Tuesday, July 21, 2015

HİZMET HAREKETİNİN ENTELEKTÜEL KAPASİTESİ 4: CESARET


"En büyük ahlâki çöküntü korkaklıktır."
                                                          Mihail Bulgakov

Aydının  mümeyyiz vasıflarından biri de onun "cesareti"dir. Kimi zaman, bir aydını tarihe altın harflerle kaydeden, onun serdettiği düşüncelerden ziyade, bir haksızlık, bir hukuksuzluk karşısında herkesin ölüm sessizliğine gömüldüğü bir hengamda, sergilediği dik duruşudur; onun zalimleri dize getiren cesaretidir geleceğe kalan...

Fethullah Gülen, 28 Ağustos 2005’te kendisine sorulan ‘entelektüel kimdir’ sorusunu iki tarihi şahsiyet üzerinden açıklıyor. Biri batıdan biri doğudan olan iki mütefekkir, iki eylem adamı. Zor zamanda konuşmasıyla, özgür ruhuyla, cesareti ile temayüz etmiş iki isim: Emil Zola ve İmam Gazzali. Devrin muktedirleri huzurunda eğilmeyen, güce temenna etmeyen bu iki isim, bugün sadece düşünce evrenimizdeki müstesna yerlerini almakla kalmamış, aynı zamanda, halen de modern dünyamızı da etkilemeyi sürdürmektedirler.


Fethullah Gülen’in sözkonusu konuşmasında aydının vasıflarından, özellikle cesaretin altının çizildiğini görüyoruz. Ona göre entelektüel, kendince haklı olduğuna inandığı bir davada sonuna kadar gider. Toplumun bunaldığı, önünü göremediği, nefes alamadığı o buhranlı zamanlarda topluma yol açar, ufuk gösterir, “Durun kalabalıklar” der, kendini ta’n u teşnie tabi tutan ham softa kaba yobazların yüzüne, “Dar görüşler dar düşünceler” diye haykırır. 

Aynen, müslüman Anadolu’nun vicdanı olan Mehmet Akif gibi:
“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz” isyan eder.

Yine, Namık Kemal gibi:
“Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin
Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten” diyerek meydan okur.

Cesaret derken, safderunca bir Don Kişotluk değil kastım! 
Bilakis, binbir fikir çilesiyle demlediği has tefekkürünü vicdan haddesinden geçirip, sonra da tüm içtimai ve ferdi maslahatları gözeterek “bendine sığmama" halidir.
Bu ne onurlu bir duruştur! 


Bu Ülke, yakın tarihinde, sadece hak ve hakikate dilbeste olmuş, Hakk’ın hatırını her hatrın fevkınde gören, dünya menfeati karşısında eğilip bükülmeyen az da olsa gerçek münevver görmüştür. Şüphesiz onlardan biri de Bediüzzaman Said Nursi’dir. Gerçekten de Bediüzzaman'ın, devrindeki sosyal olaylara karşı fevkalade hassassiyetine, Müspet Hareket odaklı eylemine, şahsına yapılan tüm eza ve cefayı affedebilme enginliğine, fakat bütün bunlarla birlikte cemiyeti alakadar eden genel meselelerde zalim ve zulüm karşısındaki cansiperane cesaretine hayran olmamak mümkün değildir! Yakın tarihimizde Bediüzzaman kadar, “milletinin selameti”
için akla hayale gelmedik bütün çileleri göğüslemiş, aynı zamanda aydın onurunu yüceltmiş ne az isim vardır! İnsan zaaflarından birinin de hiss-i havf (korku duygusu) olduğunu vurgulayan Bediüzzaman, aydın kimsenin  korkuları olmayan biri olduğunu kendi hayatında da bizzat sergileyerek göstermiştir.! Sabık dönemin zalimleri, Bediüzzaman'ın talebelerini çeşitli vesilelerle korkutarak ondan caydırmak istediklerinde, Hazret adeta civcivleri üzerinde tir tir titreyen bir tavuk edasıyla saldırıları cansiperane savuşturmaya çalışmıştır.

Fethullah Gülen de hep zor zamanlarda işini suhuletle, salahatle görmeye çalışan cesur bir şahsiyettir. Kanaatimce, bazı durumlarda "bir şeyi" yapmayarak, bazı durumlarda da zor ama yapılması gereken "şey"i ortaya koyarak cesaretini sergilemiştir. Cesaretini topluma çıkış yollarını göstererek ortaya koymuştur.

Bugün, kimi siyasal İslamcının bakmayın  hayasızca saldırmasına; dün 28 Şubat’ta neredeydiler! Söyleyeyim: sus pustular... İşte yakın tarihimizin o karanlık döneminde en çok taz’iç ve taciz edilen kişilerinin başında Fethullah Gülen Hocaefendi vardı. Gülen'in sonraki dönemlerde, çok sıkıntılı geçen o zamanları gündeme getirmekten, oradan bir mağduriyet anlatısı fabrike etmekten özenle kaçındığını görmekteyiz.... 

İşte o dönemde Gülen, belki de hayatının en büyük risklerinden birini alıp baş örtüsü ile ilgili olarak dinin ruhundan istihraç ettiği çok cesur bir perspektif sundu.  O dönemde zalimane planları akamete uğratan hesaplı, planlı ve makul cesaretiyle yakın tarihimizin seyrini değiştirdi. O gün zehir yudumlayıp başını açan, vazifedar oldukları eğitim yuvalarında derslerine giren ablaların  emek sarfettiği, istikballeri için gözyaşı döktüğü talebeler, üniversitelere girebildi. Şimdi bu yeniyetmeler, ekranlarda, meydanlarda, üniversitelerde  mevzilendikleri mevkilerde 28 Şubat’a dair ahkam kesiyor! Dahası, kendilerinin elinden tuttuğu o ablalarına devrin zalimleri tarafından terörist muamelesi çekilirken seyrediyor;  hatta bizzat kendileri İŞİD’e ve PKK’ya bile reva görmedikleri hakaret ve ithamları dün kendilerinin elinden tutup bu günlere getiren ve bu rahatlık günlerinin hazırlanmasında büyük emeği olan bu kimselere yöneltiyor. 

Sırası gelmişken ben de tekrar edeyim: Pişman olacaklar, bir ömür vicdan azabı çekecekler...


Evet, Hizmet Hareketi, şu mahut süreçte çok zorlu sınavlar vererek baştan ayağa bir transformasyon yaşıyor. Esnafından, talebesine, ablasından abisine, ve illa ki aydın kesimine... 

Yıllar sonra, bu mahut süreçte maruz kaldığı zulümler kadar, Hareket’in bu zulümlere nasıl mukabelede bulunduğu da önem kazanacak. Şahsi gözlemimin, Hizmet’teki her kesimin bu zalimane tazyiklere vakarla, cesaretle, medenice ve dimdik mukabelede bulunduğu...yani tastamam kendine yakışır biçimde bir tavır segilediği yönünde.

Bu süreçte, haklı davasında sesini herkese ve her kesime duyurabilmek için Müspet Hareket’in temel ilkelerinden sapmadan avazı çıktığınca haykıranlar oldu. Özellikle de Hizmet medyasında yönetici kesimden ve yazarlar çevresinden…Bu isimleri kutluyorum.  Zamanla, pesrpektiflerini daha da genişlettikleri, sadece belli bir sabit düşünceye münhasır kalmadıkları, temel hak ve özgürlükleri herkes için müdafaa eder hale geldikleri zaman Türkiye bu süreçte çok sayıda keyfiyetçe donanımlı aydınlar kazanmış olacak. İşte İhsan Yılmaz, işte Bülent Keneş, Gökhan Bacık, Mahmut Akpınar, Abdülhamit Bilici, Savaş Genç...yine Hareketin içinden gelmemeyen, bu döneme adını cesaretleriyle yazdıran Arzu Yıldız, Mehmet Baransu, Mümtazer Türköne gibi gazeteci ve entelektüeller...

Bununla birlikte….şunu da vurgulayalım: Sanırım, ülkedeki akademyada asgari bir akademik bağımsızlık olmadığından, Hizmet geleneğinden tefeyyüz etmiş çoğu akademisyenden ses soluk çıkmadı! Beklenen o gür sada, düşünce gökkubemizi ihtizaza getiremedi! Evet, hani Hizmet Hareketi’nin kimi butik üniversitelerinde akademisyencilik oynayan kimselerden söz ediyorum. Bu üniversitelerde, bugün Hizmet’in içinde bulunduğu durumu en yüksek ve gür sadayla haykıran, sosyoloji ise sosyoloji, siyaset bilimi ise siyaset bilimi, psikoloji ise psikoloji...kendi disiplininin usül ve esaslarına göre, farklı tonlarda ve edalarda haykıran kaç kişi oldu! Cılız, soluk bir kaç ses!...Mesela, kaç akademik makale üretildi süreçle ilgili o kurumlarda. Kimler İngilizce, Türkçe, Fransızca yazılar kaleme aldı konuyla ilgili...Bu tür işleri başkalarından bekleme dönemleri geçmişte kalmadı mı!

Biliyorum, o kurumlarda sadece sosyal bilimlerde uzmanlaşmış yüzlerce, binlerce akademisyen var. Neredeler! İtaatten dolayı mı susuyorlar, yoksa bölüm başkanlığı, dekanlık, rektörlük  için ince hesaplar peşinde olduklarından, kendilerini şu mevhum "geleceğe" hazırladıklarından mı!

Hayır hayır, kimseden bir militan halet-i ruhiyesi ile ve bir enteletüelin tabiatına asla sığmayacak güdümlülükte davranmasını beklemiyorum elbette; nitekim öyle davranmak zuldür de aynı zamanda bir entelektüel için. Benim meamım, korkarak, ucuz şahsi hesaplar güderek entelektüel olunmayacağını anlatmak. Allah aşkına, bu zevat, bu zulüm karşısında konuşmayacaksa ne zaman konuşacak, yazmayacaksa ne zaman yazacak!

Bugün sorumluluk üstlenme, elini taşın altına sokma zamanı değil mi! Hem her gün türlü mezalime maruz kalacaksın, hem de toplumun vicdanı mevkiinde bir aydın olarak, Hizmet Hareketi'nin şahs-ı manevisinden tefeyyüz etmiş bir akademisyen, bir sosyal bilimci olarak bugün Hareket'in maruz kaldığı tarihi vakalarda, söyleyecek tek bir lafın olmayacak, okkalı bir kelam etmeyeceksin!  Bu öyle bir dönem ki, tarih bugün konuşanı ve onun ne konuştuğunu kaydettiği gibi, konuşmayanı ve neden konuşmadığını da kayıt altına alıyor. Henüz doktora öğrencisiyken veya yardımcı doçentken, hayalini kurduğu makam ve mevkilerin hatrına etliye sütlüye karışmayan kimseleri gördükçe üzülmüyorum desem yalan olur! 

Aydın konuşmalı, yazmalı, gerekirse haykırmalı... Onun konuşması, kelamı elbette kahvehane muhabbetine benzemez. O, mütemadiyyen ve mütecessisane okur, eleştirel düşünür, mantıklı ve tutalı tahililler yapar, ennihayetin de etik değerlerine müvazi argümanlarla kendine bir duruş tayin eder. Söylediğinin arkasında durur, hesabını patronunun arzusuna göre, istikbalde tahayyül ettiği makamlara göre yapmaz... hesabını evvel emirde kendi vicdanına, sonra da tarih ve toplum huzurunda kamu vicdanına verir.

Korku ile, endişe işe, müşkül-pesentlikle, rehavet-perverlikle kendisine sürekli bir özsansür uygulamaz. Doğru olan şeyi gördüğü ve bildiği halde dile getirmemenin de cesaretsizlik olduğunu bilir!

Açıkça belirtelim: Kariyerime halel gelir, maişetim kesilir diye tevehhüm eden bir korkaktan entelektüel mentelektüel, akademisyen makademisyen olmaz. Hırsızlığa, yolsuzluğa, haksızlığa, demokrasizliğe... şu bu sebeple ses çıkarmayan, tepki göstermeyenin her yeri entelektüel olsa ne! 

Düzenin adamı olan, sürekli dengeleri gözetleyen, kendi çıkarlarını kollayan değil, bilakis bunları sorgulayan kimsedir entelektüel. Üzerinde titreyip durduğu, ya da gözünü diktiği bir makamı yoktur onun…evet beklentisizdir. Çoğu kez yalnız, çoğu kez muhaliftir. 

Gel gör ki günümüz Türkiye’sinde her kesimden aydının muztar kaldığı acınası hal, iktidar dalkavukluğudur. Kimi bunu bağıra çağıra yaparken kimi de sessiz kalarak icra ediyor. Hizmet ehlini bu gün en çok yıpratan en büyük şey, dostun vefasızlığı, anlayış bekledikleri tarafından yalnız bırakılması..Bu vefasızlık, sadece dışarıdan değil, içeriden de sadır oluyor.

Bu hengamede kulağının üstüne yatmayı yeğleyen, gün günden beter gelecek deyip ölüm sessizliğine gark olan pek çok iyi halde olsuncular, tavır ve tutumlarını devrana göre, kazanana göre belirliyor ve ne yazık ki bu rezil korkaklıklarını da tedbir olarak yorumlayabiliyorlar.

Evet, Hizmet Hareketi’nin mühim umdelerinden biri tedbirli davranmaktır. Azami ihlas, azami uhuvvet gibi ilkelere azami tedbir de eklenir. Bu tedbirli ve müteyakkız davranma, Bediüzzaman’ın Müspet Hareket konseptinden geldiği gibi, aynı zamanda, soğuk savaş ve darbeler dönemine, oradan Gülen Hocaefendi’nin Erzurumluluğuna, hatta kendi bireysel hususiyetlerine ve mizacına da bağlanabilir. Ama tedbir, asla tehevvür ve meskenet değildir; tedbir, reaktif bir halet olmaktan ziyade proaktif bir keyfiyettir. Bilahere, Hizmet’in tarihi ve hayati bir cendereden geçtiği böyle bir süreçte, ister akademyada ister medyada, söz ve kalem sahibi herkesin, hiç bir şahsi hesap ve mülahazaya girmeden, hak ve hukuka müteallik hususlarda daha yüksek sesle konuşması da elzemdir! Hem, bugünkü sorunlarımızdan biri  zalimin zulmetini tezyid eden şu kahredici alim sükuneti değil midir! Evet herkesten bir Bediüzzaman olması beklenmez, ama onun yolundan gidenlerin, gitme azminde olanların veya gittiğini düşünenlerin de bu cesaretten nasiplenmeleri, onun bu polat duruşundan ilham almaları gerekir!

Ezcümle, ister aydın, ister münevver, ister entelektüel deyin…okuyan, yazan, düşünen, konuşan kimse sorar, sorgular, eleştirir. Bu da kimi zaman hem maddi hem manevi imkanlardan mahrum bırakılmayı…eza ve cefayı göze almayı gerektirir. Tevekkeli eskiler, insanı tanıtan hususiyetlerden biri de onun cesaretidir, kişi zor zamanda belli olur dememişler.

Nazım gibi diyelim, "sen korkarsan, o korkarsa, ben korkarsam nasıl çıkarız aydınlığa" ve Machiavelli ile noktalayalım: “Aşırı cesur olmak, aşırı ölçülü olmaktan daha iyidir”…




Monday, July 20, 2015

Hepimiz 28 Şubatçıyız...

Tam 4 yıl önce Rotahaber.com'da yazdığım bir yazıyı, aynen buraya alıyorum ve soruyorum: Değişen ne!


İstiklal  Mücadelesi  veren bir milletin evladını İstiklal Mahkemelerinde  yargılayanlar, Ulucanlar’da asanlar, kesenler kimlerdi, nereden gelmişlerdi? Hepsi işte bu "necip millet"in ahfadıyı!
Şefkatli, merhametli  bir milletin içinde, o caniler, zorbalar, katiller nasıl  barınabilmişti ve kendi çocuklarına hunharca nasıl  kıyabilmişlerdi!   
Gelelim 28 Subat'a...
Faturayı sadece bir kaç paşaya, bazı gazetecilere, milletvekillerine, bürokratlara, hatta  bazı cumhurbaşkanlarına,  başbakanlara kesip  işin içinden çıkıyoruz. Böylelikle, giriftar olduğumuz müşterek  günahımızdan  (collective guilt), utancımızdan... kurtulduğumuzu sanıyoruz!  
Halbuki  bu  günah, gelecek nesillerin de ibret alabilecekleri bir  tevbe-i  nasuh gerektiriyor.  O da toplumun demokrasi bilincini içselleştirmesine  ve birlikte yaşama anlayışının yerleşmesine vabeste...Heyhat,  toplum olarak, bundan hala ne kadar da uzağız.
28 Şubatçıları yargılamak için eğer bir Nurnberg Mahkemesi kuracaksak , topyekün bir millet olarak sanık sandalyesine oturmamız  gerekiyor.  Evet, ne yazık ki suçlular ve suçlu olma potansiyeline sahip  olanlar  aramızda:  sen ben o siz biz onlar...

28 Şubat döneminde ben de özel  okulun birinde idealist bir  muallimdim.  Gestapolar tarafından takip,  teftiş  ve tedhiş edildiğim o meşum günlerde,  alelade işlerimi bile sakit bir infialle, bir mezar-ı müteharrik meskenetiyle görüyordum. Evet, verdiğim bir mücadele vardı;  ama genç yaşımda beni çok yormuştu;  hatta derin bir  ümitsizliğe  boğulmak üzereydim.  O dönemlerde yapılabilecek en iyi şey askere gitmekti, ben de gittim. Haziran fırtınasının ortalığı  kasıp kavurduğu o günlerde askerdim.
Sonra, o zalim 28 Şubat günlerinde nice öğretmenler tanıdım, dindardılar, perukluydular, aralarında  yakınlarım da vardı.  Bir sabah ellerine  zarflar  tutuşturulanlar vardı: “Devlet memurluğundan çıkarıldınız" “Umut ne kadar azdı.”
Onbinlerce  özbeöz vatan evladının  hayatı karartıldı. 
Ellerindeki master  ve doktora diplomalarıyla ortada kalakaldılar,  sekreter bile olamadılar; evlerinde ah vah edip  kafayı  yedi onbinlercesi.
Binlerce avukat, doktor, mühendisin canına okundu.
Toplumda yüzde bir  bile  tabanı olmayan bir  şirzime -i  kalil, masum insanlardan cüzzamlı, vebalı insanlar üreten üfunetli bir sistem yarattı..
Bugün, tarihimizin o kapkara sahifesi,  28 Şubat, bitti diye sahte kahramanlara mahsus bir zafer vaveylası koparaların hiç biri de o günlerin mağdurlarından  değildi. 
Güce  tapan bu topraklarda, 28 Şubat ruhunun her an hortlayabilme ihtimali ve potansiyeli  sürekli sözkonusu olacak,  28  Şubat  farklı  şekil ve şemaillerde bin yıl değil, ebediyen  sürecek.
Ülkemizdeki neme lazımcı, hepbanacı  ve hamsofta kaba yobaz bir din anlayışı, kafatası milliyetçiliği,  bağnaz laiklik her zaman 28  Şubatlara zemin hazırlayacak...
 Bu meyanda, isterseniz o  dönemin perde arkasındaki  bazı  aktörlerine kısaca bir  göz  atalım:
Bölüğünü, taburunu,  tugayını  fişleyerek terfi- rütbe peşinde koşan komutan  ne kadar  28 Şubatçıysa,  mangasındaki erleri, silah ve kader arkadaşlarını,  dini  durumlarına göre, üstlerine   gammazlayan  Tokatlı onbaşı,  Çankırılı  yazıcı,  kısa dönem asker arkadaşlarının fişlemelerini  maharet  ve şevkle  bilgisayara  geçiren ilahiyatçı  yedek  subay da  o  kadar 28  Şubatçıydı. Askerliklerini rahat  yapıp  bitirdiler, terhis  olunca da gerektiğinde  hortlamak  üzere 28  Şubatçı zihniyetlerini  de yanlarında  alıp memleketlerine  döndüler.
Yegane vazifesi okulundaki öğretmenlerini gammazlamak ve raporlamak olan gölgesinden korkan ülkücü, mukaddesatçı, muhafazakar, dinidar  bilumum okul müdürleri de dönemin gaddar  Maarif nazırı kadar 28  Şubatçıydı!
Kazanılan bütün işten atılma davalarına  hiç geciktirmeden cevab-ı red veren Danıştaydaki devletlüler de.
Başıörtülülüleri Milli  Eğitim Müdürlüğü binalarına sokmayan kapıdaki görevli, itiraz dilekçesini bile almayarak çöpe  atan kraldan fazla kralcı evrak  kabul memuru  siz 28  Şubatçı  değil  misiniz?  Ve bugün Türkiye’de yaşamıyor musunuz!
Kararlara imza çakan muhterem siyasiler...
Cumaları kürsüde ellerine  tutuşturulan hutbeleri  harfi harfine  okuyan, imani meseleler bir  yana,  her biri  bitki çiçek  börtü  böcek  vaizi olan resmi hizmete mahsus imamlar...Neylersin viran olası  hanede evlad u iyal var...değil mi!
Üniversitedeki odasında pısırık pısırık oturup da dua hakkını,  inşallah  sıra  bana gelmez diye  kullanan miskin akademisyenler...
·       Her dönemin  adamı ve idare-i maslahatçısı...
·       Bugün mağduriyet edebiyato yapan ve İslamcı analizleriyle mangalda kül  bırakmayan muhafazakar köşe  yazarları...
·       Ellerinde çetele, halkı sokak  sokak ev  ev fişleyen mahalle  muhtarları...
·       Sadece vicdanlarımızı değil,  ceplerimizi  de  kurutan 28  Şubat’ın siz sayın banka memurları,  ultra çağdaş memureleri...ihlaslı  kazanç  kurumlarının  genel müdürleri...
·       28  Şubat  şahs-ı manevisinin  prototipi  ve mümessil- i azamı Demirel’i 40 yıldır  bu memleketin başına musallat  eden siz bilumum sağcı,  muhafazakar,  mukadesatçı halk  kitleleri...
·       Muhafazakar dergilere,  gazeteler  vs.  reklam vermekten korkan muhafazakar işadamları...
·       Ve ben... Her gün çalıştığı okulun öğretmenler odasına gelip üniformalarıyla  oturan, keyfine göre derslere girip okulu  teftiş eden askere  “komutanım siz  niye  kışlanızda  değilsiniz, burada ne işiniz var” bile diyemeyen ben....Nihayetinde terk-i diyar eden ben, ben de 28 Şubatçıyım.
Milli iradenin şaha  kalktığı Kurtuluş Savaşından hemen sonra bile,milletin iradesini  darbe ve sadmelerle mefluç  eden gizli komitaların  heveskar  gönüllüleri aramızda oldukça... işimiz  zor. Biri gidip bir diğeri gelecek!
Ama duam şudur:
Allah bir daha bu millete  ebediyete kadar 28 Şubat  zulümleri göstermesin; ve biz 28 Şubatçılara ilk taşı 29 Şubatta doğanlar, masumlar, genç kuşaklar,  atsın. 

Tuesday, July 14, 2015

FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ’DEN TAVSİYELİ KİTAPLAR LİSTESİ


       Yıllar önce bir edebiyat öğretmeniyken, kitap okumayı seven kimi öğrencilerime seviyelerine ve ilgilerine göre bir kitap listesi hazırlar, yaz tatiline çıkmadan önce de kendilerine verirdim. Daha sonra öğrencilerimin beni hep bu yönümle hatırladıklarına şahit oldum. Özellikle de Fen Lisesinde okuyan öğrencileri, sosyal bilimlere yönlendirmeye gayret ederdim.
      Bu yazıda ise, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin okuduğu, okuttuğu ve tavsiye ettiği kitapların çok küçük bir listesini paylaşmak istiyorum. Gülen Hocaefendiye göre kitap okumak çok önemlidir, özellikle de "insanı Rabbine ulaştıracak, onu gaye-i hayal saydığı neticeye bağlayacak, kainatın gerçek manada fethine vesile olacak, kendisi için kapalı meseleleri açacak..dahası kara delikleri cennetin birer koridoru haline çevirecek ve en zulmetli noktalarda dahi sürçmeden yürüyebilmesini temni edecek kitapları okumak çok önemlidir."  Hocaefendi, okumanın bir seferberlik haline getirilmesini tavsiye ediyor: "Muhabbet fedailerinin okuma mevzuunda, umumi seferberlik ilan edercesine kendilerini okumaya vermeleri gerekiyor, zira okumak bizim için bir zaruret halini almıştır."

       Altunizade’de Fem Dersanesi’nin üst katında Gülen Hocaefendi’nin “oldukça şahsi ve hususi” bulduğum kütüphanesi halen muhafaza edilmekte. Altını çizerek okuduğu yüzlerce kitap… Gülen'i Hocaefendi yapan, kendisine alim-entelektüel hususiyetler kazandıran bu eserler, bu son derece eklektik kütüphane, satır satır okunduğu her halinden belli olan kitaplar, sonraki yıllarda araştırmacıların çok yakın ilgisine mazhar olacak. Bu yazıda, okumanın önemini bilen kimselere hem bir fikir vermesi hem de yol göstermesi açısından bir liste sunulacak, Gülen Hocaefendi'nin kendi okuma listesinden, kimini defalarca, döne döne okuduğu kitaplarından...
        Aşağıda listeyi vermeden önce, Osman Şimşek Bey'in gözlemlerinden ve dilinden Fethullah Gülen Hocaefendi'nin okuma eksenli günlük programı resmedilmeye çalışılacak.
         Osman Şimşek Bey, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kitaba, öğrenmeye ve okumaya olan düşkünlüğünün, aşkının en yakın şahitlerinden... Kendisi Hocaefendi'nin hal-i hazırdaki okuma ve ders programı hakkında kısaca ve genel bilgiler paylaştı. Osman Bey şöyle özetliyor:
         “Hocamız, yaklaşık 10 sene öncesine kadar günde ortalama olarak 3 ila 4 saat arası tek başına okumalar yapardı. Hocamızın müstakilen yaptığı bu okumalar, daha önceki dönemlerde çok daha uzun sürerdi. Mesela, 3-4 ciltlik mücelled külliyatları, 4-5 gün içinde bitirirdi; hatta bizim “bu kaynak bir kitaptır, baştan sona okunmaz” dediğimiz çoğu kitabı, Hocamız tek başına okumuş ve tetebbü etmiştir. Zamanla, Hizmet sahası genişleyip de ‘ashab-ı mesalih’in sayısı arttıkça, Hocamızın okuma süresi ve kitaplara ayırdığı zaman da gayet tabii azalır gibi oldu. Bununla birlikte, bütün yoğunluğuna rağmen iki hususu aksatmadı: Dua, evrad ü ezkar ve dersler. Bu iki durum da yine fikri, zihni ve ruhi ameliyyelerdendir. Özelikle dersler, toplu okumalar halinde değerlendirilmektedir. Hocamız, her gün en az 2 saat ders, 3-4 saat evrad ü ezkar, 4-5 saat de ashab-ı mesalih ile istişare yapmakta, dolayısıyla kendilerine neredeyse hiç zaman kalmamaktadır”
Osman Bey’in yukarıdaki sözlerinden Fethullah Gülen Hocaefendi’nin günlük zaman tanzimini, ilim ve ibadet aşkını görebileceğimiz gibi, aynı zamanda ne olursa olsun hiç bir meşguliyetin kitap okumamaya mazeret olamayacağı dersini de çıkarabiliriz.
Osman Bey şöyle devam ediyor:
“Hocamız, fevkalade meşguliyetinden dolayı yaklaşık 10 senedir kitap özetleme usulünü takip ediyor. Çeşitli vesilelerle, kendilerine, özellikle Türkçe ve Arapça pek çok yeni eser, ulaştırılıyor. Hocamız gelen bu kitapları bizzat inceleyip faydalı bulduklarını, yanındaki İlahiyatçı hocalarımıza takdim ediyor. Bu kitapların da onda bir oranında özetini talep ediyor. Haftalık olarak en az iki günümüzü de bu kitapların tahliline ayırıyoruz. Her ilim dalından ve disiplininden, farklı kültürlerle ilgili kitaplar seçmeye hassaten dikkat ediyor. Sosyal bilimlerden, felsefeye, ilahiyattan, pozitif bilimlere, tarihe… farklı alanlarda bir fikir edinmeye ve aynı zamanda talebelerde de belli bir fikrin oluşmasına çalışıyor. Bu toplu müzakere, tahlil ve tetebbüler esnasında, Hocamız aynı zamanda bizlere kitap kritiği adına önemli ölçüler de göstermiş oluyor. Bu şekilde, sosyal bilimlerde en son yayımlanan onlarca kitap incelendi, özetlenmiş oldu. Yine merhum Elmalı’nın 9 ciltlik tefsiri, kelime kelime okunup mukayese edilerek 5 senede bitti.”
“Bunun haricinde Kuran-i Kerim’e daha çok vakit ayırıyor, günlük okuduğu cüzlerin (genelde en az 1 veya 2 cüz) öncesinde ya da o esnada tefsirlerine de bakıyor. Bütün bireysel mutad ve sistemli okumalarının, talebelerle toplu okuma, ders ve kitap müzakerelerinin haricinde ise, her şeye rağmen günlük en az yarım saat diğer kitapları okumaya zaman ayırdığını söylüyor.”
Osman Bey, en son olarak da Fethullah Gülen Hocaefendi’nin lügatlerle olan arkadaşlığının altını bir kere daha çiziyor ve şöyle diyor:
“Hocamız, zannediyorum her gün en az on defa lügat ister ve onlarla halleşir.”
Yukarıdaki sözler, gözlemler, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin okuma serencamesine en yakinen şahit olan Osman Şimşek Bey’e ait.
Bu küçük mukaddimeden hemen sonra Fethullah Gülen Hocaefendi’nin okuduğu kimi kitapların listesini ekliyorum:
 Arif Emre: Başımıza Gelenler
Atıf Bey:   Tıbbiye (Osmanlıca)
Atıf Bey: Mecelle Şerhi (Osmanlıca)
Ali Haydar Efendi: Mecelle Şerhi (Osmanlıca) 4 cilt
 Ali Haydar Efendi: Usul-i Fıkıh Dersleri (Osmanlıca)
Mehmed Zihni Efendi: Mesnevi Şerhi (Osmanlıca)
Taşköprülüzade: Mevzuatul Ulum (Osmanlıca)
Konyalı Mehmed Vehbi Efendi: Akaid-i Hayriye (Osmanlıca)
Ömer Nasuhi Bilmen: Muvazzaf İlm-i Kelam
Sadi Irmak: Faust, Mefisto (Goethe’nin eserini şerhli tercüme etmiş)
Seyyid Bey: Medhal
Muhammet İkbal: Bütün Eserleri
Tolstoy: Harb ve Sulh.
Dolstoyevski: Bütuün Eserleri
William Shakespeare: Bütün Eserleri
Jean Jack Russeu: Bütün Eserleri
      Emile Zola: Bütün Eserleri
Seyyid Nigari: Türkçe Divani (Osmanlıca)
Fuzuli: Türkçe Divanı (Osmanlıca)
Nefi: Türkçe Divanı (Osmanlıca)
Baki: Türkçe Divanı (Osmanlıca)
İsmail Hakkı Baltacıoğlu: Kuran Meali.
Hasan Ali Yücel döneminde tercüme edilen doğu klasiklerinin hepsi.
Rıza Tevfik: Şiirleri
Abdulhak Şinasi Hisar:  Boğaziçi Mehtabları
Ahmed Cevdet Paşa: Kısas-ı Enbiya ve Belağat-ı Osmaniye
 Meryem Cemil: Bütün Eserleri
Süleyman Nazif: Tarih-i Kadim Mukaddimesi
Celal Nuri: Bütün Eserleri
Leyla Hanım: Divan (Osmanlıca)
Ali Seriati: Modernite,
Nureddin Topçu: Bütuün Eserleri
Necip Fazıl: Bütün Eserleri
Mehmet Akif: Safahat
Mustafa Sabri Efendi: Dini Mücedditler
Haşim Nahid: Türkiye’deki İ’tila Hareketleri
Sezai karakoç:  Bütün Eserleri, özellikle  Hızırla Yolculuk
 Yahya Kemal:  Kendi Gökkubbemiz, Eski Şiirin Gölgesinde
Abdülbaki Gölpınarlı: Mesnevi Şerhi
Ali Fuad Başgil: Bütün Eserleri
 Tahirülmevlevi: Edebiyat Lugatı
Filibeli Ahmed Hilmi Efendi: Amak-ı Hayal
Arif Nihad Asya: Bütün Eserleri
Peyami Safa: Bütün Eserleri
Erzuurmlu İbrahim Hakkı: Marifetname (Osmanlıca)
Yunus Emre: Divanı (Osmanlıca)
Victor Hugo: Sefiller
Ahmed Selim: Denemeleri
 Ömer Rıza Doğrul: Kanlı Gömlek
 Alvarlı Efe Hazretleri: Hulasatül Hakayik
 Şemsettin Günaltay: Felsefe-i Ula , Zulmetten Nura, Maziden Atiye 
 Solakzade Tarihi
 İbn Haldun: Mukaddime
 Cemil Meriç: Bütün Eserleri
 Muallim Cevdet: Mektep Medrese Mukayesesi
 İ. Kant: Saf Aklın Kritiği
Ahmed Arvasi: Kendini Arayan İnsan
 Ziya Gökalp: Bütün Eserleri
Abdullah Ziya Kozanoğlu: Hilal ve Salib
Tepedelenlioğlu: Balkanlar
İsmail Hakkı Danişmend: Osmanlı Tarihi
Ömer Nasuhi Bilmen: İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu
Hasan Basri Çantay: Meal
 Hamdi Yazır: Hak dini Kuran dili,  Mezahib ve mMetalib (Osmanlıca)
Mehmed Zihni Efendi: Nimet-i İslam (Osmanlıca)
Hüseyin-i Cisri: Risale-i Hamidiyye
Muallim Naci: Divan
 Alexi Carel: İnsan Bu Meçhul 
Süleyman Çelebi: Mevlid (Osmanlıca)
Ahmed Hamdi Abdurrahman Azzam: Ebedi Risalet
Ahmed Hamdi Akseki: Telfik tercümesi
Ahmed Refik: Bütün Eserleri
Gandhi: Hayatım
Abidin Paşa: Mesnevi tercümesi
Sarı Abdullah Efendi: Mesnevi tercümesi
Abdurrahman Şeref: Osmanlı Tarihi
 Ömer Seyfettin: Bütün Hikayeleri
 Lord Kruzo: Çanakkale Hatıraları

     Aşağıdaki eserler de Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, İslamî ilimler alanında hem bizzat okuyup tetebbü ettiği hem de dönem münavebeli olarak talebelerine okutup, okunurken de bizzat kendisinin nezaret ettiği kitaplar:

Arapça gramer kitapları:
Emsile, Bina, Maksud, İzzî ve Merah; Avâmil, İzhar, Kâfiye, Telhis, Muhtasaru’l-Meani, Mecmau’l-Mütûn, Emsile, Binâ, Maksud, İzzî, İmam Birgivî-Avamil, İzharu’l-Esrar fi’n-Nahv, İbnü’l-Hâcib- el-Kâfiye, Abdurrahman Câmi, el-Fevaidü’z-Ziyaiyye. (Molla Cami), Ali Cârim-Mustafa Emin, en-Nahvu’l-Vâdıh, Bahaddin Abdullah b. Akîl-Şerhu İbn Akîl, Mustafa Galayinî, Câmiü’d-dürusi’l-arabiyye, Mehmed Zihni Efendi- el-Müntehap ve’l-muktedab fi kavaiidi’s-sarf ve’n-nahv. Tekellüm (3 cilt). Arap dili ve belağati ile ilgili olarak: Hatib el-Kazvînî-Telhisü’l-Miftâh, Ahmet el-Haşimî, Cevahirü’l-belağa fi’l-meani ve’l-beyan ve’l-bedi’, Ali Cârim-Mustafa Emin- el-Belâgatü’l-Vâdıha.
Tefsir:
Celâleddin el-Mahallî, Celâleddin es-Süyutî, Tefsir-i Celâleyn; Kadı Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vil; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azim, Seyyid Kutup, Fî Zilâli’l-Kur’ân, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Revaiü’l-Beyan Tefsir-i Âyâti’l-Ahkâm; Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’caz fî Mazânni’l-î’caz; İmam Maturidi, Te’vilâtü’l-Kur’ân; İbn-i Bâziş, el-İknâ fi’l-kıraati’s-seb’; Zerkanî, Menahilü’l-İrfan, Elmalılı Tefsiri, Zemahşeri, el-Keşşaf; Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Gayb; Beyzavi, Envarü’t-Tenzil ve Esrarü’t-Te’vil; Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit; Ebu’s-Suud, İrşadu Akli’s-Selim; İbn-i Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm; Tantavî Cevherî, el-Cevâhir; Mehmet Vehbi Efendi, Hülasatu’l-beyan; Seyyid Kutup, Fi Zilâli’l-Kur’ân; Molla Halil e-Es’ardî, Tabsiratu’l-kulub; Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Aliyyü’l-Kari, Envaru’l-Kur’an ve Esraru’l-Furkan, Molla Bedreddin Sancar, Ebdeu’l-Beyan; Zağlul en-Neccar, Tefsiru’l-âyâti’l-kevniyye; DİB, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir.
Hadis:
İmam Buhârî-Sahîh,  Bedrüddin el-Aynî, Umdetu’l-Kârî fi Şerh-i Sahihi’l-Buhârî; İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî fi Şerh-i Sahihi’l-Buhârî;  Müslim b. Haccac, Müsnedü’s-Sahih. Ebû Davud es-Sicistânî, Sünen, Tirmizî, Sünen, Tehanevî’nin İ’lâü’s-Sünen,  Malik b. Enes, el-Muvatta; Nesâî,  Sünen; M. Ali Nâsif, et-Tâcu’l-Câmi’; Murteza ez-Zebîdî, Ukûdu Cevahiri’l-Münife; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl; Nevevî, Riyazu’s-Salihin; Kâdı Iyâz, eş-Şifâ; Muhammed Fuad Abdülbaki el-Lü’lüü ve’l-mercan, Ahmed Muhammed Şâkir-el-Bâisü’l-hasîs.
Fıkıh:
Kudurî-Muhtasar; Mevsılî, el-İhtiyar; Mergînânî, el-Hidâye (Fethu’l-Kadir şerhi ile birlikte); İbn Abidinzâde, el-Hediyyetü’l-Alâiyye; İbrahim b. Muhammed el-Halebî, Mülteka’l-Ebhur; Vehbe Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû; Esad Muhammed Saîd Sağarcî, el-Fıkhu’l-Hanefî ve edilletuhû.
Tasavvuf:
İmam Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye fî Ulûmi’t-Tasavvuf; İmam Rabbânî, Mektubat; Hâris el-Muhasibî, er-Riaye Lihukukillah; İmam Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn,  Abdurrahman Cami (Molla Cami)-Nefahâtü’l-Üns; Abdulhakim Arvasî, er-Riyadü’t-Tasavvufiyye.
Kelâm:
Sadeddin et-Teftâzânî, Şerhu akaidi’n-Nesefiyye, Mehmed Vehbi Efendi, el-Akaidü’l-Hayriyye, Bediüzzaman Said Nursi-Risale-i Nur Külliyatı, Hasan Şafiî-el-Medhal ila dirasât-i ilmi’l-kelam. Bu sayılanlarla birlikte Hocaefendi, Hasan el-Benna-er-Resâil, Zahid el-Kevserî-Makâlât, Hz. Ali Nehcü’l-Belâğa, Harputî-Kaside-i Bür’e Şerhi.

İyi okumalar…

Monday, July 13, 2015

Yeni Hal Yeni Medya..

       Sosyal medya, son zamanlarda çok sayıda “artificial entelektüel”in zuhuruna vesile oldu. Bu zevatın bir kısmı sosyal medyanın  muhtelif mecralarında arz-ı endam ederek, fikriyatlarını mensubu ve savunucusu oldukları grubun teammülleriyle aynı istikamette sürdürerek  entelektüelliklerini organikleştiriyorlar, (Antonio Gramsci)...bir kavga, bir meydan adamı haline geliyorlar.

      Yeni Türkiye(!)’de, AKP, ekranlarda bağırıp çağırmayı marifet bilen, eyyamcılıkla ve racon kesmekle populizm yapan onlarca kişiyi sürüme soktu. Yine İngilizce olacak ama ben bunlara temporary public intellectuals (mevsimlik işçiler) diyorum. Alt yapısız ve köksüz bu kimseler, bütün pejmürdeliklerine rağmen  partililerce alkışlanmaya devam ettiğinden halen  kendilerini bir şey sanmaya devam ediyorlar.  Halen müşterileri var. Son kullanma tarihleri gelinceye kadar, akan musluktan testilerini doldurmak en büyük çaresizlikleri...

      İktidarın siyasi birer kölesi görünümünde olan bu zevatta bir zihni selamet ve salabet, müstakim bir duruş aramayın! Bilakis siyasi pozisyonları günbegün radikalleştiğinden sadece toplumdan değil, kendilerinden de uzaklaşmaktalar ve çaresizlikleri katmerleşmekte.

      AKP’ye asıl ve temelli destek daha çok eski tüfeklerden geldi. Taşgetiren, Gülerce, Göktürk, Mahcupyan, Barlas, Bayramoğlu…Bunların bir kısmı, daha dün denecek kadar kısa bir zaman önce ölümüne Hizmet Hareketiinin destekçisi olduklarına bakmadan “Vurun efendiler vurun” telaşına kapıldı. Şüphesiz hepsinin kendince makul (!) sebepleri vardı, ama müşterek en mümeyyiz vasıfları zalimane bir vefasızlıktı!

       Speküle etmek istemem, Osman Özsoy yazdı, kimi Zaman yazarlarına Havuz medyasına geçmeleri için teklif edilen ücretleri…Benim de Zaman’da köşe yazan bir dostum var. Kendisine yapılan bir teklif olup olmadığını sorduğumda, bir tanıdık tavassutuyla böyle bir teklifin geldiğini söyledi. Çalışacağı gazeteye ve diğer detaylara kadar!

      Vebali boynuna, ama eski tüfek liberal, İslamcı…bilumum yazar, dolgun maaşlarına rağmen, yazarlık kredilerini ve istikbale bırakacakları mirası hızla tükettiklerinin farkındalar mı bilemiyorum. Bu zatlar, yıllarca Hizmet’te her zaman baştacı edildi. İşsiz kaldıklarında iş imkanları sunuldu. Yedirilidi, içirildi. Gezdiler tozdular. Allah encamlarını hayretsin ama hal-i hazırdaki vaziyetleri iyi değil. Cilalı görüntü sizi aldatmasın.

        Bu yazıyı şunun için yazıyorum: Yukarıda arz edildiği minvale hareket eden yazarların Hizmet medyasından kopması Hizmet için hayırlı oldu. Menfeate dayalı bu iyi gün dostluğu sona ermiş oldu. Şimdi dün dün ile beraber geçti cancağızım bugün yeni şeyler söyleme lazım diyen yepyeni sesler geliyor. İşte bunu görmek lazım.
     
        Burada asıl güzellik şu: Daha düne kadar Hizmet Hareketi ile hiç bir münasebeti olmayan onlarca, yüzlerce eli kalem tutan genç isim, vicdanlarının sesini dinledi ve süreçte Hizmet’in yanında yer aldı. Hizmet’in
muztar kılındığı haksızlıklarla kalemlerini bileylediler. Bu kesim, Hizmet’in nimetlerinden istifade etmedi. Uçak biletleri alınıp, yazacakları iki satır yazı için Afrika’da, Asya’da, Amerika’da otellerde ağırlanmadı. Hikmet incileri saçsınlar diye kimse gözlerinin içine bakmadı. Gittikleri yerlerde, ağır abi ve akil adam pozlarına bürünmediler.

      Bildiğim, takip etmeye çalıştığım onlarca, yüzlerce isim... Herbiri kendi mecralarında söz sahibi, her biri taptaze kan. Onurlu, izzetli, temennasız, minnetsiz ve cesur…Hakk ve hukuk cephesinde, insan hakları ve demokrasi ortak paydasında, mağdurun yanında saf tuttular. Olaylara dışardan baktıklarından bir çok şeyi daha iyi görebiliyorlar. Yeni Medya’da kendi imkanlarıyla kendi mecralarını oluşturuyorlar ve kimsenin tahdidine ve tehditine prim vermiyorlar. Okunma oranlarına açıp bakın, eski tüfeklerden hiç de az olmadıklarını göreceksiniz. Hem her zaman şuna inanırım: Tarih huzurunda ve kamu vicdanında hakkın ve hakikatin sadece tek bir müdafii, binlerce müfteri ve kazip eyyamcıya bedeldir, müreccahtır.

       Bu genç isimler, cesurlar, maküller, hakaret etmiyorlar, güçlerini herhangi bir otoriteden almıyorlar, popülist davranmıyorlar, eyyamcılığa prim vermiyorlar. Zaman içinde, kendilerini eğer sosyal medyaya kurban etmez de entelektüel birikimlerini yoğun sosyal bilim okumalarıyla artırırılarsa, hayat tecrübesiyle zenginleştirirlerse, bir konuda uzmanlaşırlar ve mesela bir dil öğrenirlerse… sadece
itham ve iftiralara maruz kalan Hizmet Hareketi’nin değil, Türkiye’nin de önünü açarlar.
       Bir sosyal hareket için bu gençlerin tek bir kusuru olabilir: Eleştirmek.
O da iyi günde tabasbus edip de kötü günde satmaktan ziyadesiyle evladır!

     Bir diğer husus da şu: Hizmet’in dünyanın yedi ikliminden, dört bucağından beslenen yetişmiş insan kaynakları var. Hani Bediüzzaman’ın tabiriyle “tahsile gitmişler”. Dünyanın en gözde okullarında eğitim gören de var, öğretim veren de... Afrika’da ora yerlileriyle mahalli meselelere kafa yoran da var, Güney Amerika’da kahve tarlalarında işçilik yapıp himmet eden de…Bu insanlar, yüzlerce, binlerce farklı kültürden besleniyor, ortaya muazzam bir müktesebat, enerji ve kompoziyon çıkarıyor. Bu farklı coğrafyalarda yaşayan, farklı dil ve kültülerle zenginleşen insanlar internet üzerinde etkisi gittikçe artan forumlarda, alternatif medyayla entelektğel zeminler oluşturuyorlar. Buralarda hem yetişiyorlar, hem kendi meselelerini farklı açılardan mütalaa ve müzakere etme imkanları buluyorlar.

         Taşıma suyla değirmenin dönmediğini gören Hizmet Hareketi, kendisine destek veren bu genç yazarlara kucak açarken, kabiliyet sahibi diğerlerinin de önünü açmalı, himmetini buralara daha çok sarfetmelidir.