Wednesday, February 26, 2014


SÜKUT

Anne  LeClaire ilginç bir yazar. Hani yazarların acaip ve garaip kimi halleri, saplantıları, itiyatları falan vardır ya; Listening Below the Noise yazarının da bu minval üzre tuhaf bir huyu varmış: 
Yazarımız, 1992’denberi her ayın birinci ve üçüncü pazartesi günleri, kesinlikle konuşmazmış. Sükunetle geçen pazartesi ihsaslarını da güzel bir kitapta okurla paylaşmış.
İmrendim Anne LeClarire’e... Sabrını, istikrarını da kutlarım. Gerçek benliğiyle başbaşa kalabildiği, ruh ve kalb ikliminde gönlünce keşif seyahatlerine çıkabildiği için, ruhunu ve zihnini sessizliğin sağaltıcı iksiriyle besleyebildiği, sükuneti bir şifa gibi yudumlayabildiği için...İç derinliklerinden kopan “Sükunet çığlıkları”nı elimize bir kitap olarak sunuduğu için de ayrıca tebrikler...
Bizim kültürümüzde de, Afat-ı Lisan dedikleri bir kavram var. Dilin afetleri, ziyanları, belaları; yerli yersiz konuşup durmanın zararları... 
Yirmi yıl dünya kelamı etmeyenler, yatsı namazlarından sonra aile efradıyla dahi konuşmayanlar, gıybetten, yalandan, övünmeden, fuzuliyattan, malayaniyattan,  dünya menfeatı için kemküm edip durmaktan, benbenlenmekten, nefsi temize çıkarma sevdasından gibi şeylerden “susarak”  içtinap etme yoluna süluk edenler;  meramlarını, halleri ile ahvalleri ile dile getiren, müşküllerini hal dili ile çözüme kavuşturan o eski zaman sükutileri...Hz. Peygamber’in “ Susan kurtulmuştur”, “ Ya hayr konuş, ya da sus”  düsturlarını şiar edinmişlerdi; az yeme, az uyuma ve az konuşma ikliminde, asudane bir hayat sürmüşlerdi.
Evrende, her dem sakit bir infial var; artık ayak uydurmakta zorlandığımız bir devr-i daim bu... Yağmurda, rüzgarda, börtü böcekteki bu İlahi senfoninin hemheme ve demdemesine kulak kesileceğimize, bir kakafoni içinde yuvarlanıp gidiyoruz şimdi.
Zahirdeki  curcuna, batındaki teşevvüş  evrendeki bu ahengi boğuyor. Gerçek benliğimizle, hakikatimizle bir türlü başbaşa kalamıyoruz, kendimizle yüzleşemeden bürünüp üç arşınlık beze, salıyoruz kara bağrına toprağın kendimizi çarnaçar. Sadece ve sadece sükunette tebellür edecek benliğimizle; sessiz kaldıkça, daha da sübut bulacak benliğimizle halvet oladan göçüp mü gideceğiz. 
Kabul, sürat çağındayız.
Kabul, enaniyet asrındayız. Zihinlerimiz benben diye zonkluyor, kalplerimiz ene ene ritmiyle atıyor. İlla ki bir killet-i kelam dervişliğinden söz etmiyorum. Dediğim, keşke kendimizi zaman zaman bir kenara çekebilsek, sükunete bürünmeyi becerebilsek, benliğimizi sükunetin, sakinliğin koylarına salabilsek! Avazemizi bu aleme bir kere de susarak salabilsek; sessizliğimizin sesini duyabilsek, duyurabilsek bir kerecik.Söz sırası geldiğinde ağzımızı gemleyip, bu kez susmayı yeğleyebilsek, susabilme fırsatını kaçırmasak! Susarak ifade etsek kendimizi; hayır hayır kendimizi ifade etmesek bu kez!
Konuşmazsam içimde kalır, taşı gediğine koymasam olmaz demesek... Araya girmesem, şahane, dahiyane fikirlerimi serdetmesem, burda bir farklılık ortaya koymazsam olmaz demesek. Bugün devasa planlardan, projelerden söz etmesek, iri iri konuşmasak.
Kimi zaman ağır bürokrat pozlarında, kimi zaman tevazu kisvesinde sarfettiğimiz o kişiliksiz sözleri sağa sola saçmasak. Her lafa maydonaz olmasak, malumatfürüşluk, faziletfürüşluk, hodfüruşluk gayyalarına yuvarlanmasak. O an sussak, o saat, o gün sussak.
Biliyorum, bunları yazması kolay! Ama şu aralar, fitnenin gemi azıya aldığı, eyyamcıların, felaket tellallarının, kıyamet dellarının en cani tezviratlarının ruhumuzu ve cemiyetimizi katlettiği bu aralar...kulağıma gelen en latif kelam, sükunet. Hani Hindu düşünür Sai Baba der ya: “Tanrının ayak seslerini, ancak sessizlikte duyabilirsin” diye. Ben de, sükunet hallerimde O’na daha yakınlaştığımı, kelimelerimi susturdukça, kalbimin  konuşmaya başladığını; daha derin duyduğumu, duyumsadığımı  hissediyorum.

Şu ölümlü dünyada, yerinde ve zamanında edilmiş bir hayır kelamı kadar kıymetli çok az meta vardır. Ama manidar bir sükunet, en hikemi kelamdan daha ağırdır,altın gibi kiymetlidir. Bu değeri bize, yılda bir kez de olsa ihtar edecek bir Dünya Sükunet Günü ihdas edileydi ne güzel olurdu!
Ben şimdilerde, bazı şeyleri susarak anlatan bir bilge tanıyorum. Hayatı boyunca insanlara konuşarak hakkı hakkikati anlatmış bu bilge, şimdilerde kaderin garip bir cilvesi olarak, ahir ömründe hayatının dersini susarak veriyor. Onun sükuneti, vicdanların tahammül etmekte çok zorlanacakları bir cevap mahiyetinde...
Keşke bizler de “Esenlik ve huzur on ise, dokuzu susmaktır.” diyen Hz. Ömer gibi susmayı bilebilseydik! Ahmet Kurucan “Sükûtun çığlığı hutbenin belagatından daha fasih ve daha beliğdir böyle zamanlarda.” diyor.
Ben yine en güzel teselliyi bir divan şairinde bulacağım:
Terk-i da’va ile da’vamızı isbat ederiz
Leb-i hâmuş ile biz hasmımızı iskat ederiz                                            
                                           İzzet Molla