Wednesday, June 11, 2014

HÜR TEFEKKÜR KAL'ASININ MUHKEM VE MÜVAHHİD BİR MÜDAFİİ: ALİ BULAÇ

Ali Bulaç şahsen tanıdığım biri değil. Kendisini ilk kez  2008 Abant Toplantısı'nda gördüm, üç gün boyunca aynı ortamları paylaştık.

Hem Mehtap TV'deki olgun, bilge, müvazeneli ve kalender Ali Bey'den, hem de Abant'taki akşam sohbetlerinde kendisiyle son derece barışık, mütevazi, alttan alan, nüktedan ve mahallenin ortam yapıcı, ara bulucu karizmatik Ali abisinden etkilendiğimi söylemeliyim.

Hemen belirtmek elzemdir ki, bu satırlar asla bir Ali Bulaç güzellemesi değildir; yegane maksad kendisinin son zamanlarda Zaman Gazetesi'nde yazdığı arşivlik yazılarından kimi paragraf ve cümlelerin, önemine binaen, altını tekrar çizmek ve onları bir kez daha okurun nazarlarına sunmaktır. Sözkonusu yazılar, Zaman'ın arşivinde mahfuz, ancak ben bu iktibaslarla kendi arşivime de onları kaydetmek istedim bir nevi bir hiss-i tesahüp ile...Özellikle de kendisinin 12 Haziran günü ( bugün) yazdığı Acziyet adlı yazı,  bu satırları yazmamda önemli bir saik oldu.

Kendisini, düşüncelerini, diyebilirim ki, Fethullah Gülen ile araştırmalar yaptığım sırada, konuyla ilgili olarak yazdığı Din-Kent ve Cemaat kitabı vesile ile daha yakından tanıdım. Akademik yazılarımda da bu kitaptan çok yararlandım.

Neden sonra,  Ali Bey, 2014'lerde kitabın tam ortasından yazılarıyla ve yerli yerince  çıkışlarıyla, her biri tarihi öneme ve kıymete sahip gazete yazılarıyla emsallerine mukayeseten bir kaç adım öne çıktı. Şimdilerde, her biri birbirinin kopyası mahiyetinde ihmal-i fikreden ( zinhar, i'mal-i fikr değil) yazar güruhundan bariz farklarla temayüz etti; Bu Ülke'de  ezbere konuşan değil, "söylem belirleyen" sayılı kişilerden biri hale geldi.

Beş on sene sonra bu günlere bakacak olanlar, hakikat-bin ve hak-perest bir ses duymak  istediklerinde Bulaç'ın yazıları kendileri için en güçlü referanslardan olacak.

Ali Bey'in en büyük talihi, kendisini hasbelkader de olsa, Türk Akademyasının felç edici vasatından beri kılabilmesidir. Akademik takıntı, kasıntı ve kaşıntılarla malül, her Allahın günü bir inci yumurtlayan akademisyen/uzman/yazar/düşünür/siyasetçi/gourme/gezgin/televizyoncu/modacı...gibi cümle evsafı zatında toplayabilmeyi becerebilmiş ne idüğü müphem nice amelimandadan biri olmamasıdır.

Mütevazidir, okur, düşünür, yazar; görünme ve gösterme sevdasına müptela değildir zamane köşecileri gibi...Pek çoğunun şiarı haline gelmiş  -mış gibi davranmaz. Akif'çe söylersek, sözü odun gibi de olsa bazen, hep hakikati terennüm eder.

Nitekim, şu son derece müsait zaman ve zeminde muktedirlerin zatına yaptığı taltiflerine iltifat etmedi, istikbalde ortaya çıkması muhmetel kimi muhayyel bağlamlara bel bağlamadı, kerameti kendinden menkul kimi devletlü zevatın ikram ettiği makam ve mansıba temenna etmedi! Kim olursa olsun, böyle yürekli bir adam takdir edilmez mi!

Ali Bey, bu dönemde çok sayıda "çekirdek fikir" tanımına muvafik düşünceler serdetti. Ki bunların çoğu şimdilik tarafgirlk saikasıyla tam anlaşılamıyor.  Din- İktidar münasebetlerini geniş müktebesatıyla çok güzel değerlendiren yazılarının her birinin ayrıca açımlanması, açıklanması gerekiyor. Ali Bey, çok önemli ve Türk düşünce hayatında da netameli yerlere dokunup geçti. Kendisine katılmadığım; düşüncelerini eleştirdiğim çok yön var. 
Beni  Ali Bey'in düşünceleriyle birlikte, en az onlar kadar duruş'u, zor zamanda konuşması etkiledi. Çünkü   tecrübeyle sabittir ki Bu Ülke'de muktedirlere eğilmeden müstakil bir aydın olmak, entelektüel olmak hem makbul değildir hem de adeta mümkün değildir. 

Ali Bulaç gibi "muvahhid" ve muhlis inananlar, vicdan ehli ehl-i kalemler , eğilip bükülmeden, buruşup büzülmeden düşüncesini ifade ve ifaza eden  mütefekkirler, bir ülke ve bir dava için en büyük kazançtır. Bu isimler, tek başına bir ekoldür.

Tekraren bir hatırlatma yapmak için, Ali Bey'in 2014 yazılarından kimi alıntılar yaptım aşağıda. Kısa zamanda da,  aşağıdaki iktibaslara yenilerini ekleyerek, eserlerinden yola çıkarak kendice Ali Bulaç'ın bir entellektüel portresini çizmeye çalışacağım. İnanıyorum ki, Bulaç, her biri bir öncekini aşan yazılarıyla, ileride önemi artacak ve kıymeti daha iyi anlaşılacak mütefekkirlerden.
Sizi son yazılarından derlediğim, altını çizerek okuduğum Ali Bulaç iktibaslarıyla başbaşa bırakıyorum:



Bütün eleştirilerim haklı çıktı, onların politikaları çöktü. Hamdolsun ben hep mazlumların, esmerlerin yanındayım, bugün de doğru yerdeyim; mazlum ve mağdurların safındayım. Elhamdülillah!  

Uzun zamandır şu önerme Müslümanların yol haritası olmuştur: 1) Müslüman güçlü olmalıdır: “İnanıyorsanız en üstün sizsiniz!” (3/Al-i İmran, 139.) 2) Güçlü olmak, maddi güç toplamak, zenginleşmektir. Oysa ayet gücü maddi kaynaklarda değil “iman”da gösterir. 3) Maddi gücü ve zenginleşmeyi “iktisadi büyüme” sağlar. 4) “Büyüme” için talep yaratmak, talep yaratmak için de tüketimi tahrik etmek lazım. 5) Tüketimin tahrik edilmesi ancak “daha çok iştiha ve şehvet, daha yüksek düzeyde haz ve hıza sahip olmayı” gerektirir.

Yarın öbür gün bizde devletin sert çekirdeği, darbe davalarından tahliye edileceklerin de sağlayacağı sinerjiyle cemaatlerin tümünü hedef tahtasına yerleştirecektir…

Türkiye’de 150 yılın zorlu mücadelesi sonucunda olunan iktidar basiretsizlik, bilgisizlik, bilinç yoksunluğu, hırs, tahammülsüzlük ve her şeyi temellük etme tutkusu yüzünden bir kâbusa döndü. Bunda hepimizin kusuru ve suçu var. Kaç ay önce yazmıştım, bu sarı inek, beyaz inek, siyah inek hikâyesidir. Hizmet’ten sonra sıra diğerlerine geliyor, bütün cemaatler hedefte. Oturup yeniden düşünelim: Sorunlarımızı çözemiyoruz, kutuplaşıp çatışıyoruz. Acziyet içindeyiz.

Modern İslamcılık’ın “radikal kolları”, her konuda olduğu gibi siyaset konusunda da yeterli donanıma sahip olduklarını iddia edip başka tecrübelere, özellikle Batılı siyaset teorilerine ihtiyaçları olmadığını savunur. “Kurtuluşun İslam’da” nasıl olduğunu somut olarak göstermezler, iddiaları slogan ve retorikten ibaret kalır.

Kaçışı olmayan tarihsel bir durumun ortasındayız: Üç alanda yüzleşmeyi göze almalıyız: a) Toplumsal bilince, kolektif hafızaya sinmiş bulunan dini anlayış ve zihniyetle; b) Diğerlerinden apaçık üstünlüğü olmasına rağmen Dört Halife dönemi ve mezheplerin siyasi görüşlerinin dahil olduğu tarihsel tecrübemizle; c) Modern tarihin ürünü olan çağdaş İslami akımların öğretileriyle ve pratikleriyle.

Iktidarı moderniteden iktibas eden İslamcılar, İslam’ın hedeflerini ve adaleti mutlak iktidara endekslediler. Buna göre İslam iktidar ise başka iktidarlar olmaz, zira iktidar parçalanma kabul etmez, diğer din ve inanç sahipleri muktedir İslamcıların kendilerine çizdiği çerçevede kalarak yaşayabilirler. Bu yüzden “İslam içinde çoğulculuk olmaz”, iktidar bir şirket gibi birden fazla ortak kabul etmez, denmektedir.

Modern İslamcı tezin hatası şudur: “Müslü-man’ız, tek meşru toplumsal varlık biziz, diğerlerinin din ve inançları batıl olduğu gibi toplumsal varlıkları da batıldır, meşruiyetleri yoktur. Olmadığı için iktidarı sadece biz kullanırız, onlar teb’amız olur, tarihteki gibi “zımmetimiz”de  yaşayabilirler ancak”. İslamiyet’in diğer siyasi doktrinlere olan üstünlüğünü kaldıran fikir tam da budur. Bu zihin, bu sayede kaynağı İslami olmayan modern iktidarı kolayca benimseyebilmekte, İslami ideallerinden vazgeçebilmektedir.

Bugün İslamî grupların üç alanda faaliyet gösterdiklerini görüyoruz: Siyaset, sosyal ve entelektüel alan. Batılı İslamologlar bunu “Kültürel İslam, sosyal İslam ve siyasal İslam” olarak ifade ederler. Faaliyet alanlarının bu türden ayrışması şüphesiz modern duruma ve zarurete işaret eder. Tabii ki bundan İslam’ın üçe bölündüğü  sonucu çıkmaz. Ancak Müslüman insan asli vazifesi olan dini tebliğ etmek, ilahi hükümlere göre yaşamak ve İslam’ın fikrî, toplumsal ve evrensel ideallerini gerçekleştirmek üzere yola çıkarken bunlardan birini diğerlerinin önüne geçirir. Doğru olanı her üç alandaki faaliyet veya hizmetin mutlak manada lüzumlu olduğu hususudur. Ne fikirsiz ve bilgiden yoksun İslami hizmet olur, ne salt entelektüel, soyut etkinlik toplumun derdine derman olur. Fikrî zemini zayıf, toplumsal ve ahlakî yanı felç bir İslamî siyaset de mümkün değildir. Şu halde her üç alandaki hizmet ve faaliyetler biri diğerini geriden beslemekte, desteklemektedir. Öyle olmalıdır. Bu hayatın gerçeğidir.

Sözümden dönmüş değilim. Kritik döneme girdiği her dönemde Erdoğan’ı ve partisini destekledim. Bugün de ona eleştiriler yönelttiğim halde onun sandıktan başka bir yolla siyasi alandan çekilmesine rıza gösteremem. Fakat bu, AK Parti’nin ucuz yolla kapattığı 150 yıllık İslamcı mirası nasıl kolayca heba ettiğine, İslamî entelektüel stokumuzu nasıl devletin memuru yaptığına, sivil cemaatleri nasıl sivil devlet kuruluşu haline getirdiğine; gelir bölüşümündeki adaletsizliği derinleştirip kendine yakın zümrelere kaynak aktarırken, Müslüman çevreleri nasıl sonradan görme, duyarsız, nobran, tüketici, kolay kazanç peşinde koşan kimselere dönüştürdüğüne; rant adına Anadolu’yu insansızlaştırırken nasıl şehirleri Batılı kentlerin gecekondularına çevirdiğine ses çıkarmayacağım anlamına gelmez.

Başından beri benim süreçle ilgili tespitim şu: Bu ‘içeriden destekli uluslararası bir operasyon’dur. Hizmet asli aktörü değildir, sistemli bir biçimde sürece dahil edildi. Yöneldiği nihai hedef önce Hizmet Hareketi’nden başlamak üzere hükümet ve sonra diğer cemaatlerin eksizleştirilmesidir. AK Parti hükümetinin dış politikada işlediği vahim hatalar, var olan gücü, potansiyel imkânları ve yapabilecekleriyle münasip olmayan söylem ve iddiaları, Suriye ve Mısır’da işlediği ağır hatalar onunla bölgede yol alınmayacağı kanaatinin hasıl olmasına yol açtı. Yeni Osmanlıcılık adı altında Osmanlı’nın hüküm sürdüğü 20 milyon km2 üzerinde kurulmuş bulunan 50 ülkeyi siyasi nüfuzu altına geçirmeye kalkıştı; Yeni Osmanlı projesine göre Araplar üzerinde yeniden hakimiyet kurulacak, İran bölgede durdurulacak ve Kürtler, Yeni Osmanlı çiftliğinin kâhyası olarak kullanılacaktı.

 İslam’ın siyasetle sorunu ihsan, adalet, ev, ahlak sorunudur. Dini tümüyle dışarı çıkaran laik  siyaset, sadece siyasetçiyi salt başarıya endekslemekle ve siyaseti özerkleştirmekle kalmıyor, toplumsal bir varlık olan dindar insanın en temel hassasiyetlerini de kaale almıyor. Laik siyasetin dindara dediği şudur: “Neye inanıyorsan, git bunu özel hayatında yaşa!”

İslam dünyasındakileri dahil olmak üzere siyasetçilerin neredeyse tamamı ahlaki normlardan, özellikle dinin muamelat ve ukubatla ilgili hükümlerinden hoşlanamaz hale geldiler. “Dindarları”, sembolleri, ibadetleri ve dinen temelsiz ritüelleri abartılı bir biçimde öne çıkarırlarken, diğer laik veya seküler siyasetçiler gibi yönetiyor, kaynakları adaletsizce kullanıyor, yeri gelince despotlaşabiliyorlar. İhsan, adalet ve ortak yararın ne olduğu konusunda bize güvenilir bilgi veren üst referanslara müracaat edip siyaseti bu çerçevede yürütme iradesini göstermedikçe, sadece laik yöneticiler değil Müslüman siyasetçiler de halka zulmedecekler, üstelik zulmederlerken dindarane referanslara başvurup kitleleri aldatacaklardır. 

Karşı karşıya kaldığımız durum, meşruiyeti ve toplumsal faydası tartışmalı bir “siyaset yapma tarzı”dır. Her geçen gün kendisi için biraz daha üzüldüğüm Sayın Başbakan, kritik zamanlarda “saldır, cepheleştir ve çatıştır” taktiğini izliyor. Gezi olaylarını suhuletle çözmek varken aksine “savaş sebebi” saydı, seçmenin yarısını uğrunda ölmeye hazır kitle sayıp “Yüzde 50’yi zor zaptediyorum” diye meydan okudu. Allah’tan öbür yüzde 50 “Biz kendimizi zaptedemiyoruz” deyip sokağa dökülmedi. O günden beri bu taktiği takip ediyor. 17 Aralık operasyonunu da suhuletle çözmesi mümkünken krize dönüştürdü, krizden tehlikeli çatışma potansiyeli çıkardı. En son “düşman cephe”ye Hizmet’i de katmayı başardı.

Zulümlerine mani olunmadığında zorba yöneticiler zamanla zulüm ve cinayetlerini, sömürü düzenlerini Allah’ın takdirine ve insanlar için yazılmış kaderlere bağlamaktan çekinmezler. Yezid, iktidarlarına karşı çıkanlara şöyle diyordu: “Boşuna uğraşmayın, bizi isteyen Allah’tır. Birini beğenmediği zaman Allah onu değiştirir.” Babası Muaviye, Sıffin’de şöyle diyordu: “Bizi buraya getiren Allah’tır. Bu sayede bizi Iraklılarla karşı karşıya getirdi; biz Allah’ın takdirine razı olduk. Sizin başınıza geçmek için mücadele ediyorum. Çünkü Allah benim başınıza geçmemi takdir etmiştir.

İyi” olandan yanlış yol ve yöntemlerle “kötülük” üretme tutumlarımız devam ettikçe sorunlarımız bitmez. “Kötü olan”ın etkileri ve yol açtığı sonuçları itibarıyla “zarar verici” olduğunu düşünecek olursak kendisi mahiyeti itibarıyla herhangi bir varlık yapısına karşılık değildir.

Eğer sakinleşemezsek ülke yönetilemez. Sandıkla gelen sandıkla gitmeli. Bu temel kuraldır ama güvenlik krizi her şeyin önüne geçebilir. Kaos demokrasiyi boğabilir. Siyasetin panikatak halini yaşıyoruz. Bir an önce bu siyaset tarzından çıkmamız lazım.

Bizimkiler hangi ideallerle yola çıktıklarını unutanlar, çılgın projelerin sarhoşluğuna kapıldılar. Büyüme histerisine yakalandılar, kentleri rant alanına çevirdiler; ezilenleri hatırlamaz oldular. Sigortasız işçi çalıştıran, sağlıksız iş ortamlarına gencecik kızları, 15 yaşındaki çocukları doluşturan, kaçak işçilerin sömürülmesine ses çıkarmayan, düşük ücretli vasıfsız kol gücünü tercih eden işyerlerinde kaza üstüne kaza oluyor. Alnı secdeden kalkmaz bakanlar –yine bir dostumuz Ömer Dinçer- Zonguldak’ta yerin altından günlerce cesetler çıkarılamazken “Maden ocaklarımız dünyanın en güvenilir yerleridir.” diyordu. 2011 yılında 1.700 işçi kazalarda hayatını kaybederken ölenler neredeyse “üretim zayiatı” diye yazılıyordu. Bu ülkede her 16 bin işyerine bir müfettiş düşüyor, işyerleri doğru dürüst teftiş edilmiyor. Soma’da yüreğimizi yakan maden ocağının incelenmesi için CHP’nin verdiği önerge iktidara zarar verir diye AK Partililer tarafından reddediliyor.

Bugün Türkiye’de yaşamakta olduğumuz “Hükümet-Hizmet gerilimi” elbette geçicidir; nice savaşların, kavgaların, iç çatışmaların yaşandığı topraklarda yaşıyoruz. Aktüel gerilimin –hâlâ gerilim demeyi tercih ediyorum- bırakacağı kalıcı hasar gerilimin kendisinden önemlidir. Şiddet derecesi ve yıkıcı sonuçları farklı olsa da mahiyeti itibarıyla İslam dünyası, Ortadoğu’nun geneli, özellikle Irak, Suriye, Mısır ve Türkiye derin krizin sürdüğü çatışma bölgeleridir.

Başörtüsü, sakal, frapan tesettür, kutsal geceler, İslami dilin kullanımı, kısaca muamelat ve ukubata taalluk etmeyen her türlü dindarane söylem ve fiil, bu çevreleri sanki dinin tamamına sahiplermiş gibi bir duyguya sevk etmektedir. Zaman zaman da dine veya diyanetvari riütellere yönelen saldırılara karşı koyması, muhafazakârı din konusunda daha emin kılmaktadır. Eski İslamcı laiklerin saldırılarına karşı koyarken kendini sekülerleştirmektedir. Dinin diline, sembollerine ve ritüellerine sahip olduğundan piyasa kapitalizminin yasalarının tümünü işletebilir, ölümcül rekabet edebilir. Muhafazakâr siyasetçi, başarı için her yolu mubah sayabilir. Namaz kılan avukat haksız bir davayı savunabilir; sakallı tüccar faiz işlemlerini yürütebilir, taşeron işçisi çalıştırır, emeğini sömürebilir; ihale kapmak için tezvirat yapabilir, gerektiğinde rakibini karalayabilir; değil mi ki para kazanmış, dilediği gibi tüketebilir; onu Türkiye açmıyorsa Maldiv adalarında hiç utanmadan ve Allah’tan korkmadan bir gün tok bir gün aç yatan, 90 yaşında ta Arabistan’dan İstanbul’un fethine gelen Ebû Eyyûb el-Ensari Hazretleri adına açılan tatil köyünde tatil yapabilir. Dava için yolsuzluk, usulsüzlük, yalan, hile, komplo her şey mümkün ve mübah.