pek çok ülkeyi gezmiş biri olarak ideal dünya vatandaşını nasıl tanımlarsınız?
– İdeal dünya vatandaşı, gözleri, kulakları ve kalbi açık bir insandır. Öğrenebilen, dinleyebilen, önyargıları olmayan, kucaklamayı bilen bir insandır. Din, dil, milliyet ayrımlarına takılmayan, tarihsel çatışmaları bir kenara bırakarak, medyanın koşullandırmalarını aşarak gerçeği ve insanları anlamaya çalışan bir insandır.
Sadece insanlarla değil, dünya gezegeniyle de ilgilenen, onu korumaya çalışan bir insandır. Her insanın kendi ülkesini gösteren resmî bir kimliği vardır ve bir anlamda kendi ülkesinde çevre ve doğadan sorumludur. Ama dünya vatandaşı olan kişi, gezegenin tamamındaki doğayla ilgili farkındalığı olan, onu korumaya çalışan bir insandır.