Thursday, June 12, 2014

Ezansız Ülkeler…



Ezansız Ülkeler…

                

Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî,
Kâfi değil sadâna cihân-ı Muhammedî.
                                                               Yahya Kemal


Ezan, şadırvan, serviler…
Çocukluğumun cennetasa günlerinden  havalanan üç beyaz güvercin…Köyün imamı Eyüb hocamızın billur sesiyle aydınlanan kış sabahları ve yine yaz gecelerini kah hüzünlendiren kah inşiraha gark eden, sonra  geceye Rahmaniyet boyası çalan, bütün Biga ovasını yunup yıkayan yatsı ezanları…Dağdaki kurdun kuşun, ovadaki çobanın rikkat kesidiği yatsı ezanları...
Sonrasında, çocukluğumun İstanbul’u… Muhrik ve davudi nağmeleriyle, hoş edalı, latif sedalı müezzinlerin çınlattığı payitaht semaları…Gecesinde ışıl ışıl minarelerin, gündüzünde serin serin asır-dide servilerin, cami avlularındaki mütelaşi güvercinlerin, Haliç’inde çarpana çalan bi-karar sandalların…cümle mahlukatın, hep birden kulak kesildiği ruhani bir musikiydi İstanbul’da ezan… Ruh-ı revan-ı Muhammedi şehbal açarken, gökler yüzlerce minareden nura gark olurdu dembedem. Ah bir de yolunuz Selatin camilerinin sath-ı sailine düşerse, o ruhları yakıp kavuran ezan musikisi...

Bugün gurbet illerde, bir müslümanlık sabahında uyanıyorsam eğer, ve “anne millet”e vefa hisleriyle dolup taşıyorsam her daim,  gökkubbemde çağıldayıp  duran işte bu ses ve renk cümbüşünün hayalhanemde kalan tortusunun payı büyüktür!

Yahya Kemal, Ezansız Semtler yazısında,  "Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir Sabah Namazında anne millete dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!" der. “Kendi Gökkubbemiz” şairi, zamane İstanbul’unun yeni semtlerinde cami ve minare olmadığından, dolayısıyla da bu semtlerin Türk müslümanlığının maneviyatından mahrum olduklarından yakınır; bu modern semtlerde doğup büyüyen  çocukların milli ve manevi değerlerden nasipsizce büyüdüklerini haykırır acı acı o Tek Parti döneminin hüşunetli yıllarında...

Nicedir gurbetteyim.. Gurbet illerde, ezan sesinden mahrum yaşıyorum!  
Günler, haftalar, aylar değil, yıllarca ezandan, onun diriltici nağmelerinden mahrum kaldım...

Telefonlardan, bilgisayarlardan dinlediğimiz mihaniki seslerle yetinmek zorundayız! Şükür ki, bizler Anavatandaki ezan sesleriyle büyüdük. İçimizde hiç olmazsa bir  “zevk-i tahattur” var.
Ya gurbet ellerde doğup büyüyen çocuklarımız! Amerika’da, Kanada’da, Avrupa’da, Avustralya’da doğup büyüyen genç nesiller! 

Bu gece bir Berat kandili daha idrak ettik gurbet illerde. Camiide anne ve babaları ibadet ile meşgulken, kendileri cami avlusunda koşuşturup duran, İngilizce konuşan, birbirleriyle oynaşan, gülüşen, hoşça vakit geçiren çocuklarımız...bilinçaltlarına şu anda hangi ruh ve mana tohumlarının serpildiğinden çok da emin olamadığımız çocuklarımız...Onları istikbalde ne ayakta tutacak!

İşte ezan bu değerlerden biri...Ezanın ihtar edici, terbiyevi, davetkar, dinlendirici, düşündürücü, huzur verici neşve  ve manasından mahrum nesilleri, çocuklarımızı düşündüm...Beş vakit ezanın sırılsıklam maneviyetini  duyamayan  bizim çocuklarımızı. Onlar Anayurda, tatile gittiklerinde duyabiliyorlar minare minare yükselen ezanları. Ama gurbette gündelik hayatın hayhuyunda zamanla ezansızlık kanıksanıyor; ezansız geçen yıllarda neler kaybedildiği de hissedilmez oluyor. Bilinçaltlarındaki bu lahuti sedanın yokluğu, ruhlarında da telafisi kabil olmayan boşluklar bırakıyor onların. Aynı yetişkinlerde, bizlerde olduğu gibi... Mazimizden devşireceğimiz ve yeni bir kimlik inşa edebileceğimiz ruh ve mana köklerimizin en somut ve müessir taşıyıcılarından olan ezan, gurbette yaşayan çocuklarımızın zihinsel, duygusal ve sosyal sıhhati için elzemdir. Gurbet ellerde Ezanın minarelerden beş vakit okunması gerektiği değil söz ettiğim. Ezanın eksikliğine dikkat çekmektir. Zamanla da bu eksikliği kanıksamamızdır.

Dostlar, farkındayız ya da değiliz ama gurbet illeri garip kılan ezansızlıktır. Muhiti munisleştiren ezan, hangi inanmış ruhu sarıp sarmalamaz, hangi derbeder ve mürde kalbi tutup elinden kaldırmaz ve hangi müminin ruhunu sarsmaz ki! Ezan değil midir toplayan insanları bir araya, omuz omuza verdiren, aynı maksada tevcih eden, Hz. İnsan’ı  ümmet kılan...
Ezansız Ülkeler’de hayat betonarmeler arasında, kah kilise çanları eşliğinde, kah trafik uğultularıyla kendi dağdağası içinde geçip gidiyor.
Arasıra kulaklarımızı aşina bir ses okşar da, irkilir kalırız acaba ezan mıydı diye. Heyhat ki, bu bir hayal-i muhaldir, bir seraptır!

Üsküplü Yahya Kemal, uzun yıllar kaldığı Paris’ten en sonunda eve geri dönebildi. Bir inhiraf dönemi yazar ve şairiydi o; ancak “hane-i saadetine dönen bir adamdı”. Belki de ciğerlerinde  “Rakofca kırlarının hür havası”, kulaklarında da Üsküb’ü sokak sokak, mahle mahle  istiap eden o ezan nağmeleri vardı. 

Peki, acaba Ezansız Ülkeler’de imrar-ı hayat eyleyen bizim çocuğumuz  “kökler”ine  sadık kalacak mı, yuvaya dönebilecek mi? Bir kutlu seherde, sabah ezanıyla uyanacak mı?