Wednesday, September 10, 2014

LAHMACUNCU AMCADAN PİZZACILARA


Fethullah Gülen Hocaefendi eski vaaz ve sohbetlerinde İzmirli bir lahmacuncudan söz eder.
Üç tekerlekli el arabasıyla İzmir sokaklarında lahmacun satan bir zat, Fethi amca.
Kazandığının çoğunu getirir Hizmet'e verir. Hizmet, onun için eğitim yoluyla bir milletin dirilişini gerçekleştirmektir.
Yıllarca biriktirip de satın aldığı evinin anahtarlarını Hizmet'e teslim eder, o mekanı öğrenci evi yapar. İşportacı olduğuna bakmaz, bu işi eğitimliler, devlet yetkilileri ve zenginler yapsın diye beklemez. Bir mesuliyet şuuruyla böyle bir ihtiyacı hisseder ve büyük bir azimle elinden geleni yapar Fethi amca.

Bu gayretli, fedakar ve samimi insan kendi üstüne başına giyecek bir şey almadan elindekini avucundaki fakir talebeye sarf eder. Evet, lahmacun satarak öğrenci yurdu yaptırmış bir zattan söz ediyorum. Yurdu açmakla da kalmayıp, yurdun eksiğini gediğini karşılamak için daha fazla çalışan bir gönül ehlinden.
Şimdi Madagaskar'dan Brezilya'ya o yurttan yetişen öğrenciler var. Bu bir destan. Bir Hey Gidi Günler.

Hizmet'te böyle vaka çok. Bütün bu gerçek olaylar dilden dile dolaşarak, sonrakilere rol model oluyor, insan yetiştiriyor.
Lahmacuncu Fethi amca, sadece yaptırdığı yurduyla değil, asıl bu fevkalbeşer gayret ve azmiyle, hikayesiyle yad-ı cemil oluyor, zamanla da kendisi bizzat bir ekol haline geliyor. İleride menkıbe olarak anlatılır.

Aynen öyle de...
Amerika'da, Kanada'da, Avustralya'da...gece gündüz çalışan ve geri kalan vakitlerinde de hizmete koşan İzmirli, Malatyalı, Antepli, Samsunlu...fedakarlar var. Her biri bir Hacı Kemal Erimez, Mehmet Özyurt, Fethi Amcanın maddi ve manevi fedakarlık hikayeleriyle büyümüş fedakarlığı fıtratlarının özü haline getirmiş insanlar...
Taş kıran, inşaatlarda çalışan, taksi şöfürlüğü yapan, arabasıyla pizza dağıtan, temizlik işçiliği yapan yüzlerce, binlerce insan.

Bu insanlar üniversite mezunu olmalarına bakmadan, gurbet illerde eğitimlerine uygun iş bulamadıklarına takılıp kalmadan, hayata küsmüyorlar, ellerine manivelalarını alıp, süpürgelerini alıp işe gidiyorlar. İlle de masa başı iş olsun, ismimin başında ve sonunda şöyle sıfat olsun basitliklerine takılıp kalmadan..
Hem evlerine helalinden rızık getiriyor hem de bulundukları mekanlarda Hizmet işlerine zamanlarını ve kazançlarını isar ediyorlar. Ben bunları görüyorum. Görmemek, tam anlayamasam da bu fedakar insanları takdir etmemek insafsızlık olmaz mı!
Bütün kara algı operasyonlarına rağmen, Anadolunun bu has çocuklarını, yiğit evlatlarını görmemek, onların alın terini, göz yaşını görmemek ne büyük bir vebal ve vefasızlık!

Oralarda açılan kültür dernekleri, kurumlar işte bu fedakarların ortaya koydukları üç beş kuruşlarla oluyor. Devletlerin milyonlarca dolarlar harcayarak kotaramadığı hizmetler...

Bayanların, ablaların, kardeşlerin hamaratlığı, gayreti anlatmakla bitmeyecek bir başka destan. Kimsenin bir eli yağda bir eli balda değil. Kimse balla kaymakla beslenmiyor.
Herkes Kabe yolunda bir karınca olabilme sevdasında, telaşında. Bütün siyasi hamaset ve husümetlerin fevkınde, dertleri sadece bir mahzun gönle daha ulaşabilmek! Eksik gedik yok mu! Çok. Ama bütün eksiğe gediğe rağmen, şuna buna takılmadan işlerini yapmaya çalışıyorlar.
Bütün çilesizlere, eyyamcılara, çığırtkanlara, ekranlarda ve gazetelerde ahkam kesen tufeylilere rağmen.

Mukayese olması bakımından farklı bir örnek vereyim:

Hiç unutmam, uzun yıllar önce sevdiğim bir dostum, Ottawa'da bir işadamı ziyaretine  beni de davet etmişti. Ziyaret edeceğimiz yer, Kanada'da bulunan en zenginlerden birinin kocaman fabrikası.
Kendisi de bir Türk olan ve uzun yıllardır Kanada'da yaşayan patron, yanında çok sayıda işçi çalıştıran bir milyonerdi.
Hoş beşten sonra arkadaşım, Ottawa'daki bütün Türkleri ilgilendiren bir projeyi heyecanla anlatmaya başladı muhatabına.
En sonunda da, böyle bir proje için herhangi bir yardımda bulunup bulunamayacağını sordu milyoner patrona.
Beyefendi sakince, geçen yıl bir başka derneğe 150 ( yüzelli) dolarlık bir bağışta bulunduğunu söyledi hemen ve sonra da bu derneğin kendisine hala bir bağış makbuzu bile vermediğini, dolayısıla bunu da vergiden gösterip de masraftan düşemediğinden şikayet etti.

Arkadaşımla utancımızdan ve şaşkınlığımızdan donup kalmıştık adeta.
Koskoca patronun verdiği bağış ve takılıp kaldığı şey karşısında ebkem kesilmiştik!
Nitekim bu sözlerinden dolayı kendisinden herhangi bir talepte de bulunmamıştı.
Kendisine bir pizza dağıtıcısının bu proje için 5.000 dolar, bir seramik döşeyicisinin de 20.000 dolar verdiğinden falan söz edip onu da utandırmak istememiştik!

Olmayınca olmuyor.
Fedakarlık başka bir şey.
Allah herkesin parasını nasip etmiyor. Bu bahsi geçelim.

Sonra o heyecanlı projeler, kurumlar hep gurbetteki işçilerin üç beş kuruşlarıyla  gerçekleşti. Gerçekleşmeye de devam ediyor. Ottawada bilmem kaç milyon dolarlık muazzam bir Kültür Merkezi açıldı geçen sene. Edmonton'da bir okul daha bu ay. Hep fedakarlıkla, hiç bir şeye, hiç bir yere, hiç bir kimseye takılıp kalmayan bir azim ve gayretle...

O işçiler, memurlar verebileceklerinin en fazlasını vererek açıyor o kuurmları. Oralardan da herkesin evlad u eyali istifade ediyor. Binlerce Kanadalı Türk bayrağının dalgalandığı o kurumlara girip çıkıyor, kültürümüzü, değerlerimizi, dinimizi öğreniyor, bir kahve içiyor, hoş sohbete iştirak ediyor. O kurumlar Kanada'da barışa ve huzura hizmet ediyor.

Şimdi alma ağacı altında doğduklarından sadece almaya alışmış bazı insanlardan anlattıklarımı anlamalarını beklemem. Ekranlarda ahkam keserek, gazetelerde kompozisyonlar karalayarak cebini dolduranlardan, kitabına uydurulmuş ihalelerle haksız kazanç elde eden mücahit müteahhitlerden bu anlattıklarımı anlamalarını beklemem.

Derdim, bir kısmına benim de şahit olduğum bu fedakarlık tablolarını dile getirilmek, kayda geçirmek...Bakın bu menfeat dünyasında, böyle insanlar da var diyebilmek.

Bir sistemin, felsefenin, davanın binlerce, milyonlarca muhteris ve menfeatkar ihaleci müntesibi olacağına bir tane lahmacuncu Fethisi, pizzacı Ekremi olsun yeter.