Tuesday, March 4, 2014


KISA KANADA TARİHİNE UZUNCA BİR MUKADDİME

Kanada ile ilgili hâkim kanaatlerden biri de, ülkenin “sıkıcı” bir tarihi olduğudur. Yeni Dünya’nın tarihi, Eski Dünya’nın tarih anlayışına göre, gerçekten de renksizdir, heyecansızdır. Avrupa ve Asya’daki yüzyıllık savaşları, anlaşmaları, görkemli mimariyi göremeyiz Kanada’da; çağlar açılıp kapanmamıştır. Ülke tarihini; yerlilerin yaşadığı ilk dönemler, Avrupalı kaşif tüccarların gelişi, Fransız İngiliz hâkimiyet mücadeleleri ve federasyon gibi birkaç ana başlıkta tasnif etmek mümkündür.
Kanada’da öne çıkan tarih değil, coğrafyadır. Yazılı tarihi, neredeyse coğrafi keşiflerle (15.yy) başlayan ülkenin mazisini; zaferler ve fetihler değil, keşfedilen (ve hâlen keşfedilmekte olan) yeni adalar, koylar, göller, denizler süsler. Burada tarih, coğrafyanın zaptından ibarettir. Tarih, toplumsal olaylardan ziyade, insanın mekânla olan uyum mücadelesinin serencamesidir. 
Kanada. Devrimsiz, fütuhatsız ve kahramansız bir ülke! Millî bir aidiyet arayan insanlar topluluğu. Kendini arayan, anlamaya ve keşfe çalışan, kişilik çatışmaları içinde bir ergen... Kanuklar (Kanadalıların kendilerine taktıkları isim) bir paragrafta özetleniverecek tarihlerinden birine sahip olduklarını inkâr etmiyorlar. Belki kendilerini, geçmişi değil de, geleceği olan bir ülkenin vatandaşları olarak gördüklerinden...
Bize okutulan Millî Tarih (resmî tarih) dersleri yok. Çünkü, aynı tarihî vakalar, Fransız ve İngiliz kaynaklarında farklı yorumlarla geçiyor. Ortak ve yansız bir Kanada tarihi için, tarihî vakalarda, ortak bir zemin sağlayabilmek zor. Ülkenin kurucu milletleri olan İngilizler ve Fransızlar arasında ezeli bir sürtüşme var. Gerek geçmişte, gerek bugün varlığını her daim hissettiren bu müzmin ikilem, tek bir resmî tarih anlayışını imkânsız kılıyor. Peki “Kanadalıların resmî bir tarihe ihtiyaçları var mı?” sorusu ise tamamen başka bir hikâye. Bu sualin kısa cevabı, hayırdır. Nitekim okullarda okutulan da, millî bir tarihten ziyade, eyaletlerin mahalli tarihleridir, bireysel anlatılardır. Eyaletler arasındaki uzak mesafeler ve tabiat şartları, âdeta tarihî bir irtibatsızlığın da müsebbibi olmuş.
Çoklukla, Ontario ve Quebec eyaletlerinin geçmişlerine odaklanan Kanada tarihi, Manitoba, Alberta, British Columbia eyaletlerinde yaşayanlar için pek bir şey ifade etmeyebilir. Öğrencilerin, bunun kendi tarihleri olduğuna inanmaları zor. Bırakınız tarihi, günümüzde bile, pek çok Kanada metropolü arasında birleştirici bağlar bulabilmek çok zor. Söz gelimi  Vancouver’ın Ottawa’dan çok, Washington’a bağlı olduğunu siyasi olarak söyleyemesek bile, kültürel ve coğrafya bakımından iddia edebiliriz. 

Bir tarih arıyorum
Her yıl, yüz binlerce göçmen alan bu genç ülke, uçsuz bucaksız coğrafyasında müşterek bir tarihe, “kurucu” bir tarih felsefesine sahip olmadan, vatandaşlarını nasıl, neyle bir arada tutabilecek! Sadece ortak bir tarih anlayışının ve bilincinin, bu kadar farklı ve bazen de birbirine zıt etnik grupları bir arada tutabileceği ileri sürülüyor. “Tarih” Kanadalıların kendi kimliklerini keşfetme ve yapılandırma sürecinde, önemi bir  unsur. İsteseler de istemeseler de tarihin rehberlik edici, ilham verici, biçimlendiri özelliklerinden kaçamazlar.
Her şeyini ülkelerinde bırakıp, tarihsiz olarak (yeniden doğmuşçasına) Kanada’ya gelenelere, Kanada değerlerinin, geçmişinin nasıl öğretilebileceği büyük bir soru(n). Müfredatları hazırlayan bürokratların düzenledikleri ideolijik bir tarih ne kadar hüsn-ü kabul görecek!  
Kanadalılar diğer milletlerden farklı olarak tarihi, bir miras olarak almadılar; tarih onların eline yapılmak için verildi. Bugün Kanada’nın tarihi, özellikle günümüz yazarlarının  elinde biçimleniyor, üretiliyor. Güncel olayları kayda geçirirken çeşitli benzetme, istiareler kullanarak Kanadalılığı, Kanadalı kimliğini biçimlendirmeye hizmet ediyorlar. Geçmiş ve gelecek ile bağlar kurup millî bir kimlik dokuyorlar. Bu minvalde, iyi bir tarih yazıcı millet olarak nitelendirebiliriz Kanadalıları.

Serüven başlıyor
Milattan milyonlarca yıl önce, dinozorların cirit attığı bir yerdi Kuzey Amerika. Kanada’nın pek çok bölgesinde, özellikle British Columbia ve Alberta eyaletlerinde dinozor fosilleri müzelerde sergileniyor. Asker emeklisi dostum Rob O’Gorman ile Başkent’teki Tabiat Müzesi’ni gezerken, kendisinin, dinozor fosillerinden millî bir değer olarak, nasıl gururla söz ettiğini unutamam. Bu devasa coğrafyaya, bu denli muazzam yaratıklardan daha çok yakışan başka bir tarihsel figür de olamazdı doğrusu!
Kanada’da, binlerce yıldır, onlarca yerli kabile (Inuit, Metis, Eskimos...)  yaşıyor. Rivayet bu ya, Kanada yerlileri aslen Asyalıymış. Karibu, geyik, bison falan avlarlarken, Sibirya’dan Bering Boğazı kanalıyla, önce Alaska’ya, sonrasında da bütün Kuzey Amerika kıtasına yayılıvermişler. Bilinmeyen Ülke yazarı, Kanada’nın bu ilk sakinlerini  “ormanlarda yaşayan odun yontucuları” olarak tanımlar. Tarih, kıtanın bu ilk sahiplerinin kendi aralarındaki herhangi bir huzursuzluğundan söz etmiyor. Farklı dil, din ve kültürleri olan yerlilerin, barış, huzur ve düzen içinde yaşadıkları biliniyor. Millî Medeniyet Müzesi’nde sergilenen sanat eserlerinden de, yaşadıkları dönemde kayda değer bir medeniyet ortaya çıkardıkları anlaşılıyor. Gündelik yaşamlarında kullandıkları çok basit eşyaları bile, birer sanat formunda imal etmişler. 
Günümüzde, Kanada tarihinden söz edilirken, yerlilerin bu  ilk dönemleri üzerinde pek durulmaz. Kronoloji, Beyaz Adam’ın kıtaya attığı adımla başlatılır âdeta. İlk Halklar (First Nations) ile İlk Avrupalı (First Contact) arasındaki tarih, görmezden gelinir genelde. Tarihe Avrupai merkezli bakış açısı Kanada’da geçerli yani...
Burada insicamı bozmadan araya girip bir anımı kaydedeyim. Başkent Ottawa’nın 2007’lerdeki emniyet amirinin eşi de Algonquin Kabilesi’nden yerli bir kadındı. Polis  şefi, oğluyla ilgili bir anı anlattı. Öğretmenleri, Kanada tarihinden söz ederken, yerlileri yok sayan bir tutum sergileyince, annesi de bir yerli olan çocuk, hemen duruma itiraz eder. Yerlilerin ülke tarihinin önemli bir unsuru olduğunu söyler. Tarih öğretmeni, kendince, yerli halkların çok çok eski dönemlerde yaşadığını, Kanada tarihine dahil edilemeyeceklerini söyler; üstüne de biraz ileri gittiği için, emninet amirinin oğluna  disiplin cezası verir! 
Avrupalıların Kanada sahilleriyle bilinen ilk teması, Vikingli denizcilerle 1000’li yıllarda başlıyor. Bu ilk adımdan sonra yaklaşık dört asır, Avrupalılar, bu karlarla kaplı, dünyanın çatısındaki ülkeye pek iltifat etmemişler. Fransızlar, Çin için kestirme yollar, farklı altın kaynakları ararken yolları Kanada’dan geçmiş. Coğrafi keşiflerle ticaretin artması, yeni ülkelerin, zenginliklerin, insan gücünün, pazarların keşfi ile Kanada, her geçen gün artan cazibesiyle Avrupa’nın ilgi odağı olmuş. İlkin, doğu Kanada’nın Newfoundland ve Nova Scotia sahillerine 1500’lü yıllarda, İngiliz  ve Fransızlar gelmişler. İki millet arasındaki çekişmeler, rekabetler ve Kanada’da kurmak istedikleri hâkimiyet mücadeleleri, taa o dönemlerde başlıyor. İşte bu çekişmeler, bir bakıma Kanada tarihinin de omurgasını teşkil ediyor.
Jacques Cartier (1491 – 1557) Kanada’ya ayak basan ilk Avupalı kaşif. Fransa Kralı’nın görevlendirdiği Cartier, bulduğu yeni kara parçasını Fransa adına sahiplenmişti (New France). Kanada ismini de ilk kez onun kullandığı kabul ediliyor. 

J. Cartier, altın sevdasıyla geldi Kanada’ya. Fransa Krallığı, bu kurt denizciyi Yeni Dünya’ya gönderdiğinde, Cartier ülke tarihinde bir dönem açmış olduğunun farkında bile değildi. Günlüğünde; “Tuhaf insanların yaşadığı değeri olmayan bir yer,” olarak betimlediği ülkeye, Kanada ismini de kendisi vermiştir. Arkadan gelenler, bu Fransız denizcinin ayak izlerinde ilerlediler ve Yeni Dünya’nın uçsuz bucaksız coğrafyasında kimi heyecanlı, kimi kanlı keşiflere çıktılar. Kanada yerlilerinin Avrupalı kaşiflerle ilk karşılaşmaları, yerliler adına büyük bir talihsizlik, hayal kırıklığı hatta felaket olarak nitelenir. Yerlilerin, misafirperverliğine karşın, Avrupalılar, yeni kıtaya, ölümler, hastalıklar getirmişlerdi. Verici olmaktan çok alıcı, sömürücü bir tutum sergilemişlerdi.
Kanada tarihinde kürk (kunduz derisi) savaşları için ayrı bir parantez açılmalı. Afrika için altın, Asya için ipek ve baharat neyse, Kanada için de kunduz oydu. İlk gelen Avrupalılar, ülkenin soğuğundan kunduz derisiyle korundular. Sonraları, Kanada’nın kunduzları, Paris ve Londra modasını yönlendiren konteslerin hırslarına kurban edildi.  Bir aralar ne kadar gözü dönmüş Avrupalı tüccar varsa, soluğu Kanada’da aldı; gemiler dolusu kürk Avrupa’ya taşındı. Kanada, kürk avcılarının ve maceraperestlerin yol geçen hanı oldu. Kunduz (beaver) da Kanada’nın önemli simgelerinden biri hâline geldi. Kanada’ya yeni bir isim daha takılmıştı: Kunduzlar Ülkesi. Kunduz rekabeti de, Fransızlar ve İngilizler arasında uzun yıllar sürmüş, sonunda İngiliz kürk baronlarının açtığı Hudson Bay şirketiyle üstünlük, bu konuda da tamamen İngilizlerin eline geçmişti.
Fransızlar, 1600’lü yıllarda, Kanada’yı kendi topraklarına dahil etme konusunda büyük gayretler sarf ettiler. Hatta anakarayı, Yeni Fransa olarak bile adlandırmışlardı. Sonraki yüzyıllarda İngilizler, Kanada hususunda ısrarcı olmasalardı, belki de bugün Amerika kıtasının üst yarısında bir Fransız İmparatorluğu’nun bayrağı dalgalanıyordu. Kuzey Amerikada’ki Fransız hâkimiyeti, 1760’ta sona erse de, Fransız kültürü, ebediyen var olmak üzere, Kanada’da kök salmıştı.
Fransızlar 1608’de, Quebec City şehrini Yeni Fransa’nın başkenti olarak ilan ettiler. 18. yüzyılda Yeni Fransa denilen ülkede altmış bin dolayında Fransız yaşamaktaydı. Kanada’nın değerini geç de olsa idrak eden  İngilizler, Kraliyet Armadası’yla güçlü bir çıkartma yapınca ülkenin kimin olacağı büyük ölçüde belirlenmişti. Kanada’daki Fransızlar, hiçbir zaman merkezden güçlü bir takviye alamadılar. Nüfuslarını kendi gayretleriyle arttırma yoluna gittiler. Sürekli merkezden beslenen İngilizler ise, hiçbir zaman Fransızlar kadar büyük nüfus patlaması yapamadılar. Ancak İngiltere devleti, sürekli, hapishane kaçkınlarını, malül ve kimsesizleri, işsizleri, asileri, müebbetlikleri ve dahi hayat kadınlarını Kanada’ya sürünce demografiyi kendi lehine çevirmeyi becerebildi.
17. yy’da, Avrupa’dan gelerek, Nova Scotia, New Brunswick ve Prince Edward Island bölgesine yerleşen Fransız kolonileri, bu bölgeye kendi soyisimlerini (Akadiya) vererek bölgede kalıcı Fransız varlığını sağladılar. 1755’lerde yaklaşık beş bin Akadiyan, İngilizlerce, güneye sürüldü. Ancak Akadiyanlar, kısa süre sonra kendi bölgelerine geri döndüler. Daha çok balıkçılık ve tarımla uğraşan Fransızların, bölgedeki yerli halklarla iyi münasebetleri dikkat çeker. Onlardan balıkçılık ve avcılık teknikleri, zirai bilgiler edinmişler, bölgede huzursuzluk çıkarmamışlardır. Günümüzde kendilerini Quebec Fransızlarından ayrı yere koyan Akadiyanlar, Kanada’ya ilk gelen Fransızlar olarak  gurur duyarlar. 
Görüldüğü gibi, Kanada tarihi İngiliz ve Fransız rekabetinden başka bir şey değildir. Bu iki millet, Avrupa’da bile bu kadar uzun süre karşı karşıya gelmedi. Avrupa’da var olan, Fransız İngiliz çekişmesi, Kuzey Amerika’ya da sıçramış oldu. Rekabetin canlı tutulduğu bir arena olan Kanada’da, şimdilik, oyunun galibi İngiltere. İngilizler, Kanada’da kendi kurumlarını ve kanunlarını ikame ederek, varlıklarını pekiştirmeyi bilmişler. İngiliz İmparatorluğu tüm Kanada’yı 1764 - 1867 yılları arasında hâkimiyeti altına aldı. 1867’de de meclisten Kuzey Amerika İngiliz Yasası’nı geçirdi. Ülkeye Kanada Krallığı adı verildi. Fakat sonradan İngiltere İmparatorluğu’nca “krallık” ismi sakıncalı bulunduğundan “Kanada İngiliz Hâkimiyeti” şeklinde değiştirildi. İngilizler, bu krallık sözüyle, Amerikalıları kışkırtmak istemiyorlardı. Kıta’nın sahibi Amerikanların, buralarda kendilerinden başka bir krallıktan hoşlanmayacakları düşünüldü. Aslında, İngiltere’nin  Kanada’yı Amerikalılara karşı koruyabilecek hâli de yoktu zaten.
Bölgesel isyanlarla Kanada’da sular Konfederasyon’a kadar hiç durulmadı. Amerika 19. yüzyılda Kanada’yı bir ülke olarak görmedi, tanımadı. Şehir devletler şeklindeki Kuzey bölgesini, istenildiğinde kolayca işgal edebileceği soğuk bir belde olarak görüyordu. Kanada, en iyi niyetli yakıştırmayla bir arka bahçeydi Amerika için. Henüz Kanada’nın zenginliklerinden, özellikle de petrolden, taze sulardan kimselerin haberi yoktu. 
Kanadalılar, öncelikle eyaletler düzeyinde kansız darbelerle birlik ve düzeni sağlayıp, sonra da Birleşik Kanada’ya giden yolu açtılar. Eyalet liderleri, İngiltere’nin de desteğiyle, Amerika’ya karşı görülmedik bir iş birliği ve koalisyon içinde hareket ederek, bugünkü Kanada’nın temellerini attılar. Konfederasyon’a katılan ilk eyaletler; Ontario, Quebec, Newbrunswik ve Nova Scotia, son katılan eyelet ise 1999’da Nunavut oldu. 36 eyalet yöneticisi Kanada Konfederasyonu’nun babaları olarak tarihe geçtiler. Burada şu soru akıllara gelebilir: Peki bu Konfederasyon’un anası kim? İngiltere Kraliçesi’nden başka kim olabilir ki!
Bir toplumu millet yapan değerler, savaşlar, göçler, ortak acılar olduğu göz önüne alınırsa, Kanada’nın 1. Dünya Savaşı’na katılımı “millet” olma yolunda atılmış hayati bir adımdır. Kanada’nın da, Birinci Dünya Savaşı’na bir koloni olarak girmiş, bir millet, devlet olarak çıktığı yazılır çizilir. 620 bin Kanadalı’nın katıldığı Birinci Dünya Savaşı’nda, 66 bin kişi hayatını yitirmiştir. Kanada İkinci Dünya Savaşı’na ise, İngilizlerden hemen bir hafta sonra, Almanlara savaş ilan ederek katıldı. Ülke nüfusunun onda biri İkinci Dünya Savaşı’nda görev aldı. Ülkenin bu Savaş’taki kaybı kırk beş bin. Millet olma yolunda verilen kırk beş bin vatandaş... Kanada’nın 1. ve 2. Dünya Savaşları’ndaki pozisyonuyla ilgili çok zengin bir kütüphanesi var.
Kanada tarihinde siyah bir sayfaya göz atıp geçmeden de olmaz. Yerlilere verilen sıkıntılar ve asimile politikaları...“Tek bir yerli bile kalmayacak” şiddetinde sloganların atıldığı bir ülkeydi bir dönem  Kanada. Duncan Campbell Scott, özellikle Kanada Yerlileri Yasası’yla bu akıma öncülük yapmıştır. Yerliler zehirli uranium madenlerinde çalıştırılırken, bu hayati tehlikeler kendilerine söylenmedi bile. Çoğu kanserden öldü.  Yine 1960’lara kadar seçme ve seçilme hakları yoktu. Binlerce yerli çocuğun eğitim gördüğü yatılı okullarda, çocuklar “medenileştirilmek” adı altında ezildi, taciz edildi. Son Yatılı Okul’un 1996’da kapatıldığını da hatırlatarak, 1998’de Federal Hükûmet’in resmî olarak yerli halklardan özür diledigini, hayatta kalanlara 350 milyon dolar tazminat ödediği bilgisini de kayda geçirelim.
Bugün, yasalarla yek vücut bir ülke görünümü kazanmış bu ülkenin tarihsel ikilemleri devam etmektedir. İngilizler mi Fransızlar mı, Libareller mi Muhafazakârlar mı, Göçmenler mi Vatandaşlar mı, Yerliler mi Yerli olmayanlar mı, Batı mı Doğu mu, Katolikler mi Protestanlar mı, Quebec mi diğerleri mi...

Kanada ismi
Kanada kelimesi ilk defa 13 Nisan 1535’te Fransız kaşiflerden Jacques Cartier tarafından kullanıldı. Yerli dilinde (Huron- Iroquois) Kanada kelimesinin anlamı “köy”dür. 1547’lerdeki haritalarda, St. Lawrence Nehri’nin kuzeyinde kalan her yer için Kanada ifadesi kullanılmış. Cartier, ilk seferinden dönerken, iki yerli genci de yanında Fransa’ya götürmüş. Kanada’ya geri döndüğünde bu gençleri, yol ve yön göstermede rehber olarak kullanmış. İkinci seferde, St. Lawrance Nehri’nde kanolarla, ilk geldikleri köye giderlerken, yolu tarif eden gençler, kendi dillerinde sık sık (Chemin de Kanada) diyorlarmış: “Köy Yolu”. İşte ülkenin ismi, o zaman bir yerlinin dilinden çıkan kelimelerle, bir Batılı tarafından konmuş.
Sonradan gelen pek çok Fransız kaşif ve tacir, Kanada’yı Quebec olarak adlandırmakta ısrar etseler de, ülkenin adı Kanada kaldı. Bugün tüm dünyanın, ülkenin adını İngilizcesinden (Canada) telaffuz etmesine rağmen, ülkeye ismini verenlerin Fransızlar olduğu unutulmamalı.

Saturday, March 1, 2014

ABADİ’NİN GÜNCESİ


 Kadın , kapıyı açtığında, karşısındaki polisleri görünce korkuya kapıldı.
Polisler acı haberi olanca sakinlikleri ile verdiler:

Abadi, oğlu, Burrard köprüsünden atlayıp intihar etmişti.

Kadın sadece intihar lafını hatırlıyor.

Üç polis memuru, kapının önüne yığılıp kalan kadıncağızı girişteki sofaya yatırdılar. Polis arabaları itfaiye ve ambulans evin önündeydi.   
Evde, üç küçük çocuk daha vardı , kadının gündüz baktığı çocuklar.   Bayan polis, dehşet içinde kalan çocukları alıp arka bahçeye çıkardı.


Ambülansla gelen hemşire, kadını sakinleştirmeye çalışırken, kadının eşi belirdi kapıda. Korku doluydu, bu polisler, itfaiye, bütün bunlar neyin nesiydi...

Adam evinde neler olduğunu anlayamadan, polisler tarafindan bir köşeye çekildi, ona da oğlunun iki saat önce intihar ettiği söylendi.

Adamın gözleri dondu. Haberi anlamaya çalıştı ilkin.Sakin görünmeye çalışıyor, peşipeşine sorular sorarak, polisten daha fazla bilgi istiyordu. Bu nasıl olabilirdi!  Bir yanlışlık olmalıydı. Olamazdı, hayır bu olmamalıyd! Nasıl olurdu ki! Oğlu Abadi,bir ölü müydü yani  şimdi!


Heydarzade ailesi altı yıl önce,,İran’dan ne umutlarla gelmişlerdi Vancouver’a! O zamanlar, Abadi henüz altı yaşındaydı, önceleri ağlayıp sızlanmış, her firsatta İran’daki akrabalarını, dedesini, arkadaşlarını özlemişti. Kisa sürede bu yabancı şehre de alışmıştı işte.

Baba, altı yıl boyunca bulaşıkçılıktan, gazete dağıtıcılığına kadar, bir çok işte çalışmış;  ancak daha üç ay önce,  kendi mesleğinde bir iş bulabilmisti .
Anne ise yaklaşık dört yılını başkalarının evlerini temizleyerek geçirmiş, sonunda kendi evinde çocuk bakıcılığı yapmaya başlamıştı. Hayatları yeni yeni düzene giriyor gibiydi.

Adam, evin issiz odalarinda dolasiyordu; sofada yarı baygın inleyen eşinin yanına gitti. Kadının sayıklamaları polislerin de içini yakıyordu. Konu komşu, ev dolmuştu. Meraklı gözlerle karı kocayı  süzüyorlardı. Adam, eşini polislere bırakıp, oğlunu görmek istediğini söyledi. Onu görmeliydi. Görünce  inanabilirdi ancak! Daha bu sabah kahvalti etmesini  göz ucuyla süzdüğü, içinden ne çabuk da büyüyor diye geçirdiği canparesini görmeliydi.

Abadi, evin tek çocuğuydu. Dil yetersizligi, hakli olduğu halde kendini savunaması, çekingenligi, içe kapanıklığı ailesini hep düşündürüyordu. Okuldan ve mahalleden, pek arkadaşı da yoktu. Zamanının çoğunu odasında geçiriyordu. Haftada bir kütüphaneye ve İranca öğrenmek için dil okuluna gitmekten başka bir meşguliyeti de yoktu, odasında bilgisayar oyunları başında  geçen günler  geceler.


Akşam karanlığıyla, adam polislerle eve geri döndü. Görmüştü can yongasını, hala ıslaktı saçları, hani küçükken banyodan yeni çıkınca misler gibi kokardı ya... Epey de uzamıştı saçları, berbere götürecekti bu haftasonu. Yeşil gözlerini son kez doya doya seyretti oğlunun adam, dokundu ipeksi ellerine, incecik parmaklarına…

Yas evi iste. Buz gibi. Herkes gitmişti. Uzaktan akrabaları olan yaşlı bir kadın kaldı evde. Gece,  feryadların yerini anne ve babanın birbirine karışan hıçkırıkları aldı. Annenin, yığıldığı koltuktan kalkmaya mecali yoktu. Mutfakta,  yaşlı kadın bedbaht anne baba için bir kaç lokma birşeyler hazırlıyordu.

Babası, üstkattaydı, Abadi’nin odasında.
Arkalarından sürükleyip gurbete getirdikleri bir masumun acısını taşıyacaktı bir ömür boyu artık bu zavallı adamcağız.
Oğlunun daha sabahleyin dokunduğu eşyaları ,elbiseleri özenle okşadı. Dilinden artık tek kelime dökülebiliyordu: Abadi, Abadi, Abadi….Çıkıp gelebilecek gibiydi.

Gözü sehpadaki bir deftere takıldı, Abadi’nin günlüğüydü bu. Annesinin kendisine hediye ettiği mavi bir defter. Oglununun yamru yumru yazılarla duygularını aktardığı günlüğün sayfalarında kayboldu adam.
Ama ne günlük! Meğer oğulları gözlerinin önünde eriyip gitmiş de haberleri bile olmamış.

Adam, günlüğünün son sayfasına gelince , yazının daha dün sabah yazıldığını farketti. Dondu kaldı. Abadi kendisini intihara sürükleyen sebebleri sanki , en son yazdığı sayfada özetliyordu:

“ Annem ve babamı çok seviyorum. Onlar da bu diyarlarda ayakta kalmaya çabalıyorlar. Annemin dinmeyen başağrıları  var, babamsa, iş bulduğu için, bu aralar pek mutlu. Bu yaz, sekiz yil sonra ilk defa İran’a gideceğiz diyor. Dün sabah kahvaltıda babama öaktırmadan şöyle bir süzdüm, onu uzun süredir ilk kez böylesine  mutlu görmüştüm.
Ama,  biricik oğullarının sorunlarından, neler çektiğinden hiç de haberleri yok. Okul, benim için artık bir cehennem. Ne homoseksüelliğim kaldı, ne teroristliğim! Kaç tane takma ismim var , ben bile bilmiyorum.
İngilizce konuşmamla alay ettiler, babamın annemin İngilizceleriyle, işleriyle, yediğimle içtiğimle, giydiğimle, her şeyimle , her şeyimle…
Artık, öğretmenlerime de şikayet etmek gelmiyor içimden; zaten sadece dinliyorlar. Diğer çocuklar şikayet edince, hemen eve not yazıyorlar, ben şikayet etsem dinleyen yok. Babama okul değiştirmesi için de soramıyorum; çünkü bu  dördüncü okulum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Çaresizim. Neyse şimdi çıkayım, servis gelmek üzeredir. Zaten bu servis de,  bir başka bela..Keşke hiç okul olmasa....”

Zavallı adam, bu son sayfalarla yıkıldı. Çocukları gözlerinin önünde eriyip gitmişti.

Aşağıdan ise zavallı kadının inlemeleri sürüyordu:

“ Ah Abadim, gözümün nuru. Ben Kanada’ya senin için geldim, senin geleceğin  için. Sen nerdesin oğlum. Gelsene hadi eve. Çal şu zili.Bizi bırakıp nerelere gittin oğlum!

Baba ,odadan çıktı, ev bomboştu, merdivenlerden  inerken, ayağı kaydı, düştü.
Ne olduğunu bile anlamadan kalktı, sendeledi, saşkındı; eşinin yanına sokuldu. Yutkundu, söyleyecek hiç bir şeyi yoktu.
Eşinin kulağına : “ Canım, canım, Ya Sabır. Ya Sabır” diyebildi.








MÜKEMMEL LİDERLER NEDEN ÇOK BASİT HATALAR YAPAR?


Kimi “zamanlaması manidar” filmlerin başında “bu filmdeki karakterlerin gerçekle bir ilgisi yoktur” ibaresi gibi olacak ama, aşağıda sıralayacağım hususların, hiç bir siyasi bağlamla ve tartışmayla doğrudan bir ilgisinin olmadığını belirteyim.
Liderlik zor zanaat, herkes için değil. Sorumluluk alan, fedakarlık yapan, adil olan liderler kolay yetişmiyor; yüzlerce sınavdan geçe geçe, yılların ve yolların kahrına, dostların vefasızlıklarına, düşmanların amansız plan ve tuzaklarına göğüs gere gere…on yıllar içinde ancak kıvam bulabiliyor öncü şahsiyetlerin keyfiyeti…

Ne ki en mükkemmel ve müteal dediğimiz lider şahsiyetlerin de zaman zaman çok kötü kararların altına imza attıklarına şahit olabiliyoruz. Kaldı ki, kendini hatadan hali görmek de en büyük hatadır. Bununla birlikte, hatalı kararlar almak ile hatalı kararlarda süreklilik arz etmek iki farklı husus. Lider konumundakilerin yanlış kararlar almayı alışkanlık haline getirmesi takipcilerinde motivasyonsuzluk, ümitsizlik ve amaçsızlık hasıl ediyor. Takipçiler, liderlerinin yaptığı seri hatalar ile, güven bunalımı yaşıyor. Liderin elini kolunu bağlayan isabetsiz kararlar silsilesi, zamanla takipçileriyle araya mesafeler koyuyor, iletişim kanallarını azaltıp yakın münasebetleri belli şahısların inhisarına indirgiyor. Böylelikle de kaliteli liderlik kumaşı olan bir insan, kötü kararlar almaya devam ediyor, bir süre sonra da bir kısım “isabet buyurdunuz efendim”cisi patlıcan dalkavukları yüzünden bunun farkına bile varamıyor.

Liderlik, büyük resmi  görebilme becerisini de içerdiğinden, liderlerin zamanla bir gizli ajandaları olabiliyor. Halk arasında buna bir hüsn-i zan mülahasızyla “ hikmet-i hükumet” de denebilir. Bu gizli ajanda sürekli revizyonlarla pozisyonel olarak biçimlendiriliyor ama ne yazık ki zamanla liderlerde ıslah olunmaz bir “kör alan” oluşturuyor. Hakikati iskalama gibi bir liderlik dezonformasyonuna sebebiyet verdirebilen bir kör alan bu... Böylesi bir durumda lider ile takipçileri arasında anlam, anlama ve anlayış farklarındaki makas açıldıkça açılıyor. Liderin gizli ajandası, daha da azınlıklı bir grubun faydasını önceleyen bir hale geliyor. Bu hazin ve teessürlü  hal bana son derece acayip geliyor.

Geçmiş yıllarda devasa adımlarla asırlık projelerin altına imza atan insanların zaman zaman nasıl böylesine vahim hatalar yapabileceği hususunda düşünüyorum. Okyanuslar aşılırken ırmaklarda boğulayazmak da neyin nesi ola ki diye düşünürken, Sydney Finkelstein’in kitabı "Think Again: Why Good Leaders Make Bad Decisions and How to Keep it From Happening to You." bana bu konuda kimi perspektifler sundu. Yazar, liderlerin neden doğru seçimler yapmakta zorlandığı konusunda tezler ileri sürüyor. Bir lider, aldığı kararın gerçekten de en doğru karar olduğundan nasıl emin olabilir! Finkelstein, kararları nasıl aldığımızı, hangi saiklerle yanlış kararlara sürüklendiğimizi, hangi halet-i ruhiyelerin yanlış kararların tetikleyici olabileceğini ve son tahlilde de bu durumlarda neler yapılabileceği hususlarını işliyor bu akademik çalışmasında…Kitaptan mülhem, burada liderlerin hangi şartlarda ve hangi saiklerle kötü kararlar alabileceğini maddeleyerek irdelemek istiyorum.
1- Geçmiş deneyim ve başarılarına haddinden fazla güvenmek, bel bağlamak… Sizlerin de aklına hemen o malum slogan gelmiş olmalı: Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır! Neden dün elde ettiğimiz zaferler bugün bizi mağlubiyetlere götüren yolun taşlarını döşüyor olmasın! Dünün başarıları bizi gurur çukuruna itmesin, kazanma ikliminde bizi alıp da, akibeti meçhul diyarlara sürüklemesin ve kaybetme kasırgalarına düçar etmesin…Her dem yenilenen bir dünya var; dün kullandığımız teknik ve metotlar bugün başarısızlığımıza da neden olabilir. Burada tecrübeyi fazlaca abartmamak kaydıyla, yaşadıklarımızdan dersler alarak “dün dünle beraber geçti cancağızım” diyebilmek…Geçmiş zaferlerin mağruriyeti büyük liderlerin bir zaafı. ( Bknz. Osmanlı)
2-    Bilinçaltımız, önyargılarımız…Aldığımız kararların duygusal yapımızla, anlık halet-i ruhiyelerimizle, yılların terakümü olan yargılarımızla doğrudan irtibatlı. Duyguların, liderleri yanlış yönlendirebilme oranı oldukça yüksek. Kimi zaman, duygularını yönetemeyen liderler, kitleleri yönetmeye kalkışabiliyor. Fevri öfke patlamalarıyla milletlerin hal ve istikballeri sabote edilebiliyor.
3-    Taraftargirlik. Siyasette, menfeat-i umumiyeyi gözetmek esastır. Oysaki dünya siyaset tarihinde nice lider kısa vadeli ve grupsal kazanımlar icin siyasi tuzaklara düşmekten kurtulamamıştır. Parti veya belli bir sosyal grup içindeki küçük politikalar, usandırıcı ayak oyunları, bir türlü kurulamayan dengeler curcunasında, taraftarlar, lider üzerinde bir algı ve baskı oluşturmaya çalışır.  Pek az lider, dar bir grubun adamı olmanın dışına çıkabilmiştir. Lider, benim grubum, benim partim, benim adamım, benim menfeatim  demeye başlandığı anda hem kendi ben’inin hem de savunageldiği kurumun kurallarının ve çıkarlarının ve ne pahasına olursa olsun savunduğu kişilerin mahkumu haline gelir. Bir yandan kuşatıcı ve ilke temelli yöneticilik yapıyoruz denir, diğer yandan sözkonusu ilkelerin güncellenememesiyle ve umuma teşmil edilememesiyle, yapılagelen uygulamalar toplumun tüm kesimlerini hakkaniyetle ve adaletle kuşatma misyonunu yitirir.
4-    Gayede net olmama… Kararları alırken asıl amacının ne olduğu hususunda net olmama, kötü bir karar almamaza yol açabilir. Esneklik şartını mahfuz tutmak kaydıyla, amacındaki netlik, liderin isabetli ve istikrarlı kararlar almasına yardım eder.Lider, kervanını yolda düzmez.
5-    Fırsatları netlikle görememe. Bağlamı doğru okuyamama ve koşulları dirayetle tahlil edememe, yeni koşullarda ortaya çıkan istisnai fırsatları da kaçırmamıza neden olur. “Fırsatçılık” olumsuz çağrışımlı bir kelime olsa bile, lider matlub bir netice elde etmekle mükelleftir. Olaylardan, durumlardan en iyi şekilde nasıl istifade edilebilir, insan potansiyeli en faydalı nasıl istihdam ve istimal edilir liderliğin mümeyyiz vasfıdır. Bu da çevresindeki etten duvarın ötesine geçip, etrafına daha gözlemci bakabilme, olayların perde arkasına da nüfuz edebilme becerisi gerektiriyor.
6-    Güven. Sağlıklı bir özgüven zaafı çeken liderler, gurur, kibir gibi illetler yüüznen zamanla ümitsiz bir vaka haline geliyor, alelacele verdikleri kararların isabet derecesi düşük oluyor, dahası böylesine panik içinde aldıkları kararlar zalimane ve hakkaniyetsiz olabiliyor. Zaman zaman, zahiren çok özgüvenli gibi görünen insanların ruhsal yapılarının ve yötecilik iradelerinin ne denli kof oldukları, aslında ciddi bir güven bunalımı içinde oldukları çok barizdir. Lider, güveniyle, sürekli kesifleşen sosyal bağlamların üstesinden gelir, belirsizliklere emniyetli tevazuuyla uyum sağlar, farklılıkları hazmeder.

Benim gözlemleyebildiğim liderlerdeki en yaygın hatalardan biri, “yes man” tuzağına düşülmesidir. Karar alırken yoğunluklu olarak ve sadece aynı kişileri dinlemekte ısrar etmeleri; sonuç olarak ise “ortalama” ile idare-i maslahatta karar kılmaları liderlerin yaygın sürçmelerinden. Bu süreçte düçar olunan son durak benim olsun küçük olsun’dur.
Move up http://i.forbesimg.com t Move down

Son söz: Herkes gibi en büyük liderler de hata yapar. Aslolan hatayı teşhis, kabül ve hatayla yüzleşebilme olgunluğu ve cesaretidir. Hatasını kabul eden lideri, bugünkü eyyamcı basın takdir etmese bile, geleceğin hakkaniyetli tarihçisi muhakkak değerlendirecektir.

AMERİKA'DAKİ YAHUDİ GÜCÜ


Ne zamandır, okuduğum bir kitaptan söz etmek istiyordum: The Jewish Americans.  Amerikalı Yahudiler hakkındaki bu kitabın yazarı Beth S. Wenger. 

Wenger, Pensilvanya Üniversitesi’nde tarih profesörü. Amerika’da üç yüzyıldır varlık gösteren Yahudilerden “beyin yapıcıları”nın, başmimarlarının kısa biyografilerini anlattığı çalışmasında, Yahudilerin kültürel, siyasi, ekonomik güçlerinin boyutlarını da tarihsel bir perspektiften gözler önüne seriyor.
Kuzey Amerika’ya ilk gelen 23 kişilik Yahudi kafilesi, Yahudilik tarihinde yepyeni bir sayfa açarak, 1654 yılında, Portekizlilerin Hollandalılarla takas yaptığı Recife Adası’na sığınmacı olarak yerleşiyorlar. 

Yeni Dünya’da önceleri ağır dinsel ve ırksal ayrımcılıklara maruz kalan, ekonomik zorluklar, sıkıntılar çeken bu ilk Yahudi grup, her şeye rağmen kimliklerinden asla taviz vermiyor. Bununla birlikte, yeni toplumun tepkisini çekebilecek tavır ve davranışlara girmekten de özenle içtinap ediyorlar. Çalışkanlık ve disiplinleriyle takdir ediliyorlar; genel itibarıyla kendi işlerinde çalışıyorlar, birbirlerine iş hayatında maddi manevi destek veriyorlar, küçük ticarethanelerde esnaflığa başlayıp kısa sürede Amerika’daki tekstil sanayiine hâkim olmayı başarıyorlar.

Nüfuslarını New York Lower East Side’da yoğunlaştıran ilk Yahudiler, ticarette yerleşikleşince, yavaş yavaş siyaset de dahil her sahada varlıklarını hissetirmeye başlıyorlar. Kısa sürede sentimental diaspora takıntılarını bir kenara bırakıp, Yeni Kıta’ya uyumda zaman kaybetmiyorlar. 

1800’lü yıllara kadar 2.500 olan Yahudi nüfusu otuz yıl içinde yeni göçlerle ikiye katlanıyor. 1850’li yıllar ise, binlerce Avrupalı Yahudi için Amerika kıtası bir sahil-i selamet oluyor, bir cennet hâline geliyor. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında maruz kaldıkları baskılardan kaçan Yahudiler, Amerika’ya sığınıyor. Bu dönemin gazetelerindeki karikatürlerde, Amerika, Yeni Kudüs olarak tasvir ediliyordu.

Modern Amerika’nın teşekkülünde Yahudiler, dinî liderleriyle, akademisyen, müzisyen, sinemacı, yazar, iş adamı, sporcu, siyasetçi, asker… gibi her meslek türünde yetiştirdikleri kalifiye bireylerle hayati rol oynuyor, üslendikleri lokal ve ulusal sosyal sorumluluk projeleriyle kısa zamanda toplumda liderlik pozisyonları elde ediyorlar. İçinde yaşadıkları toplumla kavga etmiyorlar. Kendilerini diyoloğa kapatıp yokluğa mahkûm etmek yerine, topluma nüfuz ediyorlar, Amerikan mozayiğinin önemli bir deseni olmaya hak kazanıyorlar.  
Amerika’nın ilk başkanı George Washington ile münasebetleri çok sıkı tuttular. Dinî hoşgörüsünden ve kendilerine tanıdığı imkânlardan dolayı Başkan’ı tebrik ettiler, ziyaret ettiler, onu kendi mekânlarına davet ettiler. Ekmeğini yedikleri ülkeye minnettar kaldılar. Washington’ın da Yahudilere saygı belirten çeşitli mektupları oldu. Bugünkünden çok daha Hristiyan olan o dönem Amerikası’nın hemen hemen tek azınlıktaki dinî temsilcileri olarak Yahudiler, başarıya giden kapıları diyalog ile kendilerine kucak açan yeni toplumla kurdukları makul ve stratejik münasebetlerle açtılar.

Başkan Abraham Lincoln, en yakın adamlarını Yahudilerden seçti: Sinemacı, yazar Mordecai Noah, hayatını eğitime adamış, ilk Yahudi okullarını açan Rebecca Gratz, Yahudilik felsefesinin Amerikan düşüncesinde etkin yer almasını sağlayan filozof İsaac Mayer, Yahudi göçmenlerin sesi soluğu olan, gazeteci Abraham Cahan, Yahudi kadınları örgütleyen Hannah Solomon, siyonizmin Amerika’daki temellerini atan Louis D. Brandeis, Başkan’ın çevresindeki Yahudilerden sadece bir kaçıydı. Bu isimler, Amerikan Yahudilerinin efsanevi önderleri olarak tarihe geçti. Şimdi ülkenin her yerinde bu isimlerle anılan okullar, hastaneler, sinagoglar, kültürmerkezleri var.
Arkadan gelenler bu sağlam temeller üzerinde faaliyetler gösterip Vivian Gornick’ler, Lawrance Lowell’ler, Albert Einstein’lar, Stephen Wise’ler yetiştirerek günümüz Amerika’sında, her sahada adı akla ilk gelen insanlar yetiştirdiler. Amerika, bu insanların attığı temeller üzerinde yükseldi. 
Sonrası ise malum, Amerika’ya başkan olarak seçilen Yahudiler oldu. Amerika’nın aldığı çoğu Nobel ve Oskar gibi en prestijli ödülleri Yahudiler  aldı. 

Bugün, Amerika’yı kimler yönetiyor sorusuna; ‘Hollywood’da, devasa bir medya gücüyle ortalama Amerikalı’nın zihnini de kolayca etkileyebilecek, sermayeye hâkim insan gücüyle yönetimleri etkileme gücüne sahip olan Yahudi lobisi’ cevabını vermek bir komplo teorisi değildir. Bugün, Amerika’da iş hayatından sanat ve siyaset hayatına kadar en müessir grubun Yahudi lobisi olduğu herkesçe malumdur.

Bu pozisyonlarını, tam üç yüz yıllık sabır ve feragat dolu bir mücadeleyle elde etti Amerikalı Yahudiler.
Beth S. Wenger’in kitabında, bu başmimarlardan, fedakârlardan, idealistlerden söz ediliyor. Genç Yahudi kuşakları için rol modelleriyle dolu, ilham verici bir kitap olmalı!

Ya biz! Kuzey Amerika’da yaşayan Türkiye Müslümanları! Amerika’nın İsrail güdümünde olduğunu tekrar ededuran Soğuk Savaş retoriklerinden ve argümanlarından bir adım öte geçebildik mi! Allah hepimize selamet versin ama kendi kültürel değerlerini özümsemiş sağduyulu bireyler gibi değil de, fevri, manasız ve gayesiz reaksiyonlarda teselli arayan, ruh ve mana köklerinden bihaber, iki arada bir derede kalmış, projesiz, mevsimlik, dağınık ve hatta çoğu kez de sahipsiz göçmenler olarak yolumuza devam ediyoruz.


SADELEŞTİRİLEN RİSALELER VE ŞEFKAT TOKATLARI...


Kimi Risale-i Nur cemaatlerinin ötedenberi, Hizmet hareketine mesafeli bir tutum sergiledikleri yeni bir şey olmadığı gibi sır da değil. Mesela 1971'de Fethullah Gülen, Nur davasının meşhur avukatı merhum Bekir Berk'lerle birlikte hapse girince, İstanbul ve Ankara'daki Nurcu ağabeyiler onları hapiste ziyaret etmediler. Gerekçe: Gülen hocaefendi kendi başına davrandı, bir çığır açma sevdasına düştü ve sonuçta da şefkat tokadı yedi.

Nur davasının önde giden isimleriyle her zaman arasını iyi tutmaya özel bir gayret sarf eden, Bediüzzaman'ın taleberine tazimde ve hürmette kusur etmeyen Gülen, irili ufaklı çok sayıdaki Nur cemaatleriyle bütün pürüzleri tamamıyle ortadan kaldırmayı başaramadı! Bunun çeşitli sebepleri var.
Bugün, Hizmet Hareketinin   AKP Hükumetiyle yaşadığı imtihanını da belli başlı Nur grupları bir başka şefkat tokatı olarak değerlendiriyor: 
Gülen, Risalei Nuru sadeleştirdi, dolayısıyla da böyle büyük bir tokada müstahak oldu bu anlayışa göre.

Aslında eserlerin sadeleştirilmesi, Bediüzzaman'ın sağlığından beri bir tartışma konusu .Vefatından hemen evvel Kemal Ural'ın çıkardığı Şule dergisinde de ilk denemeleri yapılmıştı sadeleştirme çalışmalarının Amaç dil engeline takılıp kalan gençlerin eserlerde nazara verilen iman hakikatlerinden bütün bütün mahrum kalmaması...

Bugün de çok tartışılan, zaman zaman tekrar be tekrar tartışılacak olan konu: Sadeleştirsek de mi okusak, sadeleştirmesek de mi oku(ma)sak… Aşağıda okuyacağınız yazıyı iki sene önce, Ufuk Yayınlarınca yayımlanan sadeleştirilmiş Lemalar'dan sonra kamuoyunda çıkan tartışmalar bağlamında yazmıştım ki bugün de aynı görüşteyim. Yazımı sizlerle burada da bir kez daha paylaşmakta fayda görüyorum... 

14.02.2012, Rotahaber, Engin Sezen

Türkiye’nin hayhuylu gündeminde ve bazı eşhasın  hissi mülahazalarla yapmaya  hala  devam ettikleri  açıklamalarıyla  güme gitmek üzere olan malum  tartışmadan, entellektüel düzeyde seyrettigi, hakkaniyetle sürdüğü ve uhuvveti zedelemediği  müddetçe memnun olduğumu belirtmeliyim. Nur Hareketinin entellektüel kapasitesi, örfi  müktesebatı  dil, din ve sanat mihverli  böyle bir   tartışmayı çok  bereketli zeminlerde sürdürmeye ziyadesiyle kafidir.

Yeniden düzenlenen Lem’aları henüz görme, inceleme imkanım olmadığı için, bir dilci olarak  metin kritik yapabilmem, bu  minvalde bir görüş ifade edebilmem mümkün değil.

Evvela, sadeleştirme tabirine karşı olduğumu belirteyim. Benim lügatçemde, sadeleştirme  olumsuz çağrışımlar uyandırıyor.  Bir  edebi , fikri  eserin  sadeleştirilmesinin, o eserin  aleladeştirilme’si olarak  görüyorum.  Bu hangi  eser olursa  olsun.

Burada doğru  kelime  uyarlama (adaptasyon)dır.  Ki yurtdışında yaygın bir uygulamadır.  Örneğin Shakespear’in  eserlerinin ,  ilkokul, orta ve lise düzeylerine uygun uyarlamaları  vardır, hakeza  G.Orwel, C. Dickens vs.  Uyarlamada  asıl  amaç,  her yaştan  ve düzeyden kimselerin  bu önçalışmalar  vesilesiyle,  asıl şaheserlerle   tanışabilmesidir... Aynı  durum Risaleler için  neden sözkonusu  olmasın! Hatta beş on sene sonra  İngilizcede  Risales  For  Dummies diye  bir kitap çıkarsa şaşırmamak lazım. Uyarlamalar  dile duyarlı,  ehil insanlarca  yapılmalıdır.  Bütün  uyarlama çalışmaları ,  tamamlanmamış üslub egzersizleridir,  ucu  açık denemelerdir. İkinci  baskısı,  birincisinden daha  iyi  olur,  üçüncüsü de ikincisinden...

Bu tartışmadaki  can alıcı noktanın gözden kaçırılmaması önemlidir. Asıl konuşulması gereken konu, Türkçe’nin kendisidir, lisandır.

Ne yazık ki,  Tanzimat  tercümeler, Meşrutiyet uyarlamalar, Cumhuriyet ise  sadeleştirmeler dönemi  olmuştur.  Kuşaklar arası çatışmalarımızın temelinde hep dil sorunu  vardır. Bir önceki kuşağın  yazdığı kitabı  sadeleştirmeden  anlayamayan bir toplum düşünün.

1000 yıldır  “haddeden geçerek” kemale ulaşan bir  lisanın bugünkü  hali içler  acısıdır. Yusuf  Kaplan, sürekli bir “semantik intihar”dan söz  ediyor, ben ise “semantik katliam” diyorum.  Topyekün bir milleti,  ruh  ve mana  köklerini  kurutma, özünden  koparma operasyonu...

Şimdilik baş  yararak, kalp  kırarak  sürdürülen bu  gibi  tartışmalarda, temel konular, asırlık  yaralar  masaya  hiç  yatırılmıyor.   Bir  sonuca  bağlanamadan kapanan tartışmaların açtığı  yaralar  bir  türlü  kapanmıyor.

Asıl  yara, dilimize  karşı bu umursamazlığımız, özensizliğimizdir. Böyle giderse, 20 yıl sonra da Fethullah  Gülen  Hocaefendi’nin eserlerini sadeleştirmek  zorunda  kalacağız.

İşte bu yarım yamalak tercümeler, saçma sapan sadeletirme ameliyeleri ile  derisi yüzülen  bir  dille hakikatli bir  eser verilmez. Derlemeci çıkar,  mukallid  çıkar, ama müellif  çıkmaz.  Çünkü,  dilimizin  bugünkü  hali,  derinlikli bir  tefekküre  imkan  vermiyor.

Yayınevlerimizde  çıkan  binlerce  neşriyata  baktığımızda da zaten bunu  görebiliyoruz. Çalışmaların yüzde ellisi derleme, kes kopyala... Asıl konuşulması  gereken şeyler  bunlar.  İşin burasında, yapılan çalışmayı henüz  görmeme  hakkımı mahfuz da tutarak, tüm sadeleştirme çalışmalarına karşı olduğumu  bir  kez daha   kaydediyorum.

Gelelim  meselenin popüler yanına.

Ufuk  Yayınlarının  neşrettği Lem’alar’dan Fethullah Gülen  Hocaefendi’nin   habersiz olduğunu  düşünemeyiz. Oluru olmadan böyle  bir şey yapılabileceğini öngöremiyorum; çünkü  radikal bir  adım.

Fakat,esas  itibarıyla  yapılan  iş,  Hocaefendi’ nin vizyonuna, ali  himmet tasavvurlarına, hareketin  geçmişine  ve geleceğine   muvafık düşen  bir icraattır.  Hocaefendi’nin derdi şu:  Bu  miri  malı  asar- ı güzideyi  daha  geniş kitlelere ulaştırabilmek...

Dünden bugüne, Gülen , yaptıklarıyla önce  tenkit edilen , sonra da taklit edilen  bir dini lider. Bu ilk  değil,  son da olmayacak.   Zaman yine en  iyi  müfessir. Ufuk  Yayınlarının bu icraatı,  cesur, yerinde,  ihtiyaca  binaen  ve neticeleri  itibarıyla  da  hayırlı bir  hizmettir.   Gerçekten de zorlarda zor  bir  iştir, himmetleri daim ola.

Tartışmalara  baktığımda,  iki  tarafın da, kendi  açısından  haklı olduğunu, tam da kendilerine  terettüp eden şeyleri  yaptıklarını, düşünceleri seslendirdiklerini  görünce çok daha  sevindim. Bir taraf,  canı kadar sevdikleri Aziz  Üstadlarının eserlerini, kendi telifleri gibi görüyor, ki   bir  harfinin bile  değiştirilmemesi gerektiğini  söylüyor, işte bu  salabettir, sadakattir.  Diğer cenah  da, eserlerin istifade  sahasını  genişletiyor. Bu da ali himmetliktir, eserleri nice  muhtaç sinelere  ulaştırabilme gayretidir. Biri  bağnazlık değildir, diğeri de vefasızlık...

Önemli olan hizmettir, hizmet düşüncesine halel getirebilecek bir  tavıra girmemektir. İçtenlikle  ortaya  çıkan yenilikleri boğmamak,  mesela bu   Lem’alar  çalışmasını “tahrif, tahrip, ihanet, cinayet” gibi ağır kelimelerle ademe  mahkum etmemektir, fırsatı ganimet  bilip bir cemaate vurmaya  çaışarak uhuvvet ve ihlas düstularının  dışına çıkmamaktır.  Hatta,  bu konuda pusuda  bekleyen  harici  tahriklere  karşı  da  uyanık olunmalı...

Evet,  Bediüzzaman, aynı zamanda  Sahibüzzamandır da,  eseri de Kitabüzzamandır. Ama bana  son derece  halavetli  gelen dili  ve üslubu, çoğu kimse tarafından , gerek  konularının derinliğinden,  ağırlığından , gerek dilinden   ve anlatım tekniklerinin girift yapısından, özgün  üslup  özelliklerinden dolayı layıkı veçhiyle okunamıyor, anlaşılamıyor.

Değerli  şair  Yavuz  Bülent Bakiler ile küçük bir anımı paylaşayım. 10 yıl kadar önce, bir  dergi için röportaj  yaparken, kendisine “başlayıp  da  bitiremediği  bir  eser  olup olmadığını”  sormuştum. Kendisi, tüm içtenliğiyle “Risalelelere  hep aşk  ve şevkle  başlıyorum,  ama bir  türlü  bitirmeye muvaffak  olamıyorum” cevabını  vermişti.  Ben “neden”  dediğimde ise, “dili”  cevabını  almıştım. Bunu söyleyen  kişi Türkçe  sevdalısı  bir  şair.

Risalelerin  en güçlü  ve özgün yönlerinden biri  dilidir. Ama bu konuda ortalama  okur için bir  orta  yol bulmak zamanı  gelmişti ve bu çalışma ortaya  çıktı. Hayırlı   olmasını   temenni  ediyoruz.

Her ne kadar Ali Çolak, Ufuk  Yayınlarının neşrettiği  Lem’alar  için “dil zevkini  gözeten bir  çalışma”  dese de, ben yine , Sözler Neşriyattan basılan  o  kırmızı  kaplı kitabı  alıp  okumaya  devam edeceğim. Doğrudan Bediüzzamanla tatlı  bir sohbete  dalacağım, o konuşacak  ben dinleyeceğim,  ayrı  bir  haz,  özge bir  feyz  alacağım.  Hayırlı bir adım olarak gördüğüm yeni  Lem’aları  okuyan yeni  okurlara da, Lem’aları ikinci kez  okuyacaklarsa, bu  kez  aslından okumalarını  önereceğim...



İYİ SİYASETÇİNİN ÖZELLİKLERİ...


Seçim sath-ı mailindeyiz. Belediye başkanı adayları netleşti, yarış kızıştıkça kızışıyor...
Gelin, kamplaşmaların, kutuplaşmaların tavan yaptığı şu günlerde, hangi partinin hangi siyasetçisi yerine, ilkeler ve değerler temelinde nasıl bir siyasetçiye oy veririz sorusuna cevaplar arayalım. Zira, hakaret, istihza ve iftira tezviratlarıyla kirlendikçe kirlenen siyaset atmosferinde, erdemli,adil ve dürüst siyasetçiyi mumla arıyoruz...
Acizane, iyi bir siyasetçinin özelliklerini maddeler halinde sıraladım aşağıda.
Bu maddeler çok harc-ı alem bulunabilir, eleştirilebilir; ama sizler de bir kaç madde ekleyerek bu metni zenginleştirebilirsiniz ve memlekete hizmete soyunmuş siyasetçilerimize küçük de olsa bir katkıda bulunabilirsiniz.
İşte iyi bir siyasetçinin özellikleri:

1-     Nasıl bir göreve soyunduğunu bilir. Zira amacı hizmettir, halkına hizmetkarlıktır, esnaflık ya da tüccarlık değilidir. Özgüvenini ülke ve ülküsü için beslediği bu  kutsal gaye-i hayalden alır.
2-     Toplumun her kesimiyle, ayrımcılık yapmaksızın iletişim içindedir. Başörtülü, başörtüsüz ayrımı yapmaz.
3-     Musluk akarken testimi doldurayım; nasılsa bal tutan parmağını yalar gibi hezeyanlar hayaline bile uğramaz.
4-     İyi ve kötü günlerinde insanların yanında olur. Açılışlar ve davetler kadar afetler ve cenazeler de aynı önemdedir. Ama kutsalı, ucuz siyaset malzemesi yapmaz.
5-     Vatana, millete hizmet ediyorum diye ailesini ihmal etmez. Bilir ki,  kendi hanesinde binlerce teseyyüp bulunan biri millete de çok fayda sağlayamaz. Ailesine, siyasi imkanları ve pozisyonunu da kullanarak, haksız maddi fırsatlar ve kazançlar sağlama yoluna tevessül etmez.
6-     Sürekli temrinlerle hitabetini geliştirir. Kulaklara olduğu kadar kalplere de hitap eder. İyi bir hikaye anlatıcıdır. Ama yalanla hakikati katıp karıştırmaz.
7-     Siyaset yaptığı bölgeyi ve insanını iyi tanır; içinde yaşadığı toplumdaki her türlü gelişmeden ayrıntılı haberdardır.
8-     Mesleki gelişime önem verir. Seminer, kurs gibi etkinliklere katılır; diplomasi ve beşeri münasebetler gibi elzem olan yaşam becerilerinde kendini sürekli  geliştirir.
9-  Başarılı olan diğer siyasetçileri örnek alır, onlardan kendine  mentörler, koçlar seçer ve onlarla düzenli olarak görüşür.
10- İyi bir okurdur, özellikle biyografiler, başucu kitaplarıdır. Sadece duymaktan ve dinlemekten haz aldığı sınırlı bir danışman grubuna aklını ve basiretini kiraya vermez.
11- Tarihi iyi bilir, olaylara tarihi perspektiften bakarak, tarihi vakaları güncelle iyi irtibatlandırır, ama tarihi istismar ve suiistimal etmez.
12- Yereldir ama evrensel değer ve bakış açısına sahiptir. Siyaset yaptığı topluma vizyon verir.
13- Zorlukları, birer  öğrenme ve gelişme imkanı olarak değerlendirir. Hatalarıyla yüzleşir ve onları öğrenme fırsatları olarak değerlendirir.
14- Olumlu tavırlarıyla, gülümsemesi, müspet tavırlarıyla ve özgüveniyle çevresine güven ve ilham verir, muhataplarını haliyle ve kaliyle tatmin ve ikna eder.
15- Fedakarlık, nezaket ve adaletli tutumlarıyla gönüllerde siyasetçiden önce insan olarak yer edinir.
16- Hata yapmaktan korkmaz, risk almaktan çekinmez. Siyasette en sağlam ve güvenilir  bilginin, hatalardan geldiğinin farkındadır.
17- Seçim dönemlerinde kendilerine yardımcı olanları, seçildikten sonra unutmaz.
18- Şaibeli, tartışmalı kişi, grup ve düşüncelerle birlikte anılmamaya özellikle dikkat eder.
19- Sağlıklı ve enerjik kalmak için beslenme ve egzersize devam eder. Sağlıklı alışkanlıklar ve disiplin sahibidir.
20- Alçakgönüllüdür. Gücün kendisinden değil halktan  ve Hak’tan geldiğini bilir.
21- Siyasette vefa olmadığını baştan kabullenmiştir. Bu yuüzden stratejik, objektif ve esnek düşünme alışkanlığını içselleştirmiştir. Farklılık mülahazasına girmeden insanalr içinde insanlardan bir insan olduğunu unutmaz.
22- Ülke ve dünya gündemini yakından izlemelerine karşın, özellikle belli bir konuda uzmanlaşmıştır:  Çevre,  eğitim, enerji, tarım vs.
23- Başarılabilir hedefleri vardır. Dünyayı değiştirmeye çalışmaz, çevresinde küçük de olsa anlamlı farklar ve değişimler yaratabilecek hedeflerin peşindedir.
24-Çok iyi bir dinleyicidir. Halkı dinleyerek, çevresindeki olup  biteni anlamaya çalışır. Toplumun aynası olan medyayı ve gazetecileri dinlerken, onların sorularına kızmadan, galeyana gelmeden dinleyip uygun cevaplar verir.
25- Temsil ettiği insanlarla gönül birliği içindedir. Birliktelikleri durumsal ve dönemsel değildir.
26- Az söz verir, çok iş yapar.
27-Seçmenleri, yaptığı icraatlar hakkında abartmadan, onları usandırmadan ve ilk elden bilgilendirir.
28- Temel liderlik özelliklerine sahiptir.
29- Önce insan, sonra siyasetçi olduğunu hatırdan çıkarmaz.
30- Parti içinde siyaset yapsa da, özgündür, otantiktir, bağımsızdır.

GAME CHANGER:GÜLEN

10 Haziran, 2010,Haber 7. EnginSezen

Ön not: Bu yazı, trajik Mavi Marmara Olayı'nın hemen ertesinde kaleme alındı ve o zaman Haber7.com adlı sitede yayınlandı.Pek çok kişinin şaşkınlık sergilediği, ülkenin bodosloma bir tehlikeye doğru sürüklendiği bir dönemde,eksik ve gediğiyle yazılan bu yazıyı şimdi kelimesine dokunmadan tekrar yayınlıyorum. Şehitlerimize de Allah'tan rahmet diliyorum.


Sayın Beki ve Hakan gibi bir grup yazar, bir kaç gündür “Hocaefendi kurulu düzene başkaldırmaz” yollu yazılar kaleme alıyor.
Herşeyden önce, Hocaefendi’nin düzenle ve otoriteyle çok da barışık biri olmadığını, gerektiğinde  düzene en büyük başkaldırıyı yapmaktan içtinap etmediğini düşünüyorum. En azından benim tanıdıgım Hocaefendi’nin...

Hareket’in fikir mimarı  Bediüzzaman gibi, Gülen de aslında tam bir radikal! Düzenle kavga etmeden hesaplaşma yolunu ihtiyar eden bu iki şahsiyetten ilki, ömrünü memleket hapishanelerinde geçirdi; ikincisine ise, 28 Subat devletlüleri tarafından Türkiye dar edildi. Basit bir mantıkla, otoriteyle uyumlu olsalardı eğer, böyle bir muameleye maruz kalmazlardı diyebiliriz.

Evet, kavgasız gürültüsüz bir başkaldırıydı onlarınki; pasif bir direniş ve aktif bir sabırdı: Bir ömre mal olan, zorlardan zor bir yol…

Gülen’in WSJ’deki  tek satırlık Gazze yorumunu yorumlayıp, “Aslında Şunu Demek İstemişti” minvalli bir yazı yazmayacağım. Böyle bir açıklamayı, yine en iyi “zaman” tevil edecek. Eğer varsa açıklanması gereken bir husus, daha önce olduğu gibi, Sayın Gülen çıkıp bizzat kendisi kamuoyunu aydınlatır. Ama o sözlerden Gülen’in, İsrail’in yaptığı zalimane hunharlığa  duyarsız kaldığı, Marmara Gemisi’ni istihfaf ettiği, İHH’yı rencide ettigi gibi anlamlar çıkarmak büyük bir insafsızlık olur.

Fethullah Gülen hareketinin ana karekteristiklerinden biri de Yenilikçilik’tir. Gülen, her dem taze, eskilerin taze-zeban dedikleri türden bir mütefekkir, bir entellektüel. Düşünceleriyle, yıllardır  zaten kamunun önünde. Her hafta sohbet  ve yazılarıyla, yeni yeni kavramlar ortaya atıyor, eski terkipleri, ıstılahları tecdit ediyor. Bir yandan muakkiplerini tefekküre sevkedip düşünsel anlamda hareketin önünü açarken, diğer yandan da geleneksel olanı çağdaşla  harmanlayıp “ruh ve mana köklerimizden” tüm dünyaya hitap edebilecek  yeni yeni hizmet ve çalışma modelleri ortaya koyuyor.

Zor zamanlardaki söylemleri ve kararları, aslında onun sırtında taşıdığı yumurta küfesinin de ne kadar hassas olduğunu gösteriyor. Gülen, bu küfeyi yıllardır, değerler merkezli bir tutarlılıkla, sağduyunun müdafii, müspet hareketin mümessili olarak taşımaya devam ediyor.
 Bu anlamda, hayatı ve icraatları iyi tedkik edilse, Fethullah Gülen tam bir Game Changer’dir. Bu kelime, oyunun kurallarını değiştiren  anlamına geliyor.
Kavramı son zamanlarda, Kuzey Amerika’daki silikon vadilerinde birbiri ardına açılan dotcom  şirketlerinin CEO’ları için, mesela Apple’ın Steve Jobs’ı gibi adamlar için sıkça kullanıyorlar.  Onlar, statüko dışı hareket ederek,  ortaya yeni iş modelleri, felsefeleri, hayat tarzları koyuyor, dünyayı dönüştürüyorlar. Eğer, ürünlerine veya hizmetlerine talep yoksa mesela, bu talebi yaratıyorlar. İş dünyasındaki büyük oyunda kendilerine yer bulamazlarsa, oyunun kurallarını değiştirip kendilerince yazıyorlar.

30 yıldır Sayin Gülen’i, çeşitli konularda önce eleştirenler, sonradan hak vermek durumunda kalıyor; hatta taklit de ediyorlar. Bu konuda örnek çok..

Nitekim, Bülent Arınç gibi hakperest bir siyasetçi de en son : ”Gülen ne  diyorsa doğrudur” diyerek hem bir fitnenin önünü tıkıyor, hem de bir hakkı teslim ediyor.

Evet, Gülen, oyunu değiştiriyor, oyunları bozmaya devam ediyor,  son tahlilde de oyuna gelmiyor. Bazılarının bunu idrak etmesi millete  maliyeti yüksek de olsa, zaman alabiliyor..Sözlerinden farklı meani devşirip nemalanmaya çalışan çevrelerin çanına ot tıkıyor. Otoriteye, topla tüfekle değil, eğitimle, kültürle baş kaldırıyor. “Medenilere galebe, ikna iledir”, “Bazen usül esastan da önce gelir” diyerek yol yordam gösteriyor. Çatışma beklentisi ve çatıştırma gayreti içinde olanların heveslerini kursaklarında bırakıyor.
Gerek Gülen hareketini, gerekse Türkiye’nin gelişim hamlelerini, bin türlü Ali Cengiz ile alt etmek için gecesini gündüzüne katan grupların varlığını tahmin etmek güç değil. Ama her defasında, müspet hareketin isabetli neticeleri Gülen’i tasdik ediyor. Zamanla tebellür eden bu neticeler de gösteriyor ki, Gülen’in meselesi otorite’ye baş egme, baş kaldırma falan degil,  Türkiye’dir.

Onun otorite ile olan münasebetlerini, kendi geleneğimizden bir Ebul-Vefa’nın, bir Hacı Bayram’ın, bir Emir Sultan’ın, Molla Gürani’nin, Aziz Mahmut Hüdayi’nin... otoriteyle kurdukları münasebetler çerçevesinde değerlendirmek yararlı olabilir. Bu zevat, otoriteyle her daim tatlı sert bir ilişki içinde olmuş, ama asla iktidara, dünya-yı dun’a minnet eylememiş, ram olmamışlardır. Bu bir Türk İslam medeniyeti geleneğidir.
Son tahlilde, ben, “Gülen düzene baş kaldırmaz” sözünde mündemiç o “uysal  koyun” göndermesini kabul etmiyorum. Böyle düşünenlere ise, Hareket’i daha iyi izlemelerini ve daha yoğun Gülen okumalarını öneriyorum.

Ve yine Gülen’in en son söylediklerini reel-politik veya konjonkturel bağlamda değerlendirme külfetine ve aslında şöyle denmek istenmişti tekellüfüne girmeden, eğer öyle demişse vardır bir hikmeti deyip tevekkül ediyorum. Hatta, böyle bir çıkışın gelecekteki hangi oyunu bozmuş oldugunu görmek için sabırsızlanıyorum.
Bu da benim bir öngörüm değilse eğer, önyargım olsun!

Gelecek günlerde, Gülen’in hizmet felsefesini  ve getirdiklerini anlatan onlarca monogrofi yazılacak. O kitaplardan birine şimdiden The Game Changer: Gülen ismini öneriyorum. Böylelikle, onun hangi oyunları bir bir bozduğunu, hangi kumpasları tarümar ederek, turrayı nasıl basıp sikkeyi nasıl kestiğini daha iyi görmüş oluruz..