Tuesday, March 4, 2014


KISA KANADA TARİHİNE UZUNCA BİR MUKADDİME

Kanada ile ilgili hâkim kanaatlerden biri de, ülkenin “sıkıcı” bir tarihi olduğudur. Yeni Dünya’nın tarihi, Eski Dünya’nın tarih anlayışına göre, gerçekten de renksizdir, heyecansızdır. Avrupa ve Asya’daki yüzyıllık savaşları, anlaşmaları, görkemli mimariyi göremeyiz Kanada’da; çağlar açılıp kapanmamıştır. Ülke tarihini; yerlilerin yaşadığı ilk dönemler, Avrupalı kaşif tüccarların gelişi, Fransız İngiliz hâkimiyet mücadeleleri ve federasyon gibi birkaç ana başlıkta tasnif etmek mümkündür.
Kanada’da öne çıkan tarih değil, coğrafyadır. Yazılı tarihi, neredeyse coğrafi keşiflerle (15.yy) başlayan ülkenin mazisini; zaferler ve fetihler değil, keşfedilen (ve hâlen keşfedilmekte olan) yeni adalar, koylar, göller, denizler süsler. Burada tarih, coğrafyanın zaptından ibarettir. Tarih, toplumsal olaylardan ziyade, insanın mekânla olan uyum mücadelesinin serencamesidir. 
Kanada. Devrimsiz, fütuhatsız ve kahramansız bir ülke! Millî bir aidiyet arayan insanlar topluluğu. Kendini arayan, anlamaya ve keşfe çalışan, kişilik çatışmaları içinde bir ergen... Kanuklar (Kanadalıların kendilerine taktıkları isim) bir paragrafta özetleniverecek tarihlerinden birine sahip olduklarını inkâr etmiyorlar. Belki kendilerini, geçmişi değil de, geleceği olan bir ülkenin vatandaşları olarak gördüklerinden...
Bize okutulan Millî Tarih (resmî tarih) dersleri yok. Çünkü, aynı tarihî vakalar, Fransız ve İngiliz kaynaklarında farklı yorumlarla geçiyor. Ortak ve yansız bir Kanada tarihi için, tarihî vakalarda, ortak bir zemin sağlayabilmek zor. Ülkenin kurucu milletleri olan İngilizler ve Fransızlar arasında ezeli bir sürtüşme var. Gerek geçmişte, gerek bugün varlığını her daim hissettiren bu müzmin ikilem, tek bir resmî tarih anlayışını imkânsız kılıyor. Peki “Kanadalıların resmî bir tarihe ihtiyaçları var mı?” sorusu ise tamamen başka bir hikâye. Bu sualin kısa cevabı, hayırdır. Nitekim okullarda okutulan da, millî bir tarihten ziyade, eyaletlerin mahalli tarihleridir, bireysel anlatılardır. Eyaletler arasındaki uzak mesafeler ve tabiat şartları, âdeta tarihî bir irtibatsızlığın da müsebbibi olmuş.
Çoklukla, Ontario ve Quebec eyaletlerinin geçmişlerine odaklanan Kanada tarihi, Manitoba, Alberta, British Columbia eyaletlerinde yaşayanlar için pek bir şey ifade etmeyebilir. Öğrencilerin, bunun kendi tarihleri olduğuna inanmaları zor. Bırakınız tarihi, günümüzde bile, pek çok Kanada metropolü arasında birleştirici bağlar bulabilmek çok zor. Söz gelimi  Vancouver’ın Ottawa’dan çok, Washington’a bağlı olduğunu siyasi olarak söyleyemesek bile, kültürel ve coğrafya bakımından iddia edebiliriz. 

Bir tarih arıyorum
Her yıl, yüz binlerce göçmen alan bu genç ülke, uçsuz bucaksız coğrafyasında müşterek bir tarihe, “kurucu” bir tarih felsefesine sahip olmadan, vatandaşlarını nasıl, neyle bir arada tutabilecek! Sadece ortak bir tarih anlayışının ve bilincinin, bu kadar farklı ve bazen de birbirine zıt etnik grupları bir arada tutabileceği ileri sürülüyor. “Tarih” Kanadalıların kendi kimliklerini keşfetme ve yapılandırma sürecinde, önemi bir  unsur. İsteseler de istemeseler de tarihin rehberlik edici, ilham verici, biçimlendiri özelliklerinden kaçamazlar.
Her şeyini ülkelerinde bırakıp, tarihsiz olarak (yeniden doğmuşçasına) Kanada’ya gelenelere, Kanada değerlerinin, geçmişinin nasıl öğretilebileceği büyük bir soru(n). Müfredatları hazırlayan bürokratların düzenledikleri ideolijik bir tarih ne kadar hüsn-ü kabul görecek!  
Kanadalılar diğer milletlerden farklı olarak tarihi, bir miras olarak almadılar; tarih onların eline yapılmak için verildi. Bugün Kanada’nın tarihi, özellikle günümüz yazarlarının  elinde biçimleniyor, üretiliyor. Güncel olayları kayda geçirirken çeşitli benzetme, istiareler kullanarak Kanadalılığı, Kanadalı kimliğini biçimlendirmeye hizmet ediyorlar. Geçmiş ve gelecek ile bağlar kurup millî bir kimlik dokuyorlar. Bu minvalde, iyi bir tarih yazıcı millet olarak nitelendirebiliriz Kanadalıları.

Serüven başlıyor
Milattan milyonlarca yıl önce, dinozorların cirit attığı bir yerdi Kuzey Amerika. Kanada’nın pek çok bölgesinde, özellikle British Columbia ve Alberta eyaletlerinde dinozor fosilleri müzelerde sergileniyor. Asker emeklisi dostum Rob O’Gorman ile Başkent’teki Tabiat Müzesi’ni gezerken, kendisinin, dinozor fosillerinden millî bir değer olarak, nasıl gururla söz ettiğini unutamam. Bu devasa coğrafyaya, bu denli muazzam yaratıklardan daha çok yakışan başka bir tarihsel figür de olamazdı doğrusu!
Kanada’da, binlerce yıldır, onlarca yerli kabile (Inuit, Metis, Eskimos...)  yaşıyor. Rivayet bu ya, Kanada yerlileri aslen Asyalıymış. Karibu, geyik, bison falan avlarlarken, Sibirya’dan Bering Boğazı kanalıyla, önce Alaska’ya, sonrasında da bütün Kuzey Amerika kıtasına yayılıvermişler. Bilinmeyen Ülke yazarı, Kanada’nın bu ilk sakinlerini  “ormanlarda yaşayan odun yontucuları” olarak tanımlar. Tarih, kıtanın bu ilk sahiplerinin kendi aralarındaki herhangi bir huzursuzluğundan söz etmiyor. Farklı dil, din ve kültürleri olan yerlilerin, barış, huzur ve düzen içinde yaşadıkları biliniyor. Millî Medeniyet Müzesi’nde sergilenen sanat eserlerinden de, yaşadıkları dönemde kayda değer bir medeniyet ortaya çıkardıkları anlaşılıyor. Gündelik yaşamlarında kullandıkları çok basit eşyaları bile, birer sanat formunda imal etmişler. 
Günümüzde, Kanada tarihinden söz edilirken, yerlilerin bu  ilk dönemleri üzerinde pek durulmaz. Kronoloji, Beyaz Adam’ın kıtaya attığı adımla başlatılır âdeta. İlk Halklar (First Nations) ile İlk Avrupalı (First Contact) arasındaki tarih, görmezden gelinir genelde. Tarihe Avrupai merkezli bakış açısı Kanada’da geçerli yani...
Burada insicamı bozmadan araya girip bir anımı kaydedeyim. Başkent Ottawa’nın 2007’lerdeki emniyet amirinin eşi de Algonquin Kabilesi’nden yerli bir kadındı. Polis  şefi, oğluyla ilgili bir anı anlattı. Öğretmenleri, Kanada tarihinden söz ederken, yerlileri yok sayan bir tutum sergileyince, annesi de bir yerli olan çocuk, hemen duruma itiraz eder. Yerlilerin ülke tarihinin önemli bir unsuru olduğunu söyler. Tarih öğretmeni, kendince, yerli halkların çok çok eski dönemlerde yaşadığını, Kanada tarihine dahil edilemeyeceklerini söyler; üstüne de biraz ileri gittiği için, emninet amirinin oğluna  disiplin cezası verir! 
Avrupalıların Kanada sahilleriyle bilinen ilk teması, Vikingli denizcilerle 1000’li yıllarda başlıyor. Bu ilk adımdan sonra yaklaşık dört asır, Avrupalılar, bu karlarla kaplı, dünyanın çatısındaki ülkeye pek iltifat etmemişler. Fransızlar, Çin için kestirme yollar, farklı altın kaynakları ararken yolları Kanada’dan geçmiş. Coğrafi keşiflerle ticaretin artması, yeni ülkelerin, zenginliklerin, insan gücünün, pazarların keşfi ile Kanada, her geçen gün artan cazibesiyle Avrupa’nın ilgi odağı olmuş. İlkin, doğu Kanada’nın Newfoundland ve Nova Scotia sahillerine 1500’lü yıllarda, İngiliz  ve Fransızlar gelmişler. İki millet arasındaki çekişmeler, rekabetler ve Kanada’da kurmak istedikleri hâkimiyet mücadeleleri, taa o dönemlerde başlıyor. İşte bu çekişmeler, bir bakıma Kanada tarihinin de omurgasını teşkil ediyor.
Jacques Cartier (1491 – 1557) Kanada’ya ayak basan ilk Avupalı kaşif. Fransa Kralı’nın görevlendirdiği Cartier, bulduğu yeni kara parçasını Fransa adına sahiplenmişti (New France). Kanada ismini de ilk kez onun kullandığı kabul ediliyor. 

J. Cartier, altın sevdasıyla geldi Kanada’ya. Fransa Krallığı, bu kurt denizciyi Yeni Dünya’ya gönderdiğinde, Cartier ülke tarihinde bir dönem açmış olduğunun farkında bile değildi. Günlüğünde; “Tuhaf insanların yaşadığı değeri olmayan bir yer,” olarak betimlediği ülkeye, Kanada ismini de kendisi vermiştir. Arkadan gelenler, bu Fransız denizcinin ayak izlerinde ilerlediler ve Yeni Dünya’nın uçsuz bucaksız coğrafyasında kimi heyecanlı, kimi kanlı keşiflere çıktılar. Kanada yerlilerinin Avrupalı kaşiflerle ilk karşılaşmaları, yerliler adına büyük bir talihsizlik, hayal kırıklığı hatta felaket olarak nitelenir. Yerlilerin, misafirperverliğine karşın, Avrupalılar, yeni kıtaya, ölümler, hastalıklar getirmişlerdi. Verici olmaktan çok alıcı, sömürücü bir tutum sergilemişlerdi.
Kanada tarihinde kürk (kunduz derisi) savaşları için ayrı bir parantez açılmalı. Afrika için altın, Asya için ipek ve baharat neyse, Kanada için de kunduz oydu. İlk gelen Avrupalılar, ülkenin soğuğundan kunduz derisiyle korundular. Sonraları, Kanada’nın kunduzları, Paris ve Londra modasını yönlendiren konteslerin hırslarına kurban edildi.  Bir aralar ne kadar gözü dönmüş Avrupalı tüccar varsa, soluğu Kanada’da aldı; gemiler dolusu kürk Avrupa’ya taşındı. Kanada, kürk avcılarının ve maceraperestlerin yol geçen hanı oldu. Kunduz (beaver) da Kanada’nın önemli simgelerinden biri hâline geldi. Kanada’ya yeni bir isim daha takılmıştı: Kunduzlar Ülkesi. Kunduz rekabeti de, Fransızlar ve İngilizler arasında uzun yıllar sürmüş, sonunda İngiliz kürk baronlarının açtığı Hudson Bay şirketiyle üstünlük, bu konuda da tamamen İngilizlerin eline geçmişti.
Fransızlar, 1600’lü yıllarda, Kanada’yı kendi topraklarına dahil etme konusunda büyük gayretler sarf ettiler. Hatta anakarayı, Yeni Fransa olarak bile adlandırmışlardı. Sonraki yüzyıllarda İngilizler, Kanada hususunda ısrarcı olmasalardı, belki de bugün Amerika kıtasının üst yarısında bir Fransız İmparatorluğu’nun bayrağı dalgalanıyordu. Kuzey Amerikada’ki Fransız hâkimiyeti, 1760’ta sona erse de, Fransız kültürü, ebediyen var olmak üzere, Kanada’da kök salmıştı.
Fransızlar 1608’de, Quebec City şehrini Yeni Fransa’nın başkenti olarak ilan ettiler. 18. yüzyılda Yeni Fransa denilen ülkede altmış bin dolayında Fransız yaşamaktaydı. Kanada’nın değerini geç de olsa idrak eden  İngilizler, Kraliyet Armadası’yla güçlü bir çıkartma yapınca ülkenin kimin olacağı büyük ölçüde belirlenmişti. Kanada’daki Fransızlar, hiçbir zaman merkezden güçlü bir takviye alamadılar. Nüfuslarını kendi gayretleriyle arttırma yoluna gittiler. Sürekli merkezden beslenen İngilizler ise, hiçbir zaman Fransızlar kadar büyük nüfus patlaması yapamadılar. Ancak İngiltere devleti, sürekli, hapishane kaçkınlarını, malül ve kimsesizleri, işsizleri, asileri, müebbetlikleri ve dahi hayat kadınlarını Kanada’ya sürünce demografiyi kendi lehine çevirmeyi becerebildi.
17. yy’da, Avrupa’dan gelerek, Nova Scotia, New Brunswick ve Prince Edward Island bölgesine yerleşen Fransız kolonileri, bu bölgeye kendi soyisimlerini (Akadiya) vererek bölgede kalıcı Fransız varlığını sağladılar. 1755’lerde yaklaşık beş bin Akadiyan, İngilizlerce, güneye sürüldü. Ancak Akadiyanlar, kısa süre sonra kendi bölgelerine geri döndüler. Daha çok balıkçılık ve tarımla uğraşan Fransızların, bölgedeki yerli halklarla iyi münasebetleri dikkat çeker. Onlardan balıkçılık ve avcılık teknikleri, zirai bilgiler edinmişler, bölgede huzursuzluk çıkarmamışlardır. Günümüzde kendilerini Quebec Fransızlarından ayrı yere koyan Akadiyanlar, Kanada’ya ilk gelen Fransızlar olarak  gurur duyarlar. 
Görüldüğü gibi, Kanada tarihi İngiliz ve Fransız rekabetinden başka bir şey değildir. Bu iki millet, Avrupa’da bile bu kadar uzun süre karşı karşıya gelmedi. Avrupa’da var olan, Fransız İngiliz çekişmesi, Kuzey Amerika’ya da sıçramış oldu. Rekabetin canlı tutulduğu bir arena olan Kanada’da, şimdilik, oyunun galibi İngiltere. İngilizler, Kanada’da kendi kurumlarını ve kanunlarını ikame ederek, varlıklarını pekiştirmeyi bilmişler. İngiliz İmparatorluğu tüm Kanada’yı 1764 - 1867 yılları arasında hâkimiyeti altına aldı. 1867’de de meclisten Kuzey Amerika İngiliz Yasası’nı geçirdi. Ülkeye Kanada Krallığı adı verildi. Fakat sonradan İngiltere İmparatorluğu’nca “krallık” ismi sakıncalı bulunduğundan “Kanada İngiliz Hâkimiyeti” şeklinde değiştirildi. İngilizler, bu krallık sözüyle, Amerikalıları kışkırtmak istemiyorlardı. Kıta’nın sahibi Amerikanların, buralarda kendilerinden başka bir krallıktan hoşlanmayacakları düşünüldü. Aslında, İngiltere’nin  Kanada’yı Amerikalılara karşı koruyabilecek hâli de yoktu zaten.
Bölgesel isyanlarla Kanada’da sular Konfederasyon’a kadar hiç durulmadı. Amerika 19. yüzyılda Kanada’yı bir ülke olarak görmedi, tanımadı. Şehir devletler şeklindeki Kuzey bölgesini, istenildiğinde kolayca işgal edebileceği soğuk bir belde olarak görüyordu. Kanada, en iyi niyetli yakıştırmayla bir arka bahçeydi Amerika için. Henüz Kanada’nın zenginliklerinden, özellikle de petrolden, taze sulardan kimselerin haberi yoktu. 
Kanadalılar, öncelikle eyaletler düzeyinde kansız darbelerle birlik ve düzeni sağlayıp, sonra da Birleşik Kanada’ya giden yolu açtılar. Eyalet liderleri, İngiltere’nin de desteğiyle, Amerika’ya karşı görülmedik bir iş birliği ve koalisyon içinde hareket ederek, bugünkü Kanada’nın temellerini attılar. Konfederasyon’a katılan ilk eyaletler; Ontario, Quebec, Newbrunswik ve Nova Scotia, son katılan eyelet ise 1999’da Nunavut oldu. 36 eyalet yöneticisi Kanada Konfederasyonu’nun babaları olarak tarihe geçtiler. Burada şu soru akıllara gelebilir: Peki bu Konfederasyon’un anası kim? İngiltere Kraliçesi’nden başka kim olabilir ki!
Bir toplumu millet yapan değerler, savaşlar, göçler, ortak acılar olduğu göz önüne alınırsa, Kanada’nın 1. Dünya Savaşı’na katılımı “millet” olma yolunda atılmış hayati bir adımdır. Kanada’nın da, Birinci Dünya Savaşı’na bir koloni olarak girmiş, bir millet, devlet olarak çıktığı yazılır çizilir. 620 bin Kanadalı’nın katıldığı Birinci Dünya Savaşı’nda, 66 bin kişi hayatını yitirmiştir. Kanada İkinci Dünya Savaşı’na ise, İngilizlerden hemen bir hafta sonra, Almanlara savaş ilan ederek katıldı. Ülke nüfusunun onda biri İkinci Dünya Savaşı’nda görev aldı. Ülkenin bu Savaş’taki kaybı kırk beş bin. Millet olma yolunda verilen kırk beş bin vatandaş... Kanada’nın 1. ve 2. Dünya Savaşları’ndaki pozisyonuyla ilgili çok zengin bir kütüphanesi var.
Kanada tarihinde siyah bir sayfaya göz atıp geçmeden de olmaz. Yerlilere verilen sıkıntılar ve asimile politikaları...“Tek bir yerli bile kalmayacak” şiddetinde sloganların atıldığı bir ülkeydi bir dönem  Kanada. Duncan Campbell Scott, özellikle Kanada Yerlileri Yasası’yla bu akıma öncülük yapmıştır. Yerliler zehirli uranium madenlerinde çalıştırılırken, bu hayati tehlikeler kendilerine söylenmedi bile. Çoğu kanserden öldü.  Yine 1960’lara kadar seçme ve seçilme hakları yoktu. Binlerce yerli çocuğun eğitim gördüğü yatılı okullarda, çocuklar “medenileştirilmek” adı altında ezildi, taciz edildi. Son Yatılı Okul’un 1996’da kapatıldığını da hatırlatarak, 1998’de Federal Hükûmet’in resmî olarak yerli halklardan özür diledigini, hayatta kalanlara 350 milyon dolar tazminat ödediği bilgisini de kayda geçirelim.
Bugün, yasalarla yek vücut bir ülke görünümü kazanmış bu ülkenin tarihsel ikilemleri devam etmektedir. İngilizler mi Fransızlar mı, Libareller mi Muhafazakârlar mı, Göçmenler mi Vatandaşlar mı, Yerliler mi Yerli olmayanlar mı, Batı mı Doğu mu, Katolikler mi Protestanlar mı, Quebec mi diğerleri mi...

Kanada ismi
Kanada kelimesi ilk defa 13 Nisan 1535’te Fransız kaşiflerden Jacques Cartier tarafından kullanıldı. Yerli dilinde (Huron- Iroquois) Kanada kelimesinin anlamı “köy”dür. 1547’lerdeki haritalarda, St. Lawrence Nehri’nin kuzeyinde kalan her yer için Kanada ifadesi kullanılmış. Cartier, ilk seferinden dönerken, iki yerli genci de yanında Fransa’ya götürmüş. Kanada’ya geri döndüğünde bu gençleri, yol ve yön göstermede rehber olarak kullanmış. İkinci seferde, St. Lawrance Nehri’nde kanolarla, ilk geldikleri köye giderlerken, yolu tarif eden gençler, kendi dillerinde sık sık (Chemin de Kanada) diyorlarmış: “Köy Yolu”. İşte ülkenin ismi, o zaman bir yerlinin dilinden çıkan kelimelerle, bir Batılı tarafından konmuş.
Sonradan gelen pek çok Fransız kaşif ve tacir, Kanada’yı Quebec olarak adlandırmakta ısrar etseler de, ülkenin adı Kanada kaldı. Bugün tüm dünyanın, ülkenin adını İngilizcesinden (Canada) telaffuz etmesine rağmen, ülkeye ismini verenlerin Fransızlar olduğu unutulmamalı.