Wednesday, June 3, 2015

KANADA MECLİSİ SONUNDA TEPKİSİNİ KOYDU.


Zamanında Kanada ile Türkiye münasebetlerine dair çok şeyler yazdım, Haber7.com’da…
İki NATO ülkesi arasındaki ekonomik, siyasal, kültürel…ilişkilerin gidip gidip Ermeni Meselesi’ne dayandırılmasını, bir çıkmaza saplanmasını hep eleştirdim. Birbirine coğrafi uzaklıkları olan  Türkiye ve Kanada, yıllarca diğer münasebetlerde de araya mesafeler koydu.
Halbuki, Türkiye gibi her bakımdan potansiyelli bir ülke ile Kanada gibi dünyaya her zaman umut aşılayan ve istikbal vaad eden genç bir ülkenin daha fazla işbirliği içinde olması gerekiyor. Bunu rastladığım tüm Kanadalı dostlarıma anlatmaya çalıştım yıllardır. Geriye dönüp bakınca da görülüyor ki, bir çok konuda belli mesafeler de kat etmişim..
Başkent Ottawa’da yaşadığım dönemlerde, yerel ve federal siyasetçilerle yollarım daha sık kesişirdi. Her minvalde ve mahfilde, “Aman Türkiye” derdim. "Türkiye'yi yabana atmayın." Kanada Dış İşleri’nde bir kesim diplomat, beni Türkiye’nin gönüllü Büyükelçisi gibi görürdü. Çok sık duyduğum bu taltifkar sıfatla gururlanırdım da. Bir fırsatını bulur, onlardan bir kaçını alıp bazen Ottawa’daki Türkiye Büyükelçiliğimize götürür, Türk diplamatlarımızla diyalog kurmalarına vesile olurdum; bazen de alır Türk vakıf ve derneklerine götürür, Türk ailelerinin evlerine davet eder kültürümüzü onlara yerinde takdim ederdim. Kanada’nın Türkiye Büyükelçisi John Holmes beyin eşi Carrol hanım bana “Türkiye’nin büyükelçisi” derdi ve eklerdi: “ Kanada’nın da senin gibi elçilere ihtiyacı var, dünyanın her yerinde...”  Kanada’da yaşayan yurttaşlarımızdan daha fazlasını yapmıyordum ki ben! Bu konuda, benden çok daha fazla gayret eden onlarca insan tanıyorum; birini, bir Ottawa kahramanını, daha önce burada yazmıştım da nitekim.

Ne yapıyordum! Türk kültürü diyordum, Türk dili, Türk mutfağı diyordum…Ottawa’da bir dönem çok ilgi çeken kitap klüpleri kurdum, yönettim. Türk edebiyatının şah eserlerini Kanadalı dostlarımızla okuduk, çay kahve içtik, baklava yedik, Türk sinemaları izledik… Ottawa’da 10 yıldan fazla Kanadalılara Türkçe öğrettim, aşkla şevkle... Ne Orhan Pamuklar, ne Elif Şafaklar okuduk... Sadece Türkçe değil; ovasıyla obasıyla, Karagözüyle, Hacivatıyla, Fatih’iyle, Mustafa Kemal’iyle, masalıyla, bilmecesi tekerlemesi, türküsüyle…Türk harsını, irfanını öğretmeye çalıştım gücüm yettiğince.. Yüzlerce insanın Türkiye’yi bir başka sevmesine vesile oldum sanıyorum. Her bir gurbetçimizin yaptığı gibi.
Benim icin Kanada ve Türkiye birdir. Gönül meyvemin iki yarısı... Kültürel referansları Türkiyeli olan  bir Kanadalıyım ben... Her geçen gün de bu ülkeyi  daha fazla seviyorum. Nasıl sevmem! Hayatımın en kıymetli yılları Kanada’da geçti. İlk yıllar, uzun ve soğuk gecelerde üşüyen göçmen yalnızlığımı Tanpınar'la, Yahya Kemal'le... ısıtmaya çalıştığımı hatırlıyorum; ısındıkça da daha çok bağlandım bu kışları bembeyaz, yazları yemyeşil Kuzey memleketine...
Türkiye’nin yıldızının parladığı o baş döndüren 2000’li yıllarda oturup kalktığım her yerde Türkiye’yi anlattım. Gururla. Usanmadan. Benim ülkem de düze çıkıyordu. Prangalarını bir bir çözen bir ülkeydi benim memleketim... Yıllar önce kendisini büyük bir kaosun içinde bırakıp da Allahaısmarladık dediğim ülkem...şimdi AB’ye doğru nasıl da ümidvar adımlarla yürüyordu. O Türkiye’yi, evet hem de bal gibi Kürt Meselesi vardır ve ben bu asır-dide sorunu eğitimle, kültürle, barış içinde çözeceğim diyen Türkiye’yi, tüm vatandaşlarını ayrımcılığa tabi tutmadan kucaklayan Türkiye’yi, yolsuzluk ve usülsüzlüklerin henüz esamisinin okunmadığı Türkiye’yi…anlatıyordum da anlatıyordum. 1980 ve 1990’li yıllarda kitaplarını heyecandan hop oturup hop kalkarak okuduğum Topçu’nun, Kaplan'ın, Turhan’ın, Karakoç’un, Fazıl’ın…tasvir ve tarif ettiğini sandığım Yarınki Türkiye’ye ramak mı kalmıştı Allahım!
O dönemlerde, yine kendimden geçercesine Türkiye’den bahsettiğim bir anda, Kanadalı bir dostumun, “Engin, senin bu kadar milliyetçi olduğunu bilmiyordum” dediğini hiç unutmam. Bu gurbet içime nasıl da işlemişti, beni vatan millet Sakarya vadilerine savurmuştu! İşte o demler, Türkiyeli olarak gurbet sokaklarında gerçekten de bir başka çalımla yürüdüğümüz demlerdi… Araplar, Acemler...Ortadoğu ahalisi bize hep gıptayla bakıyordu. Ne günlerdi! Soran her Kanadalı’ya Türkiye’ye gitmemişseniz hayatınızın yarısı boş geçmiştir diye mahcubiyetle fahirlendiğimiz dönemler...
Aynı şekilde, Türkiye’den Kanada’ya gelen yüzlerce dostumuzu, siyasetçiyi , gazeteciyi, akademisyeni Ottawa’da Toronto’da Montreal’de ağırlarken de onlara kendimizden geçercesine Kanada'yı anlattım; gelip giden olursa halen de anlatıyorum. Bu vesileyle, Türkiyeli dostlarımızdan bir kısmı Türkiye’deki işini, gücünü, makamını bırakıp buralara gelmek istedi; doktor, üniversite hocası, iş adamı, yazar…Türkiye'den kaçmak istercesine...
Ezcümle, dün de bugün de iki ülke arasındaki ilişkilerin tesisi ve tamiri için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Galatasaray'ı tuttuğum kadar, Ottawa Senator’lüyüm de... Türkiye seçimleri ile ilgilendiğim kadar Kanada seçimleriyle de ilgiliyim…
Sadece ben değil, gurbette yaşayan yüzlerce vatandaşımız gibi, mesela Anadolu Kültürleri Federasyonu gönüllüleri gibi, bir pozitif bir milliyetçilik, bir kültür, irfan ve medeniyet milliyetçiliğidir yaptığım... Bu federasyonun binlere gönüllüsü buralarda 15 yıldır muazzam Türkiye festivalleri düzenliyorlar. Bu topraklarda, Türk namına kuşun uçmadığı kervanın geçmediği günlerden itibaren kısık sesler olarak arz-ı endam ettiler, zamanla güçlendiler…Sadece yetmiş yedi milletten Kanadalıları değil, Alevisi, Sunnisi, Kürdü, Kemalisti, Ülkücüsü, Dindarı, Liberali… Türkiyeli binlerce kişiyi bu festivallerde, açtıkları kurumlarda, düzenledikleri etkinliklerde bir araya getiriyorlar, kucaklaşmalarına vesile oluyorlar bu insanların... Bu insanlar başka nasıl bir araya gelir! Ayrılığa gayrılığa ne hacet! Bu gönüllüler, Türkiye’yi en güzel şekilde temsil etmeye de devam ediyorlar anavatandan binlerce kilometre uzak beldelerde...
Hele siz bir gelin bu Ramazan, Toronto’daki Türk Okulu Nil Akademi’nin bahçesine açılacak Ramazan Çadırını ziyaret edin; kendinizi Kanada’da mı yoksa İstanbul'da, Üsküdar meydanında mı hissedeceksiniz! Toronto'nun bağrında adeta bir vaha gibi ışıyan bu mekanda kendinizi nasıl serin ve nasıl kendi evinizde hissedeceksiniz…Kanada’nın her yerinde açılan bu Ramazan çadırlarında 30 gün boyunca on binlerce kişiye iftar veriliyor, herkes gönlünce Ramazanın maneviyatını hissediyor; her türlü siyasi mülahazanın verasında Türkiye insanları kelimenin tam anlamıyla gönül diliyle konuşuyor birbirleriyle. En üst düzey Kanadalı misafirler buralarda ağırlanıyor. İnsanlar bu gönüllü vazifeleri derühte ederken, yaptıklarını ibadet neşvesiyle eda ettikleri pırıl pırıl yüzlerinden belli oluyor; hizmet ederken kendinden geçiyor kadını erkeği, çoluğu çocuğu. Aman birilerinin gönlü memleketimize ısınırsa... aman birilerinin zihninde, dinimize, ruh ve mana köklerimize ait değerlerimize karşı bir önyargıyı kırabilir miyiz... aman ülkemizi ve ülkümüzü buralarda en güzel şekilde nasıl temsil edebiliriz…Bütün bunlar içten ve candan gelen gayretler. Milyon dolarlara kotarılamayacak işler.
Şuraya getireceğim sözü: Neden sonra, Türkiye’deki kimi gelişmeler beni içten içe rahatsız etmeye başladı. Günbegün bunaldım. Herkesin bildigi şu haksızlıklar, hukusuzluklar…Kardeşin kardeşe kasdı. Memlekete dönmeyi çoktan unutmuş bencileyin bir garip, memlekette, özyurdumda...o vatanın herhangi bir köşesinde çoluk çocuk mağdur edilen mazlumlar için göz yaşları döktüm; zaman zaman işi kalenderliğe vursam da içim sızlıyor. Bu ne zulümdür aklım almıyor. Yetmez mi şu dünya yurdunu birbirimize zindan etmemiz! Bunca vurdumduymaz, çilesiz, eyyamcı… çocukluktan itibaren gönül verdiğim değerleri, hayatıma anlam katan mukaddesatımı birer birer tırpanlıyordu. İnsanca yaşamak değeri, adil olmak, hakka riayet değeri, onurluca ve güven içinde yaşayabilmek değeri…En büyük saldırı da mukaddesataydı! Mesela iki sene önce Erzurum'da kendisini ziyaret ettiğim genç öğretmen Mustafa geliyordu aklıma. Bu genç, sabah akşam kimi tufeyli ruhlar tarafından kendi mukaddesatına küfürler edilirken, bu hakaretler salvosunda kendisini nasıl hissediyordu. Böyle onlarca safi simayı hatırladıkça gözlerim doluyor, boğazım düğümleniyordu... Reva mıydı bu!
Kanadalı dostlar Türkiye’de neler olduğunu sorduklarında, cevap verecek eski neşvem yoktu artık..Sükut ihtiyar eyledim. Kendimi bu gurbet ellerde, Soğuk Savaş ve Tek Parti Dönemlerinin şedit zulümlerinden bunalan ve teselliyi gül yetiştirmekte bulan o adam gibi hissetmeye başlamıştım. Belki de ziyadesiyle naiftim.
Memleketi sorup, kapkara tablolar çizen Kanadalı dostlarıma, çok kez, hayır öyle değil, sizin bildiğiniz gibi değil dedim içim kan ağlayarak. Bu bir cinnet devriydi, gelir geçerdi, Türkiye, sizin dediğiniz gibi ne bir Suriye ne bir Irak ne de bir İran dedim. Haksızlık yapıyorsunuz dedim.
Ama, onlara artık eskisi gibi anlatırken gurur duyabileceğim pek fazla bir şey de kalmamıştı.
Şimdi, sadece Kanada’da değil, Batı’da Türkiye ile ilgili genel manzara şu: Türkiye’de yönetim eleştirel düşünenlere karşı baskıyı gittikçe artırıyor, muhalif sesler birer birer susturuluyor, devasa yolsuzlukların ardı arkası kesilmiyor. Dini değerler siyasete peşkeş çekiliyor,  Hükumet yolsuzluklara bulaştı ve Hükumet’in Suriyeli kimi gruplarla münasebetleri de şaibeli. Hadi gelin ayıklayın bu pirincin taşını. Her gün yazıl ve görsel basın bunca menfi bombardıman yaparken hadi gelin de siz çok değil beş yıl öncesinin anlata anlata bitiremediğiniz Türkiye’sini anlatın bu insanlara…
Mesela Türkiye’de tutuklanan gazeteciler meselesi. Kim sorduysa cevap veremiyorum. Sadece ben değilim cevap veremeyen, Elçilik çalışanlarımız da çok zor durumlarda kalıyorlar bu tür sorular yöneltiğinde. Ne desinler! Ya tatmin etmeyen cevaplar,  ya da bir ölüm sessizliği...
Bu konuda politikacılardan da, akademisyenlerden de, basından da arayıp ne düşünüyorsun diye soranlar oluyor. Siz ne dersiniz, elinizi vicdanınıza koyun. Kızıyorum, çoğu zaman öfkeden yumruklarımı sıkılı buluyorum.
Mesela, Ana Muhalefet Partisi olan Yeni Demokrat Parti Milletvekili ve aynı zaman da İnsan Hakları Komisyonu Başkan Yardımcısı  Wayne Marston, daha geçen şöyle dedi:
 “Daha önce Türkiye’de olan güzel şeyler için hep teşvik edici olduk. Ama şimdi medyaya doğrudan baskı var, yasak var… Medyanın gerçekleri anlatma sorumluluğu engelleniyor. Kanada bugün dünyanın en özgür ülkesi ise bunda en önemli pay, özgür medyanındır. Bırakın medyayı, sıradan bir vatandaş  işimden olurum, en küçük  bir baskı ile karşılaşırım gibi her hangi bir konuda korkmadan çekinmeden Başbakan’ı her şekilde eleştirebilir” diyor, “Bu bizim için en büyük zenginliktir” diye de ekliyor.  Bu örnekler saymakla bitmez.
Şimdi en son da Kanada Parlemantosu, 17-25 Aralık sürecinde gelişen olaylar bağlamında tutuklanan gazetecileri kınayan bir mesaj yayımladı. Meclisin bu mesajı tarihi nitelikte. Altında tastamam 134 milletvekilinin imzası var. Kanada Parlemantosu’nun bir konuda bu kadar yüksek oyla karar alması çok nadir. 
Kanada Meclisi federal milletvekilleri ve senatörleri Dışişleri Bakanı Rob Nicholson’a gönderilen iki farklı mektupla Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik saldırıları kınadı. Bu mektuba da İktidar'ından Muhalefet'ine kadar her partiden ikisi bakan toplam 134 vekil imza attı. ABD Kongresi’nden sonra Kanada Meclisi de Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik bu saldırılara sessiz kalmadı, tepkisini koydu.
Meclis’teki mektubu imzaya açan milletvekili Leon Benoit şöyle diyor: “Bu mektup tüm Kanadalıların el üstünde tuttuğu ve dünyadaki tüm seçilmiş yetkililerde görmeyi umduğu evrensel değerlere çok partili desteği gösteriyor.”  Benoit, bu mektu hakkında “Türkiye’de süregelen ciddi meseleler konusunda, Kanada’nın eleştirel sesini kuvvetlendireceğine ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümeti tarafından karşılık bulacağına yönelik inancım tam.” şeklinde konuşuyor.  Meclis’te imzaya açılan ve büyük destek gören bu mektupta, Ekonomi’den Sorumlu Devlet Bakanı Kevin Sorenson ve Devlet Bakanı Gary Goodyear gibi onemli isimlerin yanısıra, Kanada Türkiye Dostluk Grubu Başkanı Dave Van Kesteren gibi çok önemli isimlerin de imzaları yer alıyor.  Evet, Dave’in imzasını  ayrıca önemsiyorum. Kendisini en son geçen sene Ottawa’da Anadolu Kültürleri Federasyonu’nun Hotel Laurier’de düzenlediği yıllık kongresinde görmüştüm. Hoşsohbet, karizmatik bir siyasetçi Dave; Türkiye’yi çok yakından izliyor, tam bir Türkiye dostu. Sık sık gelip gidiyor Türkiye'yi. O zaman kendisiyle çok sıcak geçen bir sohbet yapmıştık ve Türkiye ile ilgili birbirinden zor sorular sormuştu. Mektupta imzasını görmek beni şaşırtmadı açıkçası…

Mektup uzun, isteyen Kanada Meclisi’nin sitesinden ulaşabilir. Mektubu uzun uzun tahlil edecek değilim. Bu tür şeylerin ardı arkası gelmiyor artık! 

Sadece şu ifadelere kulak verelim mektupta: 
“Hükümeti eleştiren gazeteciler giderek artan bir şekilde rahatsız ediliyor ve gözdağı veriliyor. Bu gelişmeler ifade ve basın özgürlüğünü doğrudan ihlal ediyor ve Türkiye’nin bina ettiği demokratik ilkeleri tehdit ediyor.” Bu yanlıştır diyen beri gelsin, konuşalım.
Yine mesela şu ifadeleri de alıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son zamanlarda kimi Batı gazetelerinde kendisine yöneltilen  eleştirilere verdiği cevapların yanına koyalım: 
“Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümeti, uluslararası toplumun ve vatandaşlarının güvenini, basın ve ifade özgürlüğü gibi temel demokratik prensiplerine yönelik saygıyı yeniden sağlamak yoluyla kazanmalıdır.”
Mektup’ta Kanada Dışişleri Bakanı Nicholson’a hitaben de şu deniyor:
“Devam eden tehlikeli durumdan çıkılıp; barışçıl, demokratik ve uzun dönemli çözüme ulaşılması adına sizden Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümetine baskı yapabilmek için mümkün olan her vesileyi değerlendirmenizi istiyoruz.”
Mektupta, Karaca ve Mehmet Baransu’nun yanında 14 Aralık operasyonlarından gözaltına alınan Ekrem Dumanlı’nın ismi de geçiyor. Bu gazetecilere yönelik tutuklamalar ve baskıdan duyulan endişe dile getiriliyor.

Evet, Kanada medyasında bu minvalde haberler daha sık çıkıyor son zamanlarda... Biz Türkler için ne müşkül bir durum! Sıradan bir Kanadalı, Türkiye'de umum halka yutturduğun kurguları yemiyor, gerçeklere bakıyor; iyi ama demokrasi nerde diyor, basın susturulamaz diyor geçiyor. Olan da Türkiye'nin son yıllarda dışarıda edindiği itibara, içeride edindiği muktesabata oluyor. 
Demem o ki, demokrasi kolay edinilmiyor, bedeller istiyor.  En kolayı da statüko, hantal bürokrasi ve eyyamcılık... Muhalifine hakk-ı hayat tanımamak. Bizim memlekette mebzul miktarda var bunlardan.  Diğer yandan, ağzımızdan düşürmediğimiz demokrasi, hakkını aramayı, hakkını ihkak edebilmeyi bilmeyi gerektiriyor. Kimse size onu altın bir zenbilde takdim etmiyor…Ennihaye, insan onuru için yaşar şu fani alemde.
Evet, yokuşu aşabilmek, insanca yaşayabileceğimiz bir memlekete kavuşabilmek  manevi bir direnç istiyor elbette, yalvar yakar dua istiyor… ama bununla birlikte gayret, cesaret ve mücadele de istiyor. Yoksa kendi halkımıza reva gördüğümüz bu zulüm ve eziyet için dünyadan daha çok sille yeriz. Hafizanallah, başımızda kurtarıcı sandıklarımızdan da daha çok balyoz yeriz.