Friday, February 28, 2014

TAM OTUZ YIL ARADIM




30 YIL ARADIM...



1980’lerin, bir yönüyle de 1990’ların nev-i şahsına mahsus bir şakirt tiplemesi vardı.  Onları, nerede görürseniz görün  
tanırdınız;  yüzlerinden, hal ve hareketlerinden, mahcubiyetlerinden, nazar-ı  der-kadem yürüyüşlerinden, ve illaki  dışarı  saldıkları gömleklerinden...

Mecbur  değillerse çarşıda işleri  olmaz; dersler dışında,  okula fazla takılmazlar, evlerden ikişer ikişer çıkarlar, azami ihlas, azami fedakarlık ve azami tedbirle hareket ederler, istişaresiz tuvalete gitmezler, çetele tutarlar,maklubenin hasını yaparlardı. Kurban derileri toplarlar,  çapraz Pazar kahvaltıları  yaparlar,  ve illaki patatesli  şeyler  yerlerdi.
Mübarek aşağı, mübarek yukarı  koşusturup duran Anadolu’nun, Trakya’nın köylerinden büyük şehirlere tahsile gelen kimi derviş meşrep, kimi deli fişek bu gençler, “asil  fakat alil “ bir memleketin asırlık sorunlarını omuzlarına yüklenmiş bir mahzuniyet içinde “istikbal inkilabatı” rüyaları görürlerdi...

Ahmet Ersöz’ün Meçhul Bir Kahraman :  Mehmet Özyurt adlı biyografik çalışmasını bir nefeste bitirince, hayalimde  böyle bir protip tüllendi.  Yaşatmak için yaşayan, muhabbet fedaisi,  gösterişsiz...  Muhabbetle çarpan  sinesinde “ ummanlar hüruşan.”  Derdi ömründen efzun biri...

Kitabı kapatırken  dudaklarımdan, ‘tam bir   abiymiş’  sözleri döküldü.  

Hasta  arkadaşının  başından ayrılmayan, kardeşine hanesini, sofrasını, sinesini  açan,  dertli başının altına dizini, omzunu  seren... Kendisiyle ve çevresiyle barışık salih ve salim bir şahsiyet,  silm  ve hilm ehli bir abi. Adam gibi bir adam.  Müslüman.

Merhum Mehmet Özyurt hoca hem ilklerdendi,  hem önden gidenlerden. Bu toprakların  gizli  milli hazinelerinden. Değeri, zamanla  daha iyi  anlaşılacaklardan...

20  Mayıs 1945’te Antakya’nın Karaksi köyü’nde  doğuyor.
Hakikate çok erken yaşlarda uyanıyor. Yedi  yaşında  hafızlığını tamamlıyor. İlk gençliğini civar  medreselerde ilim tahsiliyle  değerlendiriyor.   Liseyi  dışarıdan  tamamlayarak müezzin olarak  başladığı  Çay Mahallesi Camii’ne 16 yaşında  imam oluyor.  Konya’da askerlik vazifesini  yaparken, çarşı  izinlerini  camilerde sohbetler  ederek geçiriyor. Bu genç ve muhrik seda, Konyalının gönlüne taht kuruyor.

Askerlik  dönüşü,  evlilik yılları...  İzmir Yüksek İslam Enstitüsü. Önce  Fethullah  Gülen Hoca’nın kasetleriyle,  sonra da kendisiyle  tanışma günleri... Talebelik ve imamlığın hem-devam ettiği yıllar... Fakr u zarürete düçar yıllar, ama Hey Günler.  Terin  tabandan çıktığı  günler...

Hocaefendi , merhum Özyurt Hocayla  tanışınca, “otuz yıldır  aradım, yeni  buldum” der. Ve  ekler: “Tanıdığım onca insan arasında Allah’a onun kadar yakın bir arkadaş  görmedim diyebilirim”

Yaşları  hemen hemen aynı olsa da,  Özyurt  Hoca, adeta Hocaefendi’de fani olmuştu. Sureten ve sireten birbirlerine çok benzerlerdi. Dinleyen kişiler, yüzünü görmeseler,  konuşanın Hocaefendi oldugunu sanırlardı.
Fethullah  Gülen, ondan söz ettiği bir sohbetinde “kamilane bir hal ve edeple dersi dinlemiş, bir kere olsun bilgiçlik tavrı sergilememiş  ve varlığını  hissettirme  çabasına  girmemişti”  der.
1980  Askeri darbesinden sonra,  hapishane  yolu.  Mahkumlardan , gardiyanlara, müdürlere, polislere   kadar  herkese,  Allah’ı  Peygamber’i anlattığı Medrese- i Yusufiye  dönemi...
Hapishanede  türlü  eziyetlere ve hakaretlere  maruz kalmasına rağmen, bu konular  açıldığında  hiç konuşmamış, başını  eğip  geçmiştir.  Hapisten çıktıktan sonra da bir  daha  ayaklarını  hiç  kimseye göstermiyor.  Hücre arkadaslarıyla hapiste yaşananlar  burda kalacak diye sözleşiyor. 

Hapishaneden sonra,  memuriyetten de ihraç edilir, çalışarak  hak ettigi  imamlık vazifesi  elinden alınır. Zorlardan zor o günlerde, “Bunda bir hayır vardır” der.  Elde avuçta ne varsa  satıp, Diyarbakır yollarına  düşer.  Hayatının son demlerine kadar da  Diyarbakırlı olur. Himmetini Diyarbakırlılara,  Doğu’nun sulhuna, huzuruna hasreder.  Bu şehri öylesine sever ki, dışardan  gelen misafirlerine, yürüyerek  sokak sokak Diyarbakır’ı  gezdirir.  Yıllar sonra  Diyarbakır’a gidenler, en ücra  esnaftan bile,  “Mehmet hoca buraya gelmişti” sözlerini  duymaya devam edeceklerdir. ,
Doğu’ya  huzur soluklayan  mesih  nefesli  bir  fedai  olur.  Güney’i, Doğu’yu karış karış  gezer; bu münbit  toprakların bağrına muhabbet tohumları serper, o  tohumları da gözyaşlarıyla sular.  Bölge ahalisiyle,yüzlerce anı biriktirir. İlmi, ameli ve hasen ahlakıyla halk üzerinde derin bir saygı  uyandırır.

Hesabi değil, hasbiydi,  mefküre  insanıydı,  himmeti milleti  olan... Tam bir hizmet adamı...
Merhumun ağzından düşmeyen sözlerden biri de: ” Sıradan bir insan olmayı öğrenemeyen birinde, ciddi  sorunlar var demektir” sözleriydi. Sürüden değil,  sıradan bir insan, düz, gıllügışsız bir  adem.

İmamet vazifesinin hakkını verenlerdendi. Namaz kılarken ağlar  ve ağlatırdı.  Arkasında namaz kılınmaya doyulmazdı.
Namazda  secdeye gittiğinde  sapsarı  kesiliverdiğini şahitler söylüyor.  Hanımı, evlilikleri boyunca  sadece iki sabah namazını  kaçırdığını, bundan dolayı da günlerce kendini affetmediğini, ah u efganla  dünyayı kendine zehir  ettiğini, oruçlarla  af ve mağfiret aradığını  ifade  ediyor.

Bu muhrik sedalı, latif  edalı, siması hakikat gamzeden   ahir  zaman velisinin  tavırlarında ötelere aitmişçesine bir halet vardı.  Bakışlarında uhranın derinliği, serinliği ve ışıltısı...Ve yüzünde her dem nümayan buruk bir  tebessüm.

Uykusu  yok denecek  kadar  azdı; öğrenmek  ve öğretmekten başka bir şey  düşünmedi. İstikbali tenvir  etmeye cehdeden bir fikir  işçisi  olarak didindi  bir ömür. Eline geçen üç beş kuruşu, yeni  kitaplar  almaya, gelene gidene izzet u ikramda  bulunmaya  harcadı. Kapısı da gönlü de herkese açıktı.
Diğergamlık, fedakarlık, alicenaplık, hasbilik , vefa  gibi  yavaş yavaş sözlüklerden  bile  çekilen kelimeleri ,  yaşadı...
Tevazuu  ile  temayüz etmişti. Hakla  beraber bir  halk adamıydı. İnsanlardan bir insan... Alemin  kendisine gelmesini beklemez, ayaklarına, kapılarına giderdi. Muhataplarına, Doğu‘ya  has o tatlı şivesi  ve bu toprakların derinliğinden süzülüp  gelen bir emin veçhesiyle itimat  ve itminan telkin ederdi.
Tanıyanlar  hep  bir ağızdan “Ondan hiç ama hiç sikayet  işitmedik” diyor. 

Hayatında  lüks ve  teyatral hiç bir şey yoktu.  “Kendisini düşünme fantezisine hiç düşmemişti”. Hizmetlerin çileli  ve dava adamı yetiştiren zamanlarını yaşamış, bugünkü safa devrini görmemişti. 
Fakirdi. İşsiz  kaldığı çok olmuştu. Ama eyvallahsızdı da...
Memuriyeti  gasp edildiği dönemlerde Doğu’ya hicret etti. Diyarbakır’da hayata  tutunmaya çalıştığı  o mahrumiyet günlerinde ailece çok  zorluklar çektiler. İşte o günlerde,  tanıdık biri evlerine meyve getiriyor. Mehmet Hoca ise, meyve getiren arkadaşına, “Neden getirdin. Bir yıldır eve meyve almıyorduk. Bizimkiler alışmışlardı, şimdi tekrar isteyecekler”  diyor
Merhumun bu hallerine sonradan  muttali  olan Hoacaefendi’nin yardım etsek  teklifine çok içerliyor. Kalkıyor  ordan şakın ve sarsık bir vaziyette eve geliyor.  Kendisini  odaya  kapatıyor ve sabaha kadar ağlıyor. Bir hafta sonra  eşi neden ağladığını sorunca da, yutkunarak :  “Ben bu hizmete maaş almak için mi  girdim ki, bana bunu  öneriyorlar? O parayı sana, çocuklarıma nasil yediririm “!
......
Tüm maddi sıkıntılarına  rağmen, saadethanesinde her dem bir cennet  havası  vardı.  Uzaktan yakından gelen herkes için bir istirahatgah,  inşirahgah  idi  evi.
Pekmezci  abinin  “Mehmet Özyurt deyince, aklıma sadakat ve samimiyette zirve geliyor”  diye  tavsif  ettiği  bu  yiğit adam, hayatının son  demlerindeUrfa'ya gitmek için hazırlanır.  Evden çıkarken eşine şunları söyler:
"Öleceğime hiç üzülmüyorum. Sana üzülüyorum. Arkanda bakanınız yok. Beş çocukla, ne yaparsın?"
Eşi Şükriye Hanım, bu konuşmalara önce bir anlam veremez.  Sonradan  vakayı şöyle  anlatır:

 "Çocuklarını öptü, ayakkabısını giydi. İçeriye bakıyordu. 'Ne oldu' dedim, 'Bir şey yok' dedi. Bir basamak indi. Döndü, baktı. 'Ne oldu, bir şey mi unuttun' dedim. 'Hayır' dedi. Gözleri ıslaktı. İnerken ben kapıyı kapattım, içimde büyük bir sıkıntı vardı. Geri açtım kapıyı, gitmemiş. Orada duruyordu. 'Bir şey mi var' dedim. 'Yok' dedi. Yüzüme dikkatlice baktı. 'Allah'a ısmarladık' dedi, koşar adımlarla indi. Kapıyı kapattım, hemen balkona koştum. Balkonumuz müsaitti. Aşağıya baktım gitmiş, göremedim. Bu onu son  görüşümdü.”

Mehmet Özyurt hocamız, 18 Eylül 1988 Pazar günü Urfa'da geçirdikleri elim bir trafik kazası sonucu Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Halil İbrahim Çelik ile birlikte vefat etti.
Fethullah Gülen’in özel  olarak kaleme aldığı  bir yazısında merhum Mehmet Özyurt hoca hakkında şöyle diyor:
“Gelecek nesillerin Mehmet Özyurt Hoca gibi hasbî ruhları tanıması ve onların izinden yürümesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü onlar, ömürlerinin her anına bir örnek hal, tavır ve davranış sığdırmış insanlardır. Onların sergüzeşt-i hayatları yarının hasbîlerine yol gösterecek işaret taşlarıyla doludur. Dolayısıyla, hem onları birer yâd-ı cemîl olarak anmak hem haklarında duaya vesile olmak ve hem de geleceğin fedakar ruhlarına hüsn-ü misaller göstermek için Mehmet Hoca gibi kahramanların  hayat hikayelerinin  yazılması lazımdır.”

Yine, Hocaefendi’nin dudaklarından, şehitlerin şahı Özyurt Hoca’nın vefat  haberini aldığında   “belim kırıldı “ sözleri dökülür.

Hocamıza  Allahtan rahmet  diliyoruz, Ahmet Ersöz  beye de bize  bu yiğit insanı,  aziz  abimizi takdim ettiği  ve tanıtığı için teşekkür  ediyoruz.