Thursday, October 16, 2014

BU RUH DURDUKÇA

1980'lerin, bir yönüyle de 1990'ların nev-i şahsına mahsus bir "şakirt" tiplemesi vardı. 
Onları, nerede görürseniz görün hemen tanırdınız; yüzlerinden, hal ve hareketlerinden, mahcubiyetlerinden, sokaklarda nazar-ı der-kadem yürüyüşlerinden, ve illaki dışarı saldıkları gömleklerinden...
Mecbur değillerse çarşıda işleri olmaz; dersler dışında, okula fazla takılmazlar, evlerden ikişer ikişer çıkarlar, azami ihlas, azami fedakarlık ve azami tedbirle hareket ederler, istişaresiz tuvalete bile gitmezler, çetele tutarlar, sadece patatesten en az beş altı türlü yemek pişirmekle kalmaz, maklubenin de hasını yapmayı bilirlerdi. 
Kurban derileri toplarlar, arkadaşlarının kaldığı diğer evlerle çapraz Pazar kahvaltıları düzenlerler, sokaklarda battaniye veya çarşafa sararak birbirlerine taşıdıkları televizyonlarda ezkaza haber sunan bir bayan spiker çıkınca da gözlerini fıtri bir mahcubiyetle hemen yere dikerlerdi... 
Mübarek aşağı, mübarek yukarı koşuşturup duran Anadolu'nun, Trakya'nın köylerinden büyük şehirlere tahsile gelen kimi derviş meşrep, kimi deli fişek bu delikanlılar,  "asil fakat alil" bir memleketin asırlık sorunlarını omuzlarına yüklenmiş bir mahzuniyet içinde "istikbal inkilabatı" rüyaları görürlerdi...
Ahmet Ersöz'ün Meçhul Bir Kahraman: Mehmet Özyurt adlı biyografik çalışmasını bir nefeste bitirince, hayalimde böyle bir protip tüllendi. Çağdaş bir AlpEren tipi. Yaşatmak için yaşayan, muhabbet fedaisi, alabildiğine duru, sade ve gösterişsiz... Muhabbetle çarpan sinesinde "ummanlar hüruşan." Derdi ve çilesi ömründen efzun biri...
Kitabı kapatırken dudaklarımdan, 'tam bir abiymiş' sözleri döküldü, merhum Özyurt için.
Hasta arkadaşının başından ayrılmayan, kardeşine hanesini, sofrasını, sinesini açan, dertli başının altına dizini, omzunu seren... Kendisiyle ve çevresiyle barışık salih ve salim bir şahsiyet, silm ve hilm ehli bir abi. Muhannete temenna etmeyen adam gibi bir adam. Hassaten bugün ne çok ihtiyacımız var bu ruha.
Merhum Mehmet Özyurt hoca hem ilklerdendi, hem önden gidenlerden.
Bu toprakların gizli milli hazinelerinden. Değeri, zamanla daha iyi anlaşılacaklardan. Bugün de mumla arananlardan...
20 Mayıs 1945'te Antakya'nın Karaksi köyü'nde doğuyor.
Hakikate çok erken yaşlarda uyanan bir talihli. Yedi yaşında hafızlığını tamamlıyor. İlk gençliğini civar medreselerde ilim tahsiliyle değerlendiriyor. Liseyi dışarıdan tamamlayarak müezzin olarak başladığı Çay Mahallesi Camii'ne 16 yaşında imam oluyor. Konya'da askerlik vazifesini yaparken, çarşı izinlerini camilerde sohbetler ederek geçiriyor. Bu genç ve muhrik seda, Konyalı'nın gönlüne taht kuruyor.
Askerlik dönüşü, evlilik yılları...
İzmir Yüksek İslam Enstitüsü. Önce Fethullah Gülen Hoca'nın kasetleriyle, sonra da kendisiyle tanışma günleri... Evl' olmasına rağmen, talebelik ve imamlığın da hem-devam ettiği yıllar... Fakr u zarürete düçar olunan yıllar, ama Hey Günler. Terin tabandan çıktığı günler.
Fethullah Gülen Hocaefendi, merhum Özyurt Hoca'yla tanışınca, "otuz yıldır aradım, yeni buldum" der. Ve ekler:
"Tanıdığım onca insan arasında Allah'a onun kadar yakın bir arkadaş görmedim diyebilirim"
Yaşları hemen hemen aynı olsa da, Özyurt Hoca, adeta Hocaefendi'de fani olmuştur. Aradığını bulmuştur adeta. Sureten ve siretende  birbirlerine çok benzerlermiş. Dinleyen kişiler, yüzünü görmeseler, konuşanın Hocaefendi olduğunu sanırlarmış hep.
Fethullah Gülen, ondan söz ettiği bir sohbetinde "kamilane bir hal ve edeple dersi dinlemiş, bir kere olsun bilgiçlik tavrı sergilememiş ve varlığını hissettirme çabasına girmemişti" der.
1980 Askeri darbesinden sonra, Mehmet abiye hapishane yolu görünür. O da bu memleketin kendi evlatlarına layık gördüğü gadirden ve zulümden nasibini alır, haspishane çilesi çeker. Mahkumlardan, gardiyanlara, müdürlere, polislere kadar herkese, Allah'ı Peygamber'i anlattığı bir Medrese-i Yusufiye dönemidir bu.
Hapishanede türlü eziyetlere ve hakaretlere maruz kalmasına rağmen, bu konular açıldığında hiç konuşmamış, başını eğip geçmiş. Hapisten çıktıktan sonra, bir daha ayaklarını hiç kimseye göstermiyor. Hücre arkadaşlarıyla da, hapiste yaşananlar burda kalacak diye sözleşiyor.
Hapishaneden sonra ç,le sona ermez, bu kez de memuriyetten ihraç edilir, çalışarak hak ettiği imamlık vazifesi elinden alınır. Zorlardan zor o günlerde, "Bunda bir hayır vardır"der. Elde avuçta ne varsa satıp, Diyarbakır yollarına düşer, hizmet yollarına. Hayatının son demlerine kadar da Diyarbakırlı olur. Himmetini Diyarbakırlılara, Doğu'nun sulhuna, huzuruna hasreder. Bu şehri öylesine sever ki, dışardan gelen misafirlerine, yürüyerek sokak sokak bütün Diyarbakır'ı gezdirir. Yıllar sonra Diyarbakır'a gidenler, en ücra esnaftan bile, "Mehmet hoca buraya da gelmişti" sözlerini duymaya devam edecektirler. Doğu'ya huzur soluklayan mesih nefesli bir fedai olur. Bediüzzaman'ın hakim, savcı ve polislere hitaben söylediği, "...bin savcı kadar bin emniyet müdürü kadar bu memleketin huzuruna ve emniyetine hizmet etmemişsem Allah beni kahretsin" sözleri bir kez daha manasını bulmuştur adeta onun şahsında. Güney'i, Doğu'yu karış karış gezer; bu münbit toprakların bağrına muhabbet tohumları serper, o tohumları da gözyaşlarıyla sular. Bölge ahalisiyle,yüzlerce anı biriktirir. İlmi, ameli ve hasen ahlakıyla halk üzerinde derin bir saygı uyandırır.
Hesabi olmaz, şiarı hasbiliktir.
Merhumun ağzından düşmeyen sözlerden biri de: "Sıradan bir insan olmayı öğrenemeyen birinde, ciddi sorunlar var demektir" sözleriydi. Sürüden değil, sıradan bir insan, düz, gıllügışsız bir adem.
İmamet vazifesinin hakkını verenlerden.
Namaz kılarken hıçkırıklara boğulan ve arkasındakileri de ağlatan. Arkasında namaz kılınmaya doyulamayan...
Namazda secdeye gittiğinde sapsarı kesiliverdiğini şahitler söylüyor. Hanımı, evlilikleri boyunca sadece iki sabah namazını kaçırdığını, bundan dolayı da günlerce kendini affetmediğini, ah u efganla dünyayı kendine zehir ettiğini, oruçlarla af ve mağfiret aradığını ifade ediyor.
Bu muhrik sedalı, latif edalı ahir zaman velisinin tavırlarında ötelere aitmişçesine bir halet vardı. Bakışlarında uhranın derinliği, serinliği ve ışıltısı... Ve yüzünde her dem nümayan buruk bir tebessüm. Resimlerine de sinen hicran dolu bir hüzün.
Uykusu yok denecek kadar azdı; öğrenmek ve öğretmekten başka bir şey düşünmedi. İstikbali tenvir etmeye cehdeden bir fikir işçisi olarak didindi bir ömür. Eline geçen üç beş kuruşu, yeni kitaplar almaya, gelene gidene izzet u ikramda bulunmaya harcadı. Kapısı da gönlü de herkese açıktı.
Diğergamlık, fedakarlık, alicenaplık, hasbilik, vefa gibi yavaş yavaş sözlüklerden bile çekilen kelimeleri, yaşadı, yaşattı.
Tevazuu ile temayüz etmişti. Hakla beraber bir halk adamıydı. İnsanlardan bir insan...
Alemin kendisine gelmesini beklemez, ayaklarına, kapılarına giderdi. Muhataplarına, Doğu'ya has o tatlı şivesi ve bu toprakların derinliğinden süzülüp gelen bir emin veçhesiyle itimat ve itminan telkin ederdi.
Tanıyanlar hep bir ağızdan "Ondan hiç ama hiç sikayet işitmedik" diyor. İşine bakanlardan, işini en güzel şekliyle yapaya çalışanlardan...
Hayatında lüks ve teyatral hiç bir şey yoktu. "Kendisini düşünme fantezisine hiç düşmemişti". Hizmetlerin çileli ve dava adamı yetiştiren zamanlarını yaşamış, safa devrini görmemişti.
Fakirdi. İşsiz kaldığı çok olmuştu. Ama eyvallahsızdı da...
Memuriyeti gasp edildiği dönemlerde Doğu'ya hicret etti. Diyarbakır'da hayata tutunmaya çalıştığı o mahrumiyet günlerinde ailece çok zorluklar çektiler. İşte o günlerde, tanıdık biri evlerine meyve getiriyor. Mehmet Hoca ise, meyve getiren arkadaşına, "Neden getirdin. Bir yıldır eve meyve almıyorduk. Bizimkiler alışmışlardı, şimdi tekrar isteyecekler" diyor.
Merhumun bu hallerine sonradan muttali olan Hoacaefendi'nin yardım etsek teklifine çok içerliyor. Kalkıyor ordan şakın ve sarsık bir vaziyette eve geliyor. Kendisini odaya kapatıyor ve sabaha kadar ağlıyor. Bir hafta sonra eşi neden ağladığını sorunca da, yutkunarak: "Ben bu hizmete maaş almak için mi girdim ki, bana bunu öneriyorlar? O parayı sana, çocuklarıma nasil yediririm"!
***
Tüm maddi sıkıntılarına rağmen, saadethanesinde her dem bir cennet havası vardı. Uzaktan yakından gelen herkes için bir istirahatgah, inşirahgah idi evi.
Pekmezci abinin "Mehmet Özyurt deyince, aklıma sadakat ve samimiyette zirve geliyor" diye tavsif ettiği bu yiğit adam, hayatının son demlerinde Urfa'ya gitmek için hazırlanır. Evden çıkarken eşine şunları söyler:
"Öleceğime hiç üzülmüyorum. Sana üzülüyorum. Arkanda bakanınız yok. Beş çocukla, ne yaparsın?"
Eşi Şükriye Hanım, bu konuşmalara önce bir anlam veremez. Sonradan vakayı şöyle anlatır:
"Çocuklarını öptü, ayakkabısını giydi. İçeriye bakıyordu. 'Ne oldu' dedim, 'Bir şey yok' dedi. Bir basamak indi. Döndü, baktı. 'Ne oldu, bir şey mi unuttun' dedim. 'Hayır' dedi. Gözleri ıslaktı. İnerken ben kapıyı kapattım, içimde büyük bir sıkıntı vardı. Geri açtım kapıyı, gitmemiş. Orada duruyordu. 'Bir şey mi var' dedim. 'Yok' dedi. Yüzüme dikkatlice baktı. 'Allah'a ısmarladık' dedi, koşar adımlarla indi. Kapıyı kapattım, hemen balkona koştum. Balkonumuz müsaitti. Aşağıya baktım gitmiş, göremedim. Bu onu son görüşümdü."
Mehmet Özyurt hocamız, 18 Eylül 1988 Pazar günü Urfa'da geçirdikleri elim bir trafik kazası sonucu Bayram Acar, Hasbi Şahin ve Halil İbrahim Çelik ile birlikte vefat etti.
Fethullah Gülen'in özel olarak kaleme aldığı bir yazısında merhum Mehmet Özyurt hoca hakkında şöyle diyor:
"Gelecek nesillerin Mehmet Özyurt Hoca gibi hasbî ruhları tanıması ve onların izinden yürümesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü onlar, ömürlerinin her anına bir örnek hal, tavır ve davranış sığdırmış insanlardır. Onların sergüzeşt-i hayatları yarının hasbîlerine yol gösterecek işaret taşlarıyla doludur. Dolayısıyla, hem onları birer yâd-ı cemîl olarak anmak hem haklarında duaya vesile olmak ve hem de geleceğin fedakar ruhlarına hüsn-ü misaller göstermek için Mehmet Hoca gibi kahramanların hayat hikayelerinin yazılması lazımdır."
Yine, Hocaefendi'nin dudaklarından, şehitlerin şahı Özyurt Hoca'nın vefat haberini aldığında "belim kırıldı" sözleri dökülür.

Bu isimsiz müsemmaların yad edilmesi, gençlere örnek olarak tanıtılması gerekiyor. Hizmet Hareketi içinde, hem hayatın hem davasının çilesi yoğrulmuş dolu dolu yaşadığı dünya hayatını terk ederek, alem-i bekaya irtihal etmiş onlarca asil ruh var. Hacı Kemal, Şerafettin Kocaman, Salih Zeki, Adem Tatlı, İbrahim Canan...bunlardan sadece bir kaçı.

Bizim bu topraklarda tutunmamızı sağlayan bu ruhtur. Acısıyla tatlısıyla, neşvesiyle kahrıyla bu toprakların yoğurduğu bu idealisti, hak adamını, halk mistiğini, davasının adamı olabilmeyi başarmış Mehmet abiyi hayırla yad ediyorum. Kendisine Allahtan rahmet diliyorum.