Saturday, July 25, 2015

HİZMET HAREKETİ’NİN ENTELEKTÜEL KAPASİTESİ 5: EV DANASI ÖKÜZ OLMASA DA...


Hizmet Hareketi içinde zengin bir çeşitlilik var. Sanılan tektip, tekduze imajinin aksine, birbirinden oldukça farklı sesler mevcut…ki sayısı  milyonlara baliğ bir camia için aksi de düşünülemezdi zaten!

Bu zengin insan çeşitliliği içinde dikkatimi çeken bir husus var: Hizmet dairesindekiler genel itibariyle zeki, IQ'ları yüksek kimseler…Şakirtleri, tarafsız bir nazarla, belli bir süreliğine gözlemleyin; kahir ekseriyetin, makul, samimi ve aklı başında insanlar olduğunu kolayca farkedeceksiniz. 

Camia içinde çıkan okul birincilikleri, dünya genelindeki bilim olimpiyatları başarıları vesair asla bir tesadüf eseri  değil. Bu parlak muvaffakiyetler adeta cemaatteki külli zekavetin de birer remzi ayni zamanda. Hizmet’in hitap ettiği kitle dünden bugüne Türkiye’nin makul ve aklıbaşında çoğunluğu, eğitimli ve zeki tabakası olageldi.

Nitekim, bu durumun farkında olan Hizmet içindeki kimseler, biraz da nükteyle karışık, “Bir insanın bu Hizmet Hareketi’ni anlaması, idrak edebilmesi için zeki olması gerekir” diyor.

Ben, Hareket içinde akranına, emsaline zekavetiyle rüçhaniyet kesbetmiş, adeta deha çapında çok kimse gördüm, tanıdım. Bakmayin kendilerinin mutevazi olmasina... Kimi ateşpare zekasıyla eşyayı ve hadiseleri çok sofistike bir biçimde tevil ediyor, kimi tam bir hitabet ustası, kimi manen yüklü mü yüklü, ruhaniyat İQ’sü ağır mı ağır bir mubarek; kimi de adeta Einsteinlerın, Edisonların günümüzdeki tilmizi…Kimi  sessiz, kimi delismence, kimi muzip, kimi kalender bu tiplerin ve karekterlerin hepsinin aynı evde, aynı öğrenci yurdunda, aynı bölgede kaldığını; her daim birbiriyle münasebet ve haliliyet içinde olduklarını düşünün…Evet, halinden, tavrından, dirayetinden…nüktesinden kendini belli eden bu azmi, cezmi, gayreti ve ikdamı tam şahsiyetler, Hizmet dairesine adım attıkları andan itibaren Hizmet’te sorumluluklar almışlar ve kendilerine muhtelif kademelerde yerler edinmişlerdir...Ama kabiliyetlerine göre değerlendirilmişler, ama müstesna dehaları ziyan olmuş, her zaman Hizmet dairesinde ucundan tutabilecekleri bir işleri olmuştur. 

Hizmet dairesinde oturup kalkmalarım, muaşeretlerim, münasebetlerim esnasında toplam IQ’suna her zaman şehadet ettiğim böylesine çaplı insanlardan müteşekkil bir Hareket içinde, kayda değer, mesela son çeyrek asırda Türk düşünce dünyasına etki eden entelektüel bir zümre çıktı mı? Bu minvalde, daha önce kaleme aldığım bir kaç yazımı okuyanlar, bu soruya olumsuz cevap verdiğimi bileceklerdir.

Bu yazıda da aynı konuyu Hizmet’in insan kaynakları tasarrufundaki bir kaç hususa işaret ederek irdelemeye gayret edeceğim:

Üniversitelerdeki bölümlerine dereceyle giren zeki ve kapasiteli gençler, Hizmet bölgelerinde ehl-i hizmet ve keyfiyetli bir ‘şakirt’ olarak yetiştirildi. Anadolu’nun her yerinden büyük şehirlere tahsile gelen bu genç ve açık dimağlar, Hizmet’in kendilerine anlatmaya çalıştığı şeyleri anlamakta pek zorluk çekmedi. Fıtraten de cevval ve ceyyit olan bu gençlere öğrenciliklerinden başlayarak Hizmet içinde ‘kariyer’ imkanları sunuldu. Kısa zamanda Hizmetin vizyonu anlayan ve formasyonuna uyum sağlayarak, zamanla her adımlarında “İstikbal inkılabatı” hayalleriyle sarmaş dolaş yaşamaya başlayan ve Hizmet’in ana gövdesini oluşturan bu fedakar ve kabına sığmaz üniversite talebeleri, kendi kabiliyetleri ve meziyetlerine göre, kah bölgede talebe ile ilgilendi, kah esnafla, kah yayıncılıkla…. İlk zamanlar, gerektiğinde tek bir kişi bunların hepsiyle birlikte tek başına ilgilendi. Zamanla, Hareket kemmiyetçe ziyadeleştikçe ve etkinlik alanları bakımından da çeşitlendikçe  ihtisaslaşma kaçınılmaz hale geldi. Ama fedakarlık hiç değişmedi!

Kabiliyetli, muhlis ve içten bu gençler  Hizmet dairesindeki meşguliyetleri esnasında, halkla birebir temasa geçtiler, insan ilişkilerindeki becerilerini inkişaf ettirdiler, zengin hayat tecrübeleri edindiler, yaşlarına göre erken olgunlaştılar, oturaklaştılar, görgü sahibi oldular… Kendilerini istikbalin çetin şartlarına hazırladılar. Hizmet’in en büyük muvaffakiyetlernden biri, sayısı onbinlerle ifade edilen bu genç talebeleri, kendi içinde istihdam edebilmesi, talebelikleri esnasında büyük fedakarlıklar sergileyen bu gençlere Hizmet içinde çesitli vazifeler vererek onlara liderlik becerilerini keşfetme, işleme ve geliştirme imkanları sunabilmesidir. Düşünün, henüz bir üniversite birinci sınıf talebesi, Hizmet içinde sosyal sorumluluklar aldı, kimi daha öğrenciliğinin ilk yıllarında öğretmenliğe, kimi yöneticiliğe başladı.

Gayet tabii olarak, bu zeki, fedakar, dertli, gayretli gençler, talebelikleri esnasında okul derslerine gereken önemi veremedi! Dörtbaşı mamur bir üniversite öğrenciliği yaşayamadı. Üniversite öğrencisi olmak, Hizmet dairesi içinde olabilmek ve hizmet edebilmek için sadece bir vasıtaydı! Hem kendilerini derslerine nasıl versinler! Okul derslerine en son giren ve en önce dersten çıkan da onlardı. Derslerden çıkar çıkmaz soluğu kaldıkları öğrenci evlerinde, dersanelerde alırlardı. (Bu kelimeyi dersane tartışması ile karıştırmayın, şimdi ışık evi vesair denilen öğrenci evlerinin eskiden tek adı vardı: Dersane). Bu öğrenciler, okullarındaki “günah seylabesi”nden alelacele sıyrılıp adeta bir “vaha” gibi kendilerini bu mekanlara zor atarlardı. Bu evler, onlar için yegane nefes alıp verebildikleri mekanlardı, bu atmosferden ayrı kaldıklarında kendilerini sudan çıkmış balık gibi hissederlerdi!

Yine otağını umumiyetle büyük şehirlere açmış ve Bilkent, Boğaziçi, ODTÜ gibi üniversitelerde talebe olan bu gençlerin evleri 24 saat adeta bir arı kovanı gibi işlerdi. Bu öğrenciler, evlerini, sofralarını, gönüllerini evlerine gelip giden ortaokul ve lise talebelerine sonuna dek açar, onlara sahip çıkmaya çalışır, abilik yaparlardı. Kendi derslerini ihmal eder, ama lise talebelerini sınavlara hazırlarlardı. Kah okul yorgunluklarını atmaları, kah ailevi sorunlarını unutmaları, kah ilk aşklarının yaralarını onarabilmeleri için o çocuklarla geceler boyu dertleşir, onların sırdaşı olur, haftasonları piknikler yapar, futbol, tenis, basketbol oynar, yaz ve kış okuma ve dinlenme programları düzenlerlerdi!
Kurban derisi toplanacaksa yine bu gençler elini taşın altına sokar, aileleri ile bile bayramlaşmadan o zor şartlarda, Devlet Baba’dan zılgıt yeme pahasına mahalle mahalle deri toplardı.Mevsimi gelince ev ev, meydan meydan gezip dolaşarak gazete dergi abone işlerine bakan, üniversiteye hazırlık dersanelerinin afişlerini asan, bir başka zeki talebe bulabilmek ve onun gönlüne girebilmek için okul okul gezen, eve gelen talebeye yemek, çay hazırlayan da hep bu talebelerdi. Sadece uyanık hallerinde değil, hayal ve rüyalarında bile ilgilendikleri talebelerle meşgul olan gençler, bırakın kitap okuyup da kendilerini yetiştirmeyi, ders çalışmaya bile vakit bulamazdı. Hatta meşgalelerinden dolayı vize ve final tarihlerini unutanlar da olurdu. Ah o “yarın benim sınavım var biraz ders çalışayım” demeyi bile davasına ihanet olarak gören yüce ruhlu gençler! 

İşte bu gibi meşguliyet ve vazifelerden dolayı, bu gençlerin, derece ile girdikleri bölümlerindeki  ders notu ortalamaları fazla yüksek olmazdı; hatta çoğu okulu zar zor bitirir, 4 yıllık bölümleri beşleyenler de olurdu. Bu gençlere üniversiteyi bitirince ne olacaksaniz diye sorsanız; mesela hukuka gidiyorsa, “sınavlara hazırlanıp hakim savcı olacağım” gibi dünyevi amaçlar telaffüz etmeyi kendisi için  zül sayardı. Çoğu, “hizmet adamı” olabilmeyi bir öncelik olarak belirlemişti kendisine…

Diğer yandan… evlerde hal ve hareketi, giyimi kuşamı, kimi zararlı itiyatları sorun olarak görülen, ‘şakirtliği zayıf’ kimseler ise daire dışına çıkmasınlar, herhangi bir serkeşliğe bulaşmasınlar; hem de kendilerini okul derslerine versinler diye kendilerinden daha az fedakarlığın beklendiği öğrenci yurtlarına yönlendirilirdi. Bu çocuklar buralarda ders çalışıp akademisyen olsunlar, memur olsunlar diye bakılırdı kendilerine. Yurtlarda kalan bu öğrencilerin aralarından zamanla şakirtliğini geliştirenler sonradan evlere de kaydırılırdı; bir zaman sonra Yurtçuluk hizmetleri de gelişti, ama bir dersanede kalmanın zevki ve havası her zaman başkaydı. Evet, yılar sonra evlerde şu bu sebepten dolayı kalamayacağı için yurtlara yönlendirilen pek çok kişi, derslerine özen gösterdi; kimi memur, bürokrat oldu, kimi akademisyen…

Ben, o yüz kişi arasında zekavetiyle temayüz eden deha çapında gençleri düşünürüm zaman zaman. Ne yaparsa yapsın, en güzelini, en kalitelisini yapacağından asla şüphe duymayacağım olağanüstü fıtri kabiliyetlerle mücehhez Hizmet’in dinomosu, ana gövdesi olan o gençleri!...Kader, onları dünyanın farklı coğrafyalarına savurdu. Bugün bile arasanız, ruha inşirah salan serin sesleriyle size 30 yıl öncesindeki masumiyetleriyle konuşacak Sametleri, Muratları, Mehmetleri bıraktığınız yerde bulursunuz.

Hizmet Hareketi’nde, bir fedakarlığı vurgulamak maksadıyla, falan önemli üniversiteden mezun olmasına rağmen fülan kişi, Afrika’nın, Asya’nın feşmekan ülkesine gitti gibi bir söylem vardır. Elhak bu doğrudur. Nitekim yukarıda da bir nebze temas etmeye çalıştığım o zeki insanların dile getirilemez fedakarlıkları olmasa Hizmet bugünlere nasıl gelebilirdi!
İmdi, bu yazıdaki birinci husus şu: Bu külli zekavet, bir entelektüel kapitale çevrilemedi...ama görebildiğim kadarıyla, onların da sanki böyle bir gayesi ve tasası yoktu.

Altını kalınca çizmek istediğim bir diğer husus da şu: Hizmet kurumlarında vazife yapan, öğretmen veya idareci olarak çalışan, ama aynı zamanda akademisyen de olmak isteyen kimselerin önü açılamadı!

Öğretmenlere, etinden, sütünden ve yününden istifade edilircesine 40 saat ders anlattırılmakla kalmayıp, test sorularının hazırlanması, talebe rehberliği, veli hizmeti gibi ektra sorumluluklar yüklendi. Talebeliğinde hiç bir fedakarlıktan imtina etmeyen erkek olsun bayan olsun bu cefakar muallimler camiası, memuriyet hayatlarında, çoluk çocuğa karıştıklarında da tatil yüzü görmeden haftasonları da çalıştı, geceleri de çalıştı, hizmet etti…Aylarca maaş almadan icra ettikleri öğretmenlik mesleklerinin yanısıra, gerektiğinde okul inşaatında amelelilik, öğrenci yurdunda temizlikçilik ve aşçılık yaptılar, üstüne üstlük karınca kaderince, listede ismimiz eksik kalmasın düşüncesiyle himmet etmeye devam ettiler. Bu, dünyevi bir hesabı olmayan hasbi kimselerin alınyazı fedakarlıktı; şurası kesin ki, kaderleri kef ile yazılmıştı. Bu kadar yoğun istihdam olunan, vazifesi yarının Türkiye’sinin aydın kesimini yetiştirmek olan bu hayat yorgunu öğretmenler gayet tabii sistemli bir kitap okuma ameliyesine girişemedi, dolayısıyla arzu edilen şekilde kendilerini geliştirmekte eksik kaldılar. Hatta daha acı söylemek gerekirse, bir kısmı itibariyle de öğrencilerinin arkasında kaldılar.

Kendi azim, maddi ve manevi fedakarlıklarıyla, arada tek tük akademisyenlik yapmaya gayret eden öğretmenlere de okuldaki idarecileri ve diğer öğretmen arkadaşları tarafından hoş gözle bakılmadı! Bu öğretmenler, her şeye rağmen, bir nevi ‘suçluluk duygusuyla’ masterlarını yapmaya çalıştı. Master yaparken, tayinen başka bir eğitim kurumuna gönderildiklerinde kimi yeni idarecileri, kendilerine akademik meşguliyetleri olabileceği düşüncesiyle onlarla birlikte çalışmak istemediğini söyledi. Bu konularda konuştuğum kimselere, yıllar öncesinde şunları söyledim: Hizmet dairesinde olmak illa ki Hizmet kurumunda çalışmak değildir, maişetini çıkaracağın başka bir iş bul ve çok arzu ediyorsan akademisyenliğe kolları sıva. Ne var ki, kimisi maddi sebeplerden kimisi de manevi sebeplerden yoğun muallimlik hayatına devam edip, akademisyenlik hayallerini içlerine gömdüler.

Lafı burda fazlaca uzatmadan bu yazıdaki ikinci hususu da şöylece toparlayayım: Memuriyet dönemlerinde, aynı zamanda akademik çalışmalar da yapmak isteyen kabiliyetli, istekli, azimli kimseler de görev yaptıkları kurularda, idarecileri tarafından genel itibariyle anlaşılamadı!

Yıllar sonra Hizmet, her yerde peşi peşine üniversiteler açınca yetişmiş insan sorunu ortaya çıktı. Yetişmiş, kendini yetiştirmiş insan sorunu.  Fıtri zekavetini ilimle, irfanla terbiye etmiş, medeni, cesur, tek başına ayakta kalabilen, dünyayı bilen insan… Hizmet dairesinde yeterli sayıda akademisyen olmayınca, dışarıdan "bize yakındır" mülahazasıyla bilim adamı ithal edildi. Onların bir kısmının da bu süreçte Hizmet’e ne kadar ‘yakın’ olduğunun görülmesi apayrı bir hikayedir ya!


Hani hikayede anlatıldığı gibi, aslolan “adam olabilmek”tir, amenna! Ne yaptığımız, hangi mesleklerle iştigal ettiğimiz tali bir husustur. Belirtmeliyim ki, dünden bugüne Hizmet Hareketi'ndeki insan kaynakları tasarrufu ve istihdamı da, genel itibariyle, fevkalade başarılıdır, ki zaten dünya çapıda ortaya konan işler bunun birer ıspatı. 

Kafamdaki genel düşünce şu: “Karşımızda alevleri göklere yükselen yangını söndürmek için”, alelacele davranmak zorunda kalınmış, belli dönemlere ve tarihsel bağlamların şartlarına göre, çok çaplı şahsiyetler, üstün dimağlar feda edilmiştir.

O öğrenci yurtlarında kalan, ders çalışsın, akademisyen olsun diye teşvik edilen ‘vasat zekalı’ kimselerden bazıları, evet okudular, en azından bir akademisyen oldular; ama bugün daha net görülüyor ki sadece memur olabilmişler! Yazımın başlarında tasvir etmeye çalıştığım, üniversiteye derece ile giren, çelik çavak o gençler ise, bugün dünyanın herhangi bir yerinde, her türlü olumsuzluğa rağmen, kervanı yürütmekle meşgul!...