Saturday, March 1, 2014

SADELEŞTİRİLEN RİSALELER VE ŞEFKAT TOKATLARI...


Kimi Risale-i Nur cemaatlerinin ötedenberi, Hizmet hareketine mesafeli bir tutum sergiledikleri yeni bir şey olmadığı gibi sır da değil. Mesela 1971'de Fethullah Gülen, Nur davasının meşhur avukatı merhum Bekir Berk'lerle birlikte hapse girince, İstanbul ve Ankara'daki Nurcu ağabeyiler onları hapiste ziyaret etmediler. Gerekçe: Gülen hocaefendi kendi başına davrandı, bir çığır açma sevdasına düştü ve sonuçta da şefkat tokadı yedi.

Nur davasının önde giden isimleriyle her zaman arasını iyi tutmaya özel bir gayret sarf eden, Bediüzzaman'ın taleberine tazimde ve hürmette kusur etmeyen Gülen, irili ufaklı çok sayıdaki Nur cemaatleriyle bütün pürüzleri tamamıyle ortadan kaldırmayı başaramadı! Bunun çeşitli sebepleri var.
Bugün, Hizmet Hareketinin   AKP Hükumetiyle yaşadığı imtihanını da belli başlı Nur grupları bir başka şefkat tokatı olarak değerlendiriyor: 
Gülen, Risalei Nuru sadeleştirdi, dolayısıyla da böyle büyük bir tokada müstahak oldu bu anlayışa göre.

Aslında eserlerin sadeleştirilmesi, Bediüzzaman'ın sağlığından beri bir tartışma konusu .Vefatından hemen evvel Kemal Ural'ın çıkardığı Şule dergisinde de ilk denemeleri yapılmıştı sadeleştirme çalışmalarının Amaç dil engeline takılıp kalan gençlerin eserlerde nazara verilen iman hakikatlerinden bütün bütün mahrum kalmaması...

Bugün de çok tartışılan, zaman zaman tekrar be tekrar tartışılacak olan konu: Sadeleştirsek de mi okusak, sadeleştirmesek de mi oku(ma)sak… Aşağıda okuyacağınız yazıyı iki sene önce, Ufuk Yayınlarınca yayımlanan sadeleştirilmiş Lemalar'dan sonra kamuoyunda çıkan tartışmalar bağlamında yazmıştım ki bugün de aynı görüşteyim. Yazımı sizlerle burada da bir kez daha paylaşmakta fayda görüyorum... 

14.02.2012, Rotahaber, Engin Sezen

Türkiye’nin hayhuylu gündeminde ve bazı eşhasın  hissi mülahazalarla yapmaya  hala  devam ettikleri  açıklamalarıyla  güme gitmek üzere olan malum  tartışmadan, entellektüel düzeyde seyrettigi, hakkaniyetle sürdüğü ve uhuvveti zedelemediği  müddetçe memnun olduğumu belirtmeliyim. Nur Hareketinin entellektüel kapasitesi, örfi  müktesebatı  dil, din ve sanat mihverli  böyle bir   tartışmayı çok  bereketli zeminlerde sürdürmeye ziyadesiyle kafidir.

Yeniden düzenlenen Lem’aları henüz görme, inceleme imkanım olmadığı için, bir dilci olarak  metin kritik yapabilmem, bu  minvalde bir görüş ifade edebilmem mümkün değil.

Evvela, sadeleştirme tabirine karşı olduğumu belirteyim. Benim lügatçemde, sadeleştirme  olumsuz çağrışımlar uyandırıyor.  Bir  edebi , fikri  eserin  sadeleştirilmesinin, o eserin  aleladeştirilme’si olarak  görüyorum.  Bu hangi  eser olursa  olsun.

Burada doğru  kelime  uyarlama (adaptasyon)dır.  Ki yurtdışında yaygın bir uygulamadır.  Örneğin Shakespear’in  eserlerinin ,  ilkokul, orta ve lise düzeylerine uygun uyarlamaları  vardır, hakeza  G.Orwel, C. Dickens vs.  Uyarlamada  asıl  amaç,  her yaştan  ve düzeyden kimselerin  bu önçalışmalar  vesilesiyle,  asıl şaheserlerle   tanışabilmesidir... Aynı  durum Risaleler için  neden sözkonusu  olmasın! Hatta beş on sene sonra  İngilizcede  Risales  For  Dummies diye  bir kitap çıkarsa şaşırmamak lazım. Uyarlamalar  dile duyarlı,  ehil insanlarca  yapılmalıdır.  Bütün  uyarlama çalışmaları ,  tamamlanmamış üslub egzersizleridir,  ucu  açık denemelerdir. İkinci  baskısı,  birincisinden daha  iyi  olur,  üçüncüsü de ikincisinden...

Bu tartışmadaki  can alıcı noktanın gözden kaçırılmaması önemlidir. Asıl konuşulması gereken konu, Türkçe’nin kendisidir, lisandır.

Ne yazık ki,  Tanzimat  tercümeler, Meşrutiyet uyarlamalar, Cumhuriyet ise  sadeleştirmeler dönemi  olmuştur.  Kuşaklar arası çatışmalarımızın temelinde hep dil sorunu  vardır. Bir önceki kuşağın  yazdığı kitabı  sadeleştirmeden  anlayamayan bir toplum düşünün.

1000 yıldır  “haddeden geçerek” kemale ulaşan bir  lisanın bugünkü  hali içler  acısıdır. Yusuf  Kaplan, sürekli bir “semantik intihar”dan söz  ediyor, ben ise “semantik katliam” diyorum.  Topyekün bir milleti,  ruh  ve mana  köklerini  kurutma, özünden  koparma operasyonu...

Şimdilik baş  yararak, kalp  kırarak  sürdürülen bu  gibi  tartışmalarda, temel konular, asırlık  yaralar  masaya  hiç  yatırılmıyor.   Bir  sonuca  bağlanamadan kapanan tartışmaların açtığı  yaralar  bir  türlü  kapanmıyor.

Asıl  yara, dilimize  karşı bu umursamazlığımız, özensizliğimizdir. Böyle giderse, 20 yıl sonra da Fethullah  Gülen  Hocaefendi’nin eserlerini sadeleştirmek  zorunda  kalacağız.

İşte bu yarım yamalak tercümeler, saçma sapan sadeletirme ameliyeleri ile  derisi yüzülen  bir  dille hakikatli bir  eser verilmez. Derlemeci çıkar,  mukallid  çıkar, ama müellif  çıkmaz.  Çünkü,  dilimizin  bugünkü  hali,  derinlikli bir  tefekküre  imkan  vermiyor.

Yayınevlerimizde  çıkan  binlerce  neşriyata  baktığımızda da zaten bunu  görebiliyoruz. Çalışmaların yüzde ellisi derleme, kes kopyala... Asıl konuşulması  gereken şeyler  bunlar.  İşin burasında, yapılan çalışmayı henüz  görmeme  hakkımı mahfuz da tutarak, tüm sadeleştirme çalışmalarına karşı olduğumu  bir  kez daha   kaydediyorum.

Gelelim  meselenin popüler yanına.

Ufuk  Yayınlarının  neşrettği Lem’alar’dan Fethullah Gülen  Hocaefendi’nin   habersiz olduğunu  düşünemeyiz. Oluru olmadan böyle  bir şey yapılabileceğini öngöremiyorum; çünkü  radikal bir  adım.

Fakat,esas  itibarıyla  yapılan  iş,  Hocaefendi’ nin vizyonuna, ali  himmet tasavvurlarına, hareketin  geçmişine  ve geleceğine   muvafık düşen  bir icraattır.  Hocaefendi’nin derdi şu:  Bu  miri  malı  asar- ı güzideyi  daha  geniş kitlelere ulaştırabilmek...

Dünden bugüne, Gülen , yaptıklarıyla önce  tenkit edilen , sonra da taklit edilen  bir dini lider. Bu ilk  değil,  son da olmayacak.   Zaman yine en  iyi  müfessir. Ufuk  Yayınlarının bu icraatı,  cesur, yerinde,  ihtiyaca  binaen  ve neticeleri  itibarıyla  da  hayırlı bir  hizmettir.   Gerçekten de zorlarda zor  bir  iştir, himmetleri daim ola.

Tartışmalara  baktığımda,  iki  tarafın da, kendi  açısından  haklı olduğunu, tam da kendilerine  terettüp eden şeyleri  yaptıklarını, düşünceleri seslendirdiklerini  görünce çok daha  sevindim. Bir taraf,  canı kadar sevdikleri Aziz  Üstadlarının eserlerini, kendi telifleri gibi görüyor, ki   bir  harfinin bile  değiştirilmemesi gerektiğini  söylüyor, işte bu  salabettir, sadakattir.  Diğer cenah  da, eserlerin istifade  sahasını  genişletiyor. Bu da ali himmetliktir, eserleri nice  muhtaç sinelere  ulaştırabilme gayretidir. Biri  bağnazlık değildir, diğeri de vefasızlık...

Önemli olan hizmettir, hizmet düşüncesine halel getirebilecek bir  tavıra girmemektir. İçtenlikle  ortaya  çıkan yenilikleri boğmamak,  mesela bu   Lem’alar  çalışmasını “tahrif, tahrip, ihanet, cinayet” gibi ağır kelimelerle ademe  mahkum etmemektir, fırsatı ganimet  bilip bir cemaate vurmaya  çaışarak uhuvvet ve ihlas düstularının  dışına çıkmamaktır.  Hatta,  bu konuda pusuda  bekleyen  harici  tahriklere  karşı  da  uyanık olunmalı...

Evet,  Bediüzzaman, aynı zamanda  Sahibüzzamandır da,  eseri de Kitabüzzamandır. Ama bana  son derece  halavetli  gelen dili  ve üslubu, çoğu kimse tarafından , gerek  konularının derinliğinden,  ağırlığından , gerek dilinden   ve anlatım tekniklerinin girift yapısından, özgün  üslup  özelliklerinden dolayı layıkı veçhiyle okunamıyor, anlaşılamıyor.

Değerli  şair  Yavuz  Bülent Bakiler ile küçük bir anımı paylaşayım. 10 yıl kadar önce, bir  dergi için röportaj  yaparken, kendisine “başlayıp  da  bitiremediği  bir  eser  olup olmadığını”  sormuştum. Kendisi, tüm içtenliğiyle “Risalelelere  hep aşk  ve şevkle  başlıyorum,  ama bir  türlü  bitirmeye muvaffak  olamıyorum” cevabını  vermişti.  Ben “neden”  dediğimde ise, “dili”  cevabını  almıştım. Bunu söyleyen  kişi Türkçe  sevdalısı  bir  şair.

Risalelerin  en güçlü  ve özgün yönlerinden biri  dilidir. Ama bu konuda ortalama  okur için bir  orta  yol bulmak zamanı  gelmişti ve bu çalışma ortaya  çıktı. Hayırlı   olmasını   temenni  ediyoruz.

Her ne kadar Ali Çolak, Ufuk  Yayınlarının neşrettiği  Lem’alar  için “dil zevkini  gözeten bir  çalışma”  dese de, ben yine , Sözler Neşriyattan basılan  o  kırmızı  kaplı kitabı  alıp  okumaya  devam edeceğim. Doğrudan Bediüzzamanla tatlı  bir sohbete  dalacağım, o konuşacak  ben dinleyeceğim,  ayrı  bir  haz,  özge bir  feyz  alacağım.  Hayırlı bir adım olarak gördüğüm yeni  Lem’aları  okuyan yeni  okurlara da, Lem’aları ikinci kez  okuyacaklarsa, bu  kez  aslından okumalarını  önereceğim...