Saturday, March 1, 2014

ABADİ’NİN GÜNCESİ


 Kadın , kapıyı açtığında, karşısındaki polisleri görünce korkuya kapıldı.
Polisler acı haberi olanca sakinlikleri ile verdiler:

Abadi, oğlu, Burrard köprüsünden atlayıp intihar etmişti.

Kadın sadece intihar lafını hatırlıyor.

Üç polis memuru, kapının önüne yığılıp kalan kadıncağızı girişteki sofaya yatırdılar. Polis arabaları itfaiye ve ambulans evin önündeydi.   
Evde, üç küçük çocuk daha vardı , kadının gündüz baktığı çocuklar.   Bayan polis, dehşet içinde kalan çocukları alıp arka bahçeye çıkardı.


Ambülansla gelen hemşire, kadını sakinleştirmeye çalışırken, kadının eşi belirdi kapıda. Korku doluydu, bu polisler, itfaiye, bütün bunlar neyin nesiydi...

Adam evinde neler olduğunu anlayamadan, polisler tarafindan bir köşeye çekildi, ona da oğlunun iki saat önce intihar ettiği söylendi.

Adamın gözleri dondu. Haberi anlamaya çalıştı ilkin.Sakin görünmeye çalışıyor, peşipeşine sorular sorarak, polisten daha fazla bilgi istiyordu. Bu nasıl olabilirdi!  Bir yanlışlık olmalıydı. Olamazdı, hayır bu olmamalıyd! Nasıl olurdu ki! Oğlu Abadi,bir ölü müydü yani  şimdi!


Heydarzade ailesi altı yıl önce,,İran’dan ne umutlarla gelmişlerdi Vancouver’a! O zamanlar, Abadi henüz altı yaşındaydı, önceleri ağlayıp sızlanmış, her firsatta İran’daki akrabalarını, dedesini, arkadaşlarını özlemişti. Kisa sürede bu yabancı şehre de alışmıştı işte.

Baba, altı yıl boyunca bulaşıkçılıktan, gazete dağıtıcılığına kadar, bir çok işte çalışmış;  ancak daha üç ay önce,  kendi mesleğinde bir iş bulabilmisti .
Anne ise yaklaşık dört yılını başkalarının evlerini temizleyerek geçirmiş, sonunda kendi evinde çocuk bakıcılığı yapmaya başlamıştı. Hayatları yeni yeni düzene giriyor gibiydi.

Adam, evin issiz odalarinda dolasiyordu; sofada yarı baygın inleyen eşinin yanına gitti. Kadının sayıklamaları polislerin de içini yakıyordu. Konu komşu, ev dolmuştu. Meraklı gözlerle karı kocayı  süzüyorlardı. Adam, eşini polislere bırakıp, oğlunu görmek istediğini söyledi. Onu görmeliydi. Görünce  inanabilirdi ancak! Daha bu sabah kahvalti etmesini  göz ucuyla süzdüğü, içinden ne çabuk da büyüyor diye geçirdiği canparesini görmeliydi.

Abadi, evin tek çocuğuydu. Dil yetersizligi, hakli olduğu halde kendini savunaması, çekingenligi, içe kapanıklığı ailesini hep düşündürüyordu. Okuldan ve mahalleden, pek arkadaşı da yoktu. Zamanının çoğunu odasında geçiriyordu. Haftada bir kütüphaneye ve İranca öğrenmek için dil okuluna gitmekten başka bir meşguliyeti de yoktu, odasında bilgisayar oyunları başında  geçen günler  geceler.


Akşam karanlığıyla, adam polislerle eve geri döndü. Görmüştü can yongasını, hala ıslaktı saçları, hani küçükken banyodan yeni çıkınca misler gibi kokardı ya... Epey de uzamıştı saçları, berbere götürecekti bu haftasonu. Yeşil gözlerini son kez doya doya seyretti oğlunun adam, dokundu ipeksi ellerine, incecik parmaklarına…

Yas evi iste. Buz gibi. Herkes gitmişti. Uzaktan akrabaları olan yaşlı bir kadın kaldı evde. Gece,  feryadların yerini anne ve babanın birbirine karışan hıçkırıkları aldı. Annenin, yığıldığı koltuktan kalkmaya mecali yoktu. Mutfakta,  yaşlı kadın bedbaht anne baba için bir kaç lokma birşeyler hazırlıyordu.

Babası, üstkattaydı, Abadi’nin odasında.
Arkalarından sürükleyip gurbete getirdikleri bir masumun acısını taşıyacaktı bir ömür boyu artık bu zavallı adamcağız.
Oğlunun daha sabahleyin dokunduğu eşyaları ,elbiseleri özenle okşadı. Dilinden artık tek kelime dökülebiliyordu: Abadi, Abadi, Abadi….Çıkıp gelebilecek gibiydi.

Gözü sehpadaki bir deftere takıldı, Abadi’nin günlüğüydü bu. Annesinin kendisine hediye ettiği mavi bir defter. Oglununun yamru yumru yazılarla duygularını aktardığı günlüğün sayfalarında kayboldu adam.
Ama ne günlük! Meğer oğulları gözlerinin önünde eriyip gitmiş de haberleri bile olmamış.

Adam, günlüğünün son sayfasına gelince , yazının daha dün sabah yazıldığını farketti. Dondu kaldı. Abadi kendisini intihara sürükleyen sebebleri sanki , en son yazdığı sayfada özetliyordu:

“ Annem ve babamı çok seviyorum. Onlar da bu diyarlarda ayakta kalmaya çabalıyorlar. Annemin dinmeyen başağrıları  var, babamsa, iş bulduğu için, bu aralar pek mutlu. Bu yaz, sekiz yil sonra ilk defa İran’a gideceğiz diyor. Dün sabah kahvaltıda babama öaktırmadan şöyle bir süzdüm, onu uzun süredir ilk kez böylesine  mutlu görmüştüm.
Ama,  biricik oğullarının sorunlarından, neler çektiğinden hiç de haberleri yok. Okul, benim için artık bir cehennem. Ne homoseksüelliğim kaldı, ne teroristliğim! Kaç tane takma ismim var , ben bile bilmiyorum.
İngilizce konuşmamla alay ettiler, babamın annemin İngilizceleriyle, işleriyle, yediğimle içtiğimle, giydiğimle, her şeyimle , her şeyimle…
Artık, öğretmenlerime de şikayet etmek gelmiyor içimden; zaten sadece dinliyorlar. Diğer çocuklar şikayet edince, hemen eve not yazıyorlar, ben şikayet etsem dinleyen yok. Babama okul değiştirmesi için de soramıyorum; çünkü bu  dördüncü okulum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Çaresizim. Neyse şimdi çıkayım, servis gelmek üzeredir. Zaten bu servis de,  bir başka bela..Keşke hiç okul olmasa....”

Zavallı adam, bu son sayfalarla yıkıldı. Çocukları gözlerinin önünde eriyip gitmişti.

Aşağıdan ise zavallı kadının inlemeleri sürüyordu:

“ Ah Abadim, gözümün nuru. Ben Kanada’ya senin için geldim, senin geleceğin  için. Sen nerdesin oğlum. Gelsene hadi eve. Çal şu zili.Bizi bırakıp nerelere gittin oğlum!

Baba ,odadan çıktı, ev bomboştu, merdivenlerden  inerken, ayağı kaydı, düştü.
Ne olduğunu bile anlamadan kalktı, sendeledi, saşkındı; eşinin yanına sokuldu. Yutkundu, söyleyecek hiç bir şeyi yoktu.
Eşinin kulağına : “ Canım, canım, Ya Sabır. Ya Sabır” diyebildi.