Tuesday, July 21, 2015

HİZMET HAREKETİNİN ENTELEKTÜEL KAPASİTESİ 4: CESARET


"En büyük ahlâki çöküntü korkaklıktır."
                                                          Mihail Bulgakov

Aydının  mümeyyiz vasıflarından biri de onun "cesareti"dir. Kimi zaman, bir aydını tarihe altın harflerle kaydeden, onun serdettiği düşüncelerden ziyade, bir haksızlık, bir hukuksuzluk karşısında herkesin ölüm sessizliğine gömüldüğü bir hengamda, sergilediği dik duruşudur; onun zalimleri dize getiren cesaretidir geleceğe kalan...

Fethullah Gülen, 28 Ağustos 2005’te kendisine sorulan ‘entelektüel kimdir’ sorusunu iki tarihi şahsiyet üzerinden açıklıyor. Biri batıdan biri doğudan olan iki mütefekkir, iki eylem adamı. Zor zamanda konuşmasıyla, özgür ruhuyla, cesareti ile temayüz etmiş iki isim: Emil Zola ve İmam Gazzali. Devrin muktedirleri huzurunda eğilmeyen, güce temenna etmeyen bu iki isim, bugün sadece düşünce evrenimizdeki müstesna yerlerini almakla kalmamış, aynı zamanda, halen de modern dünyamızı da etkilemeyi sürdürmektedirler.


Fethullah Gülen’in sözkonusu konuşmasında aydının vasıflarından, özellikle cesaretin altının çizildiğini görüyoruz. Ona göre entelektüel, kendince haklı olduğuna inandığı bir davada sonuna kadar gider. Toplumun bunaldığı, önünü göremediği, nefes alamadığı o buhranlı zamanlarda topluma yol açar, ufuk gösterir, “Durun kalabalıklar” der, kendini ta’n u teşnie tabi tutan ham softa kaba yobazların yüzüne, “Dar görüşler dar düşünceler” diye haykırır. 

Aynen, müslüman Anadolunun vicdanı olan Mehmet Akif gibi:
“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz” isyan eder.

Yine, Namık Kemal gibi:
“Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin
Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten” diyerek meydan okur.

Cesaret derken, safderunca bir Don Kişotluk değil kastım! 
Bilakis, binbir fikir çilesiyle demlediği has tefekkürünü vicdan haddesinden geçirip, sonra da tüm içtimai ve ferdi maslahatları gözeterek “bendine sığmama" halidir.
Bu ne onurlu bir duruştur! 


Bu Ülke, yakın tarihinde, sadece hak ve hakikate dilbeste olmuş, Hakk’ın hatırını her hatrın fevkınde gören, dünya menfeati karşısında eğilip bükülmeyen az da olsa gerçek münevver görmüştür. Şüphesiz onlardan biri de Bediüzzaman Said Nursi’dir. Gerçekten de Bediüzzaman'ın, devrindeki sosyal olaylara karşı fevkalade hassassiyetine, Müspet Hareket odaklı eylemine, şahsına yapılan tüm eza ve cefayı affedebilme enginliğine, fakat bütün bunlarla birlikte cemiyeti alakadar eden genel meselelerde zalim ve zulüm karşısındaki cansiperane cesaretine hayran olmamak mümkün değildir! Yakın tarihimizde Bediüzzaman kadar, “milletinin selameti”
için akla hayale gelmedik bütün çileleri göğüslemiş, aynı zamanda aydın onurunu yüceltmiş ne az isim vardır! İnsan zaaflarından birinin de hiss-i havf (korku duygusu) olduğunu vurgulayan Bediüzzaman, aydın kimsenin  korkuları olmayan biri olduğunu kendi hayatında da bizzat sergileyerek göstermiştir.! Sabık dönemin zalimleri, Bediüzzaman'ın talebelerini çeşitli vesilelerle korkutarak ondan caydırmak istediklerinde, Hazret adeta civcivleri üzerinde tir tir titreyen bir tavuk edasıyla saldırıları cansiperane savuşturmaya çalışmıştır.

Fethullah Gülen de hep zor zamanlarda işini suhuletle, salahatle görmeye çalışan cesur bir şahsiyettir. Kanaatimce, bazı durumlarda "bir şeyi" yapmayarak, bazı durumlarda da zor ama yapılması gereken "şey"i ortaya koyarak cesaretini sergilemiştir. Cesaretini topluma çıkış yollarını göstererek ortaya koymuştur.

Bugün, kimi siyasal İslamcının bakmayın  hayasızca saldırmasına; dün 28 Şubat’ta neredeydiler! Söyleyeyim: sus pustular... İşte yakın tarihimizin o karanlık döneminde en çok taz’iç ve taciz edilen kişilerinin başında Fethullah Gülen Hocaefendi vardı. Gülen'in sonraki dönemlerde, çok sıkıntılı geçen o zamanları gündeme getirmekten, oradan bir mağduriyet anlatısı fabrike etmekten özenle kaçındığını görmekteyiz.... 

İşte o dönemde Gülen, belki de hayatının en büyük risklerinden birini alıp baş örtüsü ile ilgili olarak dinin ruhundan istihraç ettiği çok cesur bir perspektif sundu.  O dönemde zalimane planları akamete uğratan hesaplı, planlı ve makul cesaretiyle yakın tarihimizin seyrini değiştirdi. O gün zehir yudumlayıp başını açan, vazifedar oldukları eğitim yuvalarında derslerine giren ablaların  emek sarfettiği, istikballeri için gözyaşı döktüğü talebeler, üniversitelere girebildi. Şimdi bu yeniyetmeler, ekranlarda, meydanlarda, üniversitelerde  mevzilendikleri mevkilerde 28 Şubat’a dair ahkam kesiyor! Dahası, kendilerinin elinden tuttuğu o ablalarına devrin zalimleri tarafından terörist muamelesi çekilirken seyrediyor;  hatta bizzat kendileri İŞİD’e ve PKK’ya bile reva görmedikleri hakaret ve ithamları dün kendilerinin elinden tutup bu günlere getiren ve bu rahatlık günlerinin hazırlanmasında büyük emeği olan bu kimselere yöneltiyor. 

Sırası gelmişken ben de tekrar edeyim: Pişman olacaklar, bir ömür vicdan azabı çekecekler...


Evet, Hizmet Hareketi, şu mahut süreçte çok zorlu sınavlar vererek baştan ayağa bir transformasyon yaşıyor. Esnafından, talebesine, ablasından abisine, ve illa ki aydın kesimine... 

Yıllar sonra, bu mahut süreçte maruz kaldığı zulümler kadar, Hareket’in bu zulümlere nasıl mukabelede bulunduğu da önem kazanacak. Şahsi gözlemimin, Hizmet’teki her kesimin bu zalimane tazyiklere vakarla, cesaretle, medenice ve dimdik mukabelede bulunduğu...yani tastamam kendine yakışır biçimde bir tavır segilediği yönünde.

Bu süreçte, haklı davasında sesini herkese ve her kesime duyurabilmek için Müspet Hareket’in temel ilkelerinden sapmadan avazı çıktığınca haykıranlar oldu. Özellikle de Hizmet medyasında yönetici kesimden ve yazarlar çevresinden…Bu isimleri kutluyorum.  Zamanla, pesrpektiflerini daha da genişlettikleri, sadece belli bir sabit düşünceye münhasır kalmadıkları, temel hak ve özgürlükleri herkes için müdafaa eder hale geldikleri zaman Türkiye bu süreçte çok sayıda keyfiyetçe donanımlı aydınlar kazanmış olacak. İşte İhsan Yılmaz, işte Bülent Keneş, Gökhan Bacık, Mahmut Akpınar, Abdülhamit Bilici, Savaş Genç...yine Hareketin içinden gelmemeyen, bu döneme adını cesaretleriyle yazdıran Arzu Yıldız, Mehmet Baransu, Mümtazer Türköne gibi gazeteci ve entelektüeller...

Bununla birlikte….şunu da vurgulayalım: Sanırım, ülkedeki akademyada asgari bir akademik bağımsızlık olmadığından, Hizmet geleneğinden tefeyyüz etmiş çoğu akademisyenden ses soluk çıkmadı! Beklenen o gür sada, düşünce gökkubemizi ihtizaza getiremedi! Evet, hani Hizmet Hareketi’nin kimi butik üniversitelerinde akademisyencilik oynayan kimselerden söz ediyorum. Bu üniversitelerde, bugün Hizmet’in içinde bulunduğu durumu en yüksek ve gür sadayla haykıran, sosyoloji ise sosyoloji, siyaset bilimi ise siyaset bilimi, psikoloji ise psikoloji...kendi disiplininin usül ve esaslarına göre, farklı tonlarda ve edalarda haykıran kaç kişi oldu! Cılız, soluk bir kaç ses!...Mesela, kaç akademik makale üretildi süreçle ilgili o kurumlarda. Kimler İngilizce, Türkçe, Fransızca yazılar kaleme aldı konuyla ilgili...Bu tür işleri başkalarından bekleme dönemleri geçmişte kalmadı mı!

Biliyorum, o kurumlarda sadece sosyal bilimlerde uzmanlaşmış yüzlerce, binlerce akademisyen var. Neredeler! İtaatten dolayı mı susuyorlar, yoksa bölüm başkanlığı, dekanlık, rektörlük  için ince hesaplar peşinde olduklarından, kendilerini şu mevhum "geleceğe" hazırladıklarından mı!

Hayır hayır, kimseden bir militan halet-i ruhiyesi ile ve bir enteletüelin tabiatına asla sığmayacak güdümlülükte davranmasını beklemiyorum elbette; nitekim öyle davranmak zuldür de aynı zamanda bir entelektüel için. Benim meamım, korkarak, ucuz şahsi hesaplar güderek entelektüel olunmayacağını anlatmak. Allah aşkına, bu zevat, bu zulüm karşısında konuşmayacaksa ne zaman konuşacak, yazmayacaksa ne zaman yazacak!

Bugün sorumluluk üstlenme, elini taşın altına sokma zamanı değil mi! Hem her gün türlü mezalime maruz kalacaksın, hem de toplumun vicdanı mevkiinde bir aydın olarak, Hizmet Hareketi'nin şahs-ı manevisinden tefeyyüz etmiş bir akademisyen, bir sosyal bilimci olarak bugün Hareket'in maruz kaldığı tarihi vakalarda, söyleyecek tek bir lafın olmayacak, okkalı bir kelam etmeyeceksin!  Bu öyle bir dönem ki, tarih bugün konuşanı ve onun ne konuştuğunu kaydettiği gibi, konuşmayanı ve neden konuşmadığını da kayıt altına alıyor. Henüz doktora öğrencisiyken veya yardımcı doçentken, hayalini kurduğu makam ve mevkilerin hatrına etliye sütlüye karışmayan kimseleri gördükçe üzülmüyorum desem yalan olur! 

Aydın konuşmalı, yazmalı, gerekirse haykırmalı... Onun konuşması, kelamı elbette kahvehane muhabbetine benzemez. O, mütemadiyyen ve mütecessisane okur, eleştirel düşünür, mantıklı ve tutalı tahililler yapar, ennihayetin de etik değerlerine müvazi argümanlarla kendine bir duruş tayin eder. Söylediğinin arkasında durur, hesabını patronunun arzusuna göre, istikbalde tahayyül ettiği makamlara göre yapmaz... hesabını evvel emirde kendi vicdanına, sonra da tarih ve toplum huzurunda kamu vicdanına verir.

Korku ile, endişe işe, müşkül-pesentlikle, rehavet-perverlikle kendisine sürekli bir özsansür uygulamaz. Doğru olan şeyi gördüğü ve bildiği halde dile getirmemenin de cesaretsizlik olduğunu bilir!

Açıkça belirtelim: Kariyerime halel gelir, maişetim kesilir diye tevehhüm eden bir korkaktan entelektüel mentelektüel, akademisyen makademisyen olmaz. Hırsızlığa, yolsuzluğa, haksızlığa, demokrasizliğe... şu bu sebeple ses çıkarmayan, tepki göstermeyenin her yeri entelektüel olsa ne! 

Düzenin adamı olan, sürekli dengeleri gözetleyen, kendi çıkarlarını kollayan değil, bilakis bunları sorgulayan kimsedir entelektüel. Üzerinde titreyip durduğu, ya da gözünü diktiği bir makamı yoktur onun…evet beklentisizdir. Çoğu kez yalnız, çoğu kez muhaliftir. 

Gel gör ki günümüz Türkiye’sinde her kesimden aydının muztar kaldığı acınası hal, iktidar dalkavukluğudur. Kimi bunu bağıra çağıra yaparken kimi de sessiz kalarak icra ediyor. Hizmet ehlini bu gün en çok yıpratan en büyük şey, dostun vefasızlığı, anlayış bekledikleri tarafından yalnız bırakılması..Bu vefasızlık, sadece dışarıdan değil, içeriden de sadır oluyor.

Bu hengamede kulağının üstüne yatmayı yeğleyen, gün günden beter gelecek deyip ölüm sessizliğine gark olan pek çok iyi halde olsuncular, tavır ve tutumlarını devrana göre, kazanana göre belirliyor ve ne yazık ki bu rezil korkaklıklarını da tedbir olarak yorumlayabiliyorlar.

Evet, Hizmet Hareketi’nin mühim umdelerinden biri tedbirli davranmaktır. Azami ihlas, azami uhuvvet gibi ilkelere azami tedbir de eklenir. Bu tedbirli ve müteyakkız davranma, Bediüzzaman’ın Müspet Hareket konseptinden geldiği gibi, aynı zamanda, soğuk savaş ve darbeler dönemine, oradan Gülen Hocaefendi’nin Erzurumluluğuna, hatta kendi bireysel hususiyetlerine ve mizacına da bağlanabilir. Ama tedbir, asla tehevvür ve meskenet değildir; tedbir, reaktif bir halet olmaktan ziyade proaktif bir keyfiyettir. Bilahere, Hizmet’in tarihi ve hayati bir cendereden geçtiği böyle bir süreçte, ister akademyada ister medyada, söz ve kalem sahibi herkesin, hiç bir şahsi hesap ve mülahazaya girmeden, hak ve hukuka müteallik hususlarda daha yüksek sesle konuşması da elzemdir! Hem, bugünkü sorunlarımızdan biri  zalimin zulmetini tezyid eden şu kahredici alim sükuneti değil midir! Evet herkesten bir Bediüzzaman olması beklenmez, ama onun yolundan gidenlerin, gitme azminde olanların veya gittiğini düşünenlerin de bu cesaretten nasiplenmeleri, onun bu polat duruşundan ilham almaları gerekir!

Ezcümle, ister aydın, ister münevver, ister entelektüel deyin…okuyan, yazan, düşünen, konuşan kimse sorar, sorgular, eleştirir. Bu da kimi zaman hem maddi hem manevi imkanlardan mahrum bırakılmayı…eza ve cefayı göze almayı gerektirir. Tevekkeli eskiler, insanı tanıtan hususiyetlerden biri de onun cesaretidir, kişi zor zamanda belli olur dememişler.

Nazım gibi diyelim, "sen korkarsan, o korkarsa, ben korkarsam nasıl çıkarız aydınlığa" ve Machiavelli ile noktalayalım: “Aşırı cesur olmak, aşırı ölçülü olmaktan daha iyidir”…