Wednesday, May 14, 2014

DINDARLIK VE ZENGINLIK

Prof. Dr. Erol Göka, Yeni Şafak’ta din ve iktisat arasındaki münasetlerini, bir köşe yazısının el verdiği ölçüde, irdeleyen iki yazı kaleme aldı. Yazar, her ne kadar 1 Mayıs ile Regaib kandilinin aynı güne tevafuk etmesini sözkonusu yazıları için hoş bir vesile olarak görse de, Din ve Ekonomi alakası, yani manevi inkişaf ile maddi terakki arasındaki ilişkiler, üzerinde çok düşünülmüş ve tartışılmış bir konudur. Bununla birlikte, Göka’nın bu yapay gündem kakafonisi içinde böylesine hayati bir konuya köşesinde yer vermesi takdire şayan. Nitekim, bu konunun günümüz Türkiye’si ile yakından ilgisi var. Şöyle ki, son on yılda Türkiye’nin dindarlaştığı üzerinde çok yazılıp çiziliyor. İktidarda, lider kadrosu İslamcı gelenekten beslenmiş ve beslenmekte olan politikacılar var. Doğal olarak da Türkiye’nin sadece ekonomisi değil, dış siyasetten hukuka, sanata ve spora kadar güncel konuları da dini terminoloji ve argümanlarla ele alınıyor, tartışılıp değerlendiriliyor.
Erol Göka, ele aldığı din ve ekonomi kavramlarının önemini “Kim ne derse desin, tarihin işleyişine din veya ekonomi ya da ikisi birden yön veriyor” şeklinde ifade ediyor yazısının başında. Yazar, bu iki kavramı irdelerken, Prof. Dr. Ömer Demir'in Sentez Yayınları tarafından yayınlanmış 'Din Ekonomisi: İnanç, Zenginlik, Mutluluk' kitabını yazılarının merkezine alarak Demir’in kitabını gündeme getiriyor ve tanıtıyor okuruna aynı zamanda. Göka, Yeni Şafak’taki iki yazısının ana sorunsalını, din, zenginliğe yol açar mı sorusu bağlamında kurguluyor. Yazısının son cümlesinde de şahsi hükmünü şöyle veriyor: “Mesele yalnızca dindarlıkta bitmiyor; dindarlık görüntüde kalınca, bırakın ekonomik gelişmeyi sağlam bir kişiliği bile garanti etmiyor” Burada “görüntüde kalan dindarlık” sözünün daha da açıklığa kavuşturulması şartıyla, Göka’nın yazılarındaki bu anafikre, özellikle de günümüz şartlarında, katılmamak kabil değil!
Bu yazıda dikkat çekmek istediğim husus, Türkiye’de Din ve Ekonomi münasebetlerini irdeleyen çalışmalar yaparkan, özellikle bu konularda ürettiği akademik ve akademik olmayan eserleriyle, Türkiyeyi hatta bütün İslam Dünyası’nı çok çok geride bırakan Batı’da ortaya konulmuş devasa çaptaki külliyatları ve binlerce ürünü görmenin lüzumu…Son tahlilde de, bu yabancı eserlere tam manasıyla nüfuz etmenin yanında, bu konuda kendi öz kaynaklarımızı da tam bir yetkinlikle tahlil edebilmemizin ehemmiyeti… Bu ikisi olmadan yapılan  çalışmalar na-tamam olacaktır.
Göka’nın yazısından mülhem küçük bir araştırma yapınca şunun farkına vardım: David Landes’in bu konuda yazılmış ve genel okura da hitap ettiği için çok satanlar listesinde yer almış, milyonlar tarafından okunmuş ve klasikleşmiş eserinin henüz Türkçe’ye tercüme bile edilmediğini, hatta hakkında değil akademik bir yazı, bir tanıtım ve eleştiri yazısının dahi kaleme alınmadığını gördüm. Bilvesile, Harvard’da ekonomi ve tarih profesörü olan David Landes’in The Wealth and Poverty of Nations adlı geniş çaplı çalışmasını küçük bir yazıyla da olsa, gündeme getirmek istedim.1998’de yayınlandığında çok büyük tepkiler uyandıran, yirmi yıllık titiz bir çalışmanın verimi olan bu hacimli ve akademik eser, son bin yılda Dünya ekonomi tarihini, şaşırtıcı bir yetkinlik ve üst söylemle ele alıyor. Karşılaştırmalı global tarih ve ekonomi tarihi kategorilerinde değerlendirilebilecek kitabın dilsel özellikleri ve anlatımındaki caziplik bakımından kolay okunabilen bir eser olmakla birlikte akademik üslubun da hakkını veren bir tarzda yazıldığını belirtelim. Tükçe’de ne hikmetse akademik yazı deyince akıllara kuru ve ruhsuz bir anlatım geliyor. Üslubsuz ve sakil bir tarzda kaleme alınan çalışmalar, sanki sadece konunun erbabı ve uzmanları için yazılmış havasında oluyor ve kütüphane raflarında kaderlerine terk ediliyor. Oysa, rahatlıkla okunabilen Landes’in kitabı, sadece konunun uzmanları için değil, genel okur icin de heyecan verici keşifler sunuyor. Landes, kitabını güçlü ve ilginç tespitler, gözlemler, argümanlar ve analizlerle zenginleştirmiş. Kitap, dünyanın muhtelif coğrafyaları, kültürleri ve  milletleri arasındaki ekonomik farklılıkları, gelişmişlikleri ve geri kalmışlıkları irdeliyor; son tahlilde fundamental soruya tarihi pespektiften bir cevap arıyor: Neden dünyanın bazı ülkeleri zenginken bazıları yoksuldur?
Landes’e göre, Batı geçtiğimiz bin yıl boyu hem ekonomik olarak hem de kültürel açıdan dünyanın liderliğini yapmıştır. Bu Landes’in ana tezi… Tezini ispat için de kitap boyu sürekli Batı ile dünyanın geri kalan kısmını farklı hususlardan kıyaslıyor. Fakat mesela Haçlı Seferlerinde Batı’nın İslam Dünyası’ndan ne derece istifade ettiği hususuna yüzeysel değinen Landes, geçen bin yılda üstünlüğün Batı’da olduğu tezinde zaman zaman adil olmayan değerlendirmelerde bulunuyor. Batı’nın yanısıra Kuzey Amerika ve Japonya’ya özel önem veren Landes’e göre bu ülkelerin maddi refahı tesadüfi değildir! Bu başarının yüzyıllarca devam eden sıkı ve disiplinli bir çalışma ve gayretin sonucu olduğunu belirten yazar, Batı’nın iki önemli avantajı olduğunu öne sürüyor: Coğrafya ve Kültür. Bu iki faktör Batı’daki ekonomik büyümenin ve üstünlüğün temel belirleyicileri oldu.
İlk unsur olarak coğrafyanın uzun uzun üzerinde duruluyor. Dünya ekonomi tarihini bölgesel perspektiften analiz eden yazara göre, zengin ülkeler ılıman iklimli bölgelerde, yoksul ülkeler ise tropik ve sıcak bölgelerde konuşlamış oluyor.[1]  Ilıman iklimlerde yaşayan insanlar daha diri ve çalışkanken, sıcak bölgelerde yaşayanlar ise motivasyonları düşük ve uyuşuk oluyor. Bununla birlikte, zor iklimlerin olumsuz etkilerinin teknolojik gelişme ve imkanlarla giderilebileceğini savunan yazar, bu duruma da örnek olarak air-conditioning teknolojisiyle iklim olumsuzluklarını gideren, çölsıcaklarını serinleterek çalışma koşullarını iyileştiren kimi Körfez ülkelerini gösteriyor.
Landes’in ekonomik gelişmeyi etkilediğini ve temel belirleyicilerden olduğunu ileri sürdüğü ikinci husus olarak Kültür’ün daha fazla üzerinde duruyor. Batı’nın kendi içindeki kültürel farklılıklarının maddi zenginlik de yarattığı görüşünde Landes. Peşipeşine gelen teknolojik ak gelişmelerin ortak adı olarak kullandığı Endüstri Devriminin Batı’nın kendi içindeki çekişmelerle ivme kazandığını ve sonuç itibarıyla Batı’yı dünyanın diğer ülkelerinden çok daha zengin ve müreffeh kıldığını ileri sürüyor. Diğer yandan dünyanın büyük bir kısmı, Batı’da ortaya çıkan bu yeniliklere hazırlıksız yakalandı ve Batı’da başgösteren teknolojik ve dolayısıyla da ekonomik gelişmeler trenini kaçırdı. Landes, “Eğer ekonomik gelişmeler tarihinden sadece bir sey öğreneceksek, o da bütün değişikliği kültür’ün sağladığını bilmemizdir” sözü bu noktada önemli.[2]  Batı’nın kültürel üstünlüğü ile ilgili olarak, zengin anekdotal deliller ileri süren Landes’in, kültür’ün yerini ve önemini gereğinden fazla vurguladığı ileri sürülebilir, ancak ben bu konuda Landes ile aynı fikirdeyim. Kültür, sosyal hayatı biçimlendiren çok güçlü bir unsur. Güçlü kültürlerin güçlü ekonomi ve güçlü ekonomilerin de güçlü kültürler meydana getirerek gittikçe büyüyen bir salih daire yaratacağı düşüncesindeyim. Ekonomik gelişmelerin sağlam bir kültürel alt yapıdan yoksun olduğunda, asla uzun ömürlü olamayacığına inananlardanım. Kültür, bize kaynakları daha insani ve etkili kullanabilmemize imkanlar sağlıyor, insanları yaptıkları ve yapacakları işler hakkında şuurlandırırken, milletleri de dünya gelişmelerine daha uyumlu hale getiriyor, teknolojik ve ekonomik gelişmeleri sürdürülebilir kılıyor ve daimi terakki sağlıyor. Nitekim yazar da bu güçlü tezi, kitabına maharetle yedirmiş görünüyor.
Burada, Landes’in seküler bir kültür vizyonu olduğunu ve kültür’ü dinden özenle izole etmeye çalıştığının altını çizmek gerek. Landes, kendisi iflah olmaz bir kapitalist olarak, dini zaman zaman eleştiriyor da. Bununla birlikte, Protestan etik’in ve bu ahlak anlayışının Kuzey Avrupa’da oluşan zenginlikte oynadığı hayati önemin ve katkının altını çiziyor. Özellikle Kalvinistleri Avrupa’daki Endüstriyel Devrimin ana unsurlarından görüyor. Landes, din ve ekonomik gelişmeleri anlattığı, benim de bölümde, ne yazık ki İslamiyet’in modern dünyaya sağladığı katkılarını analiz etmede zayıf kalıyor. Hatta yazar, İslami,  Arap dünyasının ekonomik gelişmelerinde bir engel olduğunu ifade ediyor. Kuranın matbaada basılmasının dinen yasak olmasının, bilimsel gelişmeleri engellediği yönündeki bildik ama son derece indirgemeci tezi gündeme getiriyor.[3]  Kitapta Landes’in düştüğü en büyük hatalardan biri de İslam dünyasının geri kalmışlığını ele alırken, odağını sadece son 2-3 yüzyıla yoğunlaştırması… Mesela, İslam’ın Endülüs’te Batı medeniyetine katkılarını, Batı’nın Ortaçagının İslam için Altın Çağ olduğu konularına girmiyor bile.
Avrupa’nın üstünlüğüne dair tutkulu bir üslupla konuşurken Landes’in Avrupa-merkezli bir perspektiften baktığını daha net görebiliyoruz, ki yazarın kendisi de bunu inkar etmiyor. Nitekim Landesin kitabındaki anahtar konseptlerden biri European exceptionalism kavramıdır. Landes, bu meyanda Bernard Lewis ve Daniel Bell gibi mütefekkirlerle aynı görüşte. Bu görüşe göre Avrupa, her zaman kendisinin Doğu diyarlarından daha farklı ve üstün olduğuna inanır.[4]   Ortalama olarak son beş asırda Batı, kendi arasındaki büyük savaşlardan, toplumsal olaylardan, bölünmelerden geçerek, dogmaları sorgulayıp yeni ve yaratıcı fikirlere açılarak bu üstünlüğü sağladı. Batı’nın inovatif kültürü, saat, matbaa ve gözlük gibi günlük hayatta çok kullanışlı kimi icatları, barutu etkin olarak kullanması Batı’yı diğer medeniyetlerden çok farklı bir düzeye çıkardı.[5]
Landes’in zorlandığı bölümlerden biri, Batı zenginliğinin kolonyalism–emperyalism ile ilişkilerini tam açıklayamaması. Mesela “Fransızlar Cezayir’de malarya hastalığıyla mücadele etti ve aldıkları tıbbi tedbirlerle milyonlarca Cezayirlinin ölümünü engelledi, daha sağlıklı ve uzun ömürlü bir Cezayir mileti oluşmasına katkı sağladı [6] derken Fransız ordusunun 1954-1962 yılları arasında Cezayir’de yaptığı kıyımdan söz etmemesi ilginç. Kitabın 25. bölümünün baştan başa anti-kolonyel perspektiften iyi bir eleştiriyi hak ediyor. Yine, 1900’da, İngizlerin Hindistan’dan Çin’e kilometrelerce demiryolları döşediğini bunun da o ülkeler için çok faydalı olduğunu belirtirken, bu demiryolları fikrinin o ülkeleri gerçekten de ekonomik olarak zenginleştirmek mi yoksa, sömürgeciliği daha kolay yapabilme amacından mı kaynaklandığını tartışmıyor.
Landes’in Amerika’yı irdelediği bölümde de yine merkeze Batı’yı alarak, Amerikan başarısını bu yeni ülkenin Avrupa kültürüne kısa sürede uyum göstermesiyle açıklıyor. Mesela Güney Amerika’nın iklimsel özelliklerinin Batı kültürünü özümsemesine ve benimsenmesine engel teşkil ettiğini belirtiyor Landes. Çin’in de en büyük hatasını, yöneticilerinin despotik tavırlarının Batı teknolojisini red etmelerinde görüyor. Böylelikle Çin’in kendi ekonomik modernleşmesini bloke ettiğini ileri sürüyor.[7] Landes, Japonya’ya özel önem vererek, bu ülkeyi batılı olmadığı halde ilk endüstrileşen ülke olarak tavsif ediyor.[8]  Landes’e göre Japonlar yarışa geç girseler de güçlü kültürleri ve çalışma etikleriyle kısa sürede ekomonik gelişmelerini sağladıklarını belirtir.
Dünya ekonomik tarihindeki ana tartışmaları mümkün olabildiğince detaylı bir biçimde ele alan kitabın eleştirilebilecek önemli yönlerinden biri, her şeye rağmen, basma kalıp genellemelerden kendisini tamamen kurtaramamış olması; ki bunu daha çok Ortadoğu, Osmanlı ve İslam hakkındaki bölümlerde görebiliyoruz. Landes’in Müslüman ülkelere yönelttiği kimi sorular da var: Müslümanlar dini ve seküler matbaaya neden karşı durdular? İslami toplumlar tarih boyu neden despotik yöneticileri bağrına bastı? Kadın erkek arasındaki eşitsizlik ve dolayısyla kadını iş hayatına doğrudan katılmaması neden İslami toplumların karekteristiği haline geldi?  
Tartışmalı muhtevasına rağmen, kitap iyi araştırılmış ve yazılmış bir dünya tarihi olarak bir başvuru kaynağı önümüzde duruyor. Zaman zaman geçmişle günümüz arasında hoş münasebetlerin de kurulduğu iyi bir okuma. Landes, Batı hegemonyasının ve üstünlüğünün güçlü bir savunucusu olarak, dünyadaki çok sayıda kültürel, ekonomik ve teknolojik gelişmelerin ardında Batı’yı görür. Kitap bu yönüyle sanki başlıbaşına Avrupa’nın ekonomi tarihini anlatan bir çalışma gibi.
Kitabın en büyük başarılarından biri tarih yazıcılığındaki domine edici söylemidir ki bu yönüyle bu çalışma Avrupamerkezli perspektifin bir zaferidir. Eric.L.Jones'in The European Miracle (1981), Mancur Olson'un Rise and Decline of Nations (1982), Nathan Rosenberg and L. E. Birdzell'in How the West Grew Rich (1986), Charles Kindleberger'in World Economic Primacy (1996), Jared Diamond'in Guns,Germs and Steel: The Fates of Human Societies (1997) ve Thomas Sowell'in Conquests and Cultures: An International History (1998) adlı çalışmaları söz ettiğimiz Avrupa merkezli perspektiften yazılarak literaturde baskın bir söylem yaratmışlardır. Yalnızca Türkiye’de değil bütün İslam Dünyasında bırakın yukarıdaki kitaplar ayarında telif eserler kaleme almayı, sadece bu yazıya konu ettiğimiz Landes’in kitabı tercüme bile edilememiştir. Dolayısıyla Türkiye’de din ve ekonomi arasındaki ilişkileri tahlil ederken mevcut literatürü gözden geçirmeden yapılan çalışmalar hem müktesebat olarak hem teorik ve altyapısal açıdan eksik kalmaya mahkumdur. Bununla birlikte, bu konularda önemli eserlerden ve özkaynaklarımızdan olan Fütüvvetnamelerimizi tam okuyup tasnif edememişiz, kadim geleneğimizi artı ve eksi yönleriyle tam teşeküllü  çalışmalarla tespit edememeşiz. Ahilik teşkilatlarımızın tarihi ve felsefesiyle ilgili külliyetli çalışmalar yapamamışız! Dolayısıyla, öyle görünüyor ki bir süre daha Batı merkezli akademik söylemin tahakküm ve tasallutu altında imal-i fikr edeceğiz. Gel gör ki Batıda bu konularda kırk elli sene önce konulmuş temel eserlerden bile çok da haberdar olmayan bir akedemyamız var.
Ezcümle, İslam terakkiye manidir gibi fersude bir Renanyan düşüncesini geride bırakarak, acizane, dinin manevi gelişmelerin önünü açtığını, hayata gerçek manasını kattığını, sadece maneviyatı değil, maddiyatı da tanzim ettiğini ve terakkiye sebep olduğunu söyleyerek yazıyı noktalamak istiyorum. Ama dindar bir insan, tembelse ve atılsa, buradaki olumsuzluk dinin esaslarına ait değil, şahsın din anlayışına ve yorumuna ait olduğunu da kaydediyorum.  Eskilerin tabiriyle de diyanet (ritüeller, seremoniler…) artınca din ve ahlakın azalabilme tehlikesinin her zaman varid olabileceğini ekleyip yazıyı noktalıyorum!




[[1]]Landes, David S. The Wealth and Poverty of Nations, (New York: W.W.Norton & Copany Ltd.),p.5.
[[2]]Ibid., p.517.
[[3]]Ibid., p.52.
[[4]] Ibid.,p.31.
[[5]]Ibid., p.35.
[[6]]Ibid.,p.11.
[[7]] Ibid.,p.345.
[[8]] Ibid.,p.381.