Monday, July 14, 2014

İHTİYAÇ DUYULAN BİR İDEALİST: NURETTİN TOPÇU



Nurettin Topçu, benim için çok özel bir isim.

Pe
şinen, bunun hissi bir karabet olduğunu teslim etmeliyim. Fotoğraflarındaki o mahzun duruşunu, eserlerine yansıyan kararlılığını, hayatındaki sadeliği ve işlediği konuların ağırlığına rağmen üslubundaki  şiirselliği seviyorum.

Dahası, maaliftihar, ben bir Vefa Lisesi mezunuyum, hazret de orada muallimlik yapmış, hatta bu lisenin sosyal çevresine mal olmuş. Vefalı'ların medar-ı iftiharlarından biri haline gelmiş. Gençliğim Beyazıt'ta, Süleymaniye’de geçti, Topçu da oraların çocuğu, Çemberlitaş’ta doğmuş, İstanbul Erkek Lisesi'ne gitmiş. Yıllar sonra bile bu mekanları, Vezneciler’i, Gedikpaşa’yı, Beyazıt Çınaraltını, Sahhafları, Divanyolu’nu dolaşırken bu mübarek ruhun hemen köşe başındaki camilerden birine doğru hızlıca yürüdüğünü düşünmüşdür. O mekanlarda ne hatıraları vardı kim bilir!

Topçu'nun fikriyatı, hayatı, müstakil, mücerred ve bir yönüyle de münzevi kişiliği, yine öğrencisi olmakla iftihar ettiğim muhterem Orhan Okay Bey’in de hocası, hatta daha öte, adeta şeyhi olması, derslerinde Okay hocamızdan Topçu ile ilgili dinlediğimiz o tatlı hatıralar da beni Nurettin beye yaklaştırmıştır. Yaklaştıkça, onun bir mekteb, hatta bir dergah olduğunu gördüm. Yukarıda da andığım gibi, o dergahta olgunlaşan en ali ruhlardan biri hocam Orhan Okay’dır.

Topçu hocayı yakından tanıyanlar, onun yazdıklarını yaşayan amil bir alim ve Türkiye meselelerine hakim mütebahhir bir mütefekkir olduğu hususunda hemfikirler. Cumhuriyet Türkiyesinin düşünce hayatında en derin izleri bırakan sayılı mütefekkirlerden olan Topçu aynı zamanda Doğuyu ve Batıyı iyi bilen, özgün bir sentez de ortaya koyabilen bir bilgeydi. Felsefe tahsiline rağmen, kendisini uzmanlık alanıyla sınırlamamış, sosyal bilimlerin bütün sahalarına yakın ilgi göstermiş, bu disiplinlerin de imkanlarını yetkinlikle kullanarak ideal bir toplum nizamı üzerine kafa yormuş bir idealisttir.

Hem ham softa kaba yobazlığa ve sahtekar mürşitlere, hem yanlış Batılılaşmaya, hem resmi milliyeçiliğe, hem de dini siyasi emelleri uğruna istismar edenlere karşı görüşlerini taze ve etkili bir üslupla dile getirmiştir.

Fırat Mollaer'in tabiriyle o “entelektüel tasavvufçu”, Mehmet Kaplan'a göre “çağdaş bir mistik”, Ali Nihat Tarlan'a göre ise “arif bir derviş” tir.

Ali Nihat Tarlan, Nurettin Topçu'yu şöyle tanıtır: 
“Hislerini, kanaatlerini hiç bir zaman saklamaz, bildiğini ve duyduğunu her yerde, her zaman, hatta hiç beklenilmedik ve umulmadık şartlarda kahramanca ortaya atar, savunmaktan çekinmezdi”.

Ferruh Bozbeyli ise, Topçu'nun kalabalıklar içinde yanlız bir insan olduğunu ileri sürer:
“Bana göre Hocam, yalnız bir insandı. İnsanların ve olayların ortasında yalnız. Sevenleri ve sevmeyenleri ortasında yalnızdı. Kendi düşünce ve duyguları içinde tertemiz ve rengarenk gül bahçesinde yaşardı. Arada bir, bizim de elimizden tutar, yanına çekerdi”.

Bir diğer öğrencisi Lütfü Bornavalı Hocayı şöyle tanıtıyor:
“Dış görünüşüunde mütevazi ve kanaatkar bir yaşayışa sahip olan Topçu, kendi iç aleminde başı dik, ruhu isyana hazır, maddi ve manevi her türlü tazyike kafa tutmaya kararlı, inancına ve idealine bütün varlığını adamış, yolunu tayin etmiş insanların kararlılığı içinde, doğru bildiği hedefe fütursuzca yürürdü. Fazilet için, namuskarlık için, şahsiyet için, ideal için, dostluk için, fedakarlık için ve insanlık için bir sembol istenirse, Nurettin Topçunun hayatı en manalı bir abidedir”.

Sıtkı Evren, nezaket timsali Topçu hocayla ilgili şu küçük hatırayi paylaşır:

“Bir gün aramızdan ayrıldıktan biraz sonra geri geldi. “ Elinizi sıkmadan ayrıldım galiba” diyerek oradakilerin ellerini tek tek sıkıp çıktı”.


“Başeğmeyen, vicdanının sesinden başka sesi dinlemeyen” bir hürriyet aşığı olan,  nev-i şahsına mahsus bu sol düşünceli muhafazakar münevverimizin yazı üslubu dikkat çeker. Elhak yazdığını okutan bir kalem ehli.

Mehmet Kaplan'ın deyişiyle “Büyük Türk ahlakçısı” Üstad Nurettin Topçu'yu yeni nesiller, hem duruşu ve yaşantısı hem de fikirleriyle daha iyi tanımalı. Okay’a göre “onu neslimize ve bizden sonrakilere tanıtmak boynumuzun borcu” olmalı…Topçu'nun mirası, bundan sonra düşünce hayatımızda kendini daha güçlü bir biçimde hissettirmeye devam edecektir. O, Türkiye gerçekleri üzerine kafa yoranların yollarının illa ki düşeceği vazgeçilmez bir duraktır. Zira Topcu, “binbir ahlak buhranıyla kıvranan Cumhuriyet devri Türkiyesinin kalbi ve ruhu idi.”

Yazının devamında Nurettin Topçu’nun düşüncelerine yer vermeden önce, Hocamızın aziz ruhuna bir Fatiha hediye ederek, Fuzuli’nin şu beytiyle de kendisini yad ediyorum:

“Ey Fuzuli, daima devran muhaliftir sana
Galiba erbab-i istidadi devran istemez.”


Zulme salâhiyet, uygusuzluğa vazife, nizâmsızlığa hürriyet diyorlar.

Anadolu'nun kurtuluş savaşı, ruh cephesinde henüz yapılmadı.

Eğer bugünkü neslin zaafları varsa, bunlar neslin mürebbilerine aittir.

Bizi dışımızdan tazyik eden kuvvet, her çeşit otoritelerdir.

Gerçek dindarın hareketi ibadet, sözü dua, bakışı rahmet, beraberliği kuvvettir.

Bin nedametle nihayet anladık ki dünyada belki her şeyi bulmak kolay ama kendini bulmak zormuş.

Kendi dışımızda nereye koştuysak gurbette kaldık.


Dâvamız, asrımızda hiç benzeri görülmemiş şekilde çiğnenen kul dâvasıdır.

Siz zafer arıyorsunuz değil mi? Zaferin şartı üçtür:
Her şeyden vazgeçmek!
Sabretmek!
Af ve şükür!

Gerçek zafer, gerçek saadet, sana zulmedenleri, seni affetmeyenleri bile affedebilmektir.

Bir damla kin ile yan yana barınmayan dinin diğer düşmanı kibirdir ve dini kibir, kibirlerin en tehlikeli olanıdır. 

İnanmak; gerçek bilmek,

Biz hem uysallığa, hem de anarşizme karşıyız. 

Bizim hareketimiz mesuliyet hareketidir; davamız hayata uymak değil, hayatımızı hakka uydurmaktır.

Hakkın çiğnendiğine inanılan yerde ne ahlak kalır ne de insanlık. 

Bilgisizliğin üç çeşidi vardır: gerekeni bilmemek, kötüyü bilmek, gereksiz şeyi bilmek.

Kalabalık değer kaynağı değil, tahakküm ve gafletin kaynağıdır.  

Menfaatler, hırslarımızın zehirli yemişleridir. Her biri ayaklarımıza vurulan birer zincirdir. Onlarla Allah’a gidilemez.  

Istırap hakikatin habercisidir. Bir şeyin ıstırabını çekmeyen, onu ne tanır ne de sever.   

Nelerin esiri olduğunu anlayanlar, hürriyetin eşiğinde demektir.  

İnsan ve insanlık yerlerde sürünüyor. Ne tarafa dönseniz zulüm ve riyakârlık, tüketim ve samimiyetsizlik, insan ve can pazarı, kan ve gözyaşı sizi karşılayacak.

Sevmek; gerçek yaşamaktır.! 

Dağlarda dolaşın.
Hırsların işkencesiyle kıvranan hasta mısınız?
Bir ağacın altına sığının.
Yaşamak korkuları sizi adım adım kovalıyorsa akan bir suyun başucuna bağdaş kurun.
Tabiatın yaptığı tedaviyi ne hekim, ne hakîm, ne de hiçbir dost eli yapama

Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister. Bir arada asla barınamazlar. 



İslâm’ın bütün ruhundan sıyrılarak sade kabuk kaidelerden ibaret kaldığı bu diyara kim İslâm diyarı diyebilir? Her biri bir siyaset hareketine bağlanan ruhları çürümüş insanların dolaştığı bu göklerin altında İslâm’ın nuru içten ve dıştan gitgide karartılıyor. Eşsiz sahtekârlık hünerleriyle ticaret ve siyaseti pek mükemmel birleştiren, dergâhı kâh fabrika bacası, kâh ikbal ve siyaset kapısı haline koyan bu hezeyan alayı İslâm dinine bugün en büyük tehlikeyi getirme durumundadır.

Son olaylarda yalnız Müslüman olan zümreyi muhakeme ederek suçlandırmamız, İslâm’ın açtığı bu tek hakikat çığırını onların çiğnemiş olmalarındandır. Müslümanların karşısında bulunanların şaşkın ve sapık olduklarını biliyoruz. Müslümanların görevi onları ezmek değil, kurtarmak olacaktı. Görüyoruz ki, onlar henüz kendilerini kurtarmamışlardır ve İslâm adına saldırıları ile hakikat yolunu tıkamaktadırlar. Son olaylar, âlemşümul ve ebedî ruh kuvveti olan İslâm dâvasını bu topraklarda tam bir iflas noktasına götürecek kadar korkunçtur. İslâm’a bu en büyük fenalığı yaptığı halde kendinin Müslüman olduğunu söyleyen cepheye dönerek diyoruz ki: ‘Müslümanlık bu değildir. Siz bu hareketinizle en şaşkın sapıkların safında yer almış bulunuyorsunuz. Her şeyden evvel İslâm’ı bulunuz ve önce Allah’tan, sonra da kendilerine zulmettiğiniz kardeşlerinizden afdileyiniz. Önce Allah’a sonra da onlara hizmet ediniz ve İslâm’ı öğreniniz. Öldürmeyi her kaba ve hoyrat canlı biliyor’. Müslümanlığa karşı olanlara da şöyle diyeceğiz: ‘Karşınızdakiler Müslüman değildirler. Müslümanlığı, onlarınkinin tam aksi davranışlarda arayınız. Onları affedin ve hepinize birlikte affı ve kurtuluşu getirecek olan İslâm içinde birleşiniz’. Biz, onların hepsini ve bütün ruhları birlikte, aşk ve iman yoluyla zafere ulaştıracak cihada hazırlanıyoruz.

Hakikatta o, insan ilmidir. Âlemden sıyrılarak kendi ruhuna çevrilen insanın içsel hayat denemesi ve Allah yolundaki atletizmidir. Tasavvuf insan hakikatlarının kapısıdır. Kur’ân-ı anlayan ve gerçek imanın yolu olarak onu bizzat yaşayanlar mutasavvıflardır. İslâm’ın uyanış çağı, bilhassa makinanın insan ruhunu boğduğu asrımızda, eşyadan ve maddeden ruha yâni insana dönüşün sırrını sunacak olan tasavvufun ahlâk dünyamızda zaferi ile açılacaktır. Bugün İslâm cemaatında yalnız cemaat halinde olmanın gücü ve sönük neşvesi kalmıştır. Bu gücü istismar edenler hayâsızlığı tam bir seferberlik bayrağı halinde yükselterek, doymadan hırs ve menfaatlarını aşırı bir iştiha ile tatmine çalışıyorlar. Zamanımız, İslâmı habîs yüzlerine maske yapan ve hırslarını tanrılaştıran zenginlerin, haksız ve zâlim saadetlerini devam ettirmek için, bir yandan İslâm maskesini kullanırlarken öbür taraftan masona da, zâlime de, şerîre ve müraîye de el uzattıkları devirdir. Bu devri kapatmakla başlayacak olan İslâm’ın  uyanış çağı peygamberler devrinin ahlâk ve imanıyla dünya ilim ve felsefesinin ulaşabildiği zirvelerde tasavvufun bayrağı altından ilân edilecektir 

Dış düşmanların yanısıra, içteki sahtekâr kaideciler ruhunu zehirletmek suretiyle İslâmı içinden yıktılar. Bunlar tasavvuf ehlinin karşısına dikilen bir türlü kana doymayan, saltanat arabalarında sırmalı esvaplara bürünmüş teylasanlı saray soytarıları idi. Ulema denilen bu karakablı kitap taşıyan dalkavuklar gurubuna dayanan halifeler İmam Azam ile Hallac-ı Mansur’un insafsız katilleri oldular

İslâm’ın gerçek ruhunu yaşatan mutasavvıfların karşısına her devirde, cennet ticaretiyle geçinen kaideci ruhsuzlar dikildi. İslâm’ın bin yıllık tarihi tarikat-şeriat mücadelesiyle geçti

“Izdırap”, hayatımızda en umumî hâdisedir, insan kendinde iradenin varlığını hissettiği anda, bilinmez bir varlığın ızdırabını da hissediyor gibidir. Denebilir ki, istemek ızdırap çekmektir. Kainatta ilk olan kuvvet, insanda ızdırap halinde gözüküyor. Bizde bir ruhun varlığını tanıtan şuur. ızdırabın halesi ile kuşatılmış bulunuyor. Önce ızdırap çektiğimizi hissediyor, sonra düşünüyoruz ve düşünceye dışımızda bir konu arıyoruz, bizi oyalasın ve içteki mutlak acıyı unuttursun diye. Eşyaya bağlanınca bir an için ızdırabımızı unutuyoruz. Bu bağlılık hazlarla bezendiği nisbette acıdan uzaklaşıyoruz. Büsbütün kendi dışımıza çıktığımız zaman“mesuduz!” diyoruz. Ancak bu bir anlık kendimizden kurtuluş, gerçek kurtuluş olmuyor. Eğer o sürekli olursa insanlığımızdan çıkıp basamak basamak, hayvanın hatta bitkinin hayatına yaklaşıyoruz. Günün birinde bu bölgede yaşanan bir başarısızlık bizi derhal kendimize iade ediyor ve şifa bulmaz ızdırabın kucağına fırlatıyor. Neticede kendimizden kaçma bizi kurtaramıyor. İcabediyor ki, kendimizden çıkıp mutlakın kucağına sığınalım. Hâlbuki o mutlak kendimizde, kendi içimizdedir. Kurtuluş, eşyadan gelip de bizi oyalayan bir oyuncak halinde servetten, devletten, ikbâlden, ilimden, zevkten ve bol yaşamak iradesinden doğunca gerçek ve doyurucu olmuyor. Aynı zamanda akıbetsiz olan böyle oyuncakla oyalanma hazları, duyuları bir zaman için oyalayabiliyor. Sadece birer maskeden ibaret olan bu doyumların arkasında hepsinin ve hayatın gayesizliği pusu kurmuştur. Yokluğun içimizdeki dehşetini bir türlü ortadan kaldıramayan bu doyumlar, insanı mütemadiyen bölüyor ve küçültüyorlar. Kalb daralıyor, yaratıcılığın kaynakları kuruyor ve insan bunların en kuvvetlisini yaşadıktan sonra batan bir geminin enkazına yapışarak, bir parçayı elinden kaçırınca öbürüne yapışan, denizlerde çırpınan zavallının haline geliyor. Izdırap,” ruhu bu sefaletinden kurtarıcı eldir. İnsan dünyada birçok şeyleri istiyor, Lâkin, bütün bu istediklerinin birleşerek gösterdikleri ortak gayeyi aradığı zaman boşlukta kalıyor. Onu gerçek gayesine götürecek dostu bulmak için mutlaka bir ızdırabı seçmesi gerekiyor.

Izdırap, insanda kalbin varlığına ilk alâmettir ve onun dost gibi karşılanması kalbin şaheseridir. Her şeyi kaybetmeden büyük kazancı arayan kalb, böylelikle büyük muradına ermiş oluyor. Zira “sevilen kaybedildiği zaman ruh göklere yükselir”. Izdırabın bizdeki bütün yabancıları fedaya kabiliyetli kudreti, insanı insanların üstüne yükseltiyor. Her çeşit fedakârlık onca bağışlayıcı bir gülümseyişten fazla birşey değildir. Hem de bu en büyük cesarettir. Denizlerin ortasında kaldığı halde, altındaki tekneyi ve kürekleri de kime olursa olsun hemen bağışlamakta tereddüt etmeyen insanın fedakârlığı, gerçekte aklın kabul etmeyeceği bir cesarettir. Lâkin o, ızdırabın en ufak sadakasıdır. Izdırap kendi sahibinin sevgilisidir. Onun uğrunda sebebini bilmese bile. Her şeyi feda etmemek elinde değildir. Izdırap, insanın en çok sevdiği varlıktır. İnsan, ızdırapla sevdiklerinin hepsinden ziyade, ıztırabı seviyor. Ondan koparak ayrıldığımız zaman varlığımızdan bir parçanın koptuğunu duyuyoruz. Öyle ki, onun yerini başka hiçbir şey dolduramıyor.

Ruhun kuvvet kazanmasında onu yetiştirici olan üstad, ızdıraptır. Çekilen acılar ağırlaştıkça. çile dayanılmaz hâle geldikçe, ruh kuvvetini yaşatan kılıç keskinleşir. Izttrab. ruhun hocası, hem de biley taşıdır. Dövülmeden keskinleşen kılıç tasavvur edilmediği gibi, ıstırabsız olgunlaşan ruhu düşünmek de öylesine saçmadır. Varlıklı büyüyen zengin çocuğunda kuvvetli ruh aranmayacağı gibi, bütün tatminlerle, murada ermişliklerle Hakka eren insan da düşünülmez. Beden zenginleştikçe ruh yoksullaşır. Büyük ruhların hiçbiri dünyadaki saadetleri ile övünmediler. Hepsinin ruhunun derinliğinde şu terennüm duyuluyor!


Asıl ahlâk kahramanı, olanlar peygamberler ve velilerdir. Bir de bunları takip etmesini bilen ahlâk âşıkları, ahlâklılığın iradesine sahiptirler. Onlar, ölmesini bilen insanlardır. Bu büyük ferdlerin ahlâk iradesi, cemiyette her zaman halkın ahlâkı istemeyen, hem de çok kere ahlâk kıyafetine bürünerek ahlâkı çiğneyen istek ve iradesiyle çarpışır. Büyük ruhlar ve veliler, halkın ruhunu karanlıklarda boğan gafletleriyle çarpışıyor ve halkın iradesi olmak istiyorlar. Halk, güneşi görmeyen gözlerin körIüğüyle onlara karşı koyuyor. Daima sahnenin iç tarafında, ahlâk kahramanlarıyla halkın boğuşması vardır. Musa ve İsa Peygamberlerden sonra Peygamberimizde, arasında yaşadığı halk kütlesiyle mücadele etmediler mi? Hattab’ın oğlu Ömer de halk hançeriyle katledilmişti. Hallac’ı, kendisine dua ettiği halk işkencelerle öldürdü. Gandi’nin ve Kennedy’nin kaatilleri de halkın içinden çıktılar.

Mevlâna’nın şahsiyetinde. Şarkın büyük hâkimi Sadi ile Batı romantizminin zirvesi sayılan Goethe’yi birleşmiş buluyoruz.

Eşref-i mahlûkat olan insana hörmet edilmelidir. Kendi inancımıza sahip ol-mıyanları cehenneme göndermek, Allahın kendi kulları hakkında bizim azap fermanı çıkarmamız gibi bir saygısızlıktır. Her an Allah’ın huzurunda olduğunu bilenler için kulun kulu, günahkârın günahkârı ithamı kadar gülünç şey olamaz. Müslüman olarak büyük küçük, kadın erkek, fakir zengin hep birbirimize karşı hörmet borçluyuz. Kendi hürmetimiz, yine kendimizin ruh kuvveti ile iman derecesini gösterir. Hörmetin en yüksek basamağında aşk bulunuyor. Aşk, hörmetin vecd halinde yaşanmasıdır. 
Nihayet hayata hörmet etmek lâzımdır. Zira bu hayatın gerekçesi olan kader plânı da yine Allah’ındır. Büyük kalb sahibi olan müslümanın, varlığı bu ilâhî plân içinde ku-caklıyarak sevmesi lâzımdır. Mü’minin kalbindeki hörmet bütün varlığa çevrilir. 

Gören göz için sefalet, her taraftadır. Onu göstermeyen, insanın egoist istekleri ve hiç doymayan hırslarıdır. İçimizdeki ilahî cevher olan merhameti karartan, kin ve hasetlerimizdir. Dıştaki bu diken ve kabuk tabakasını sıyırınız, âlemi, saf ve samimi yâni katıksız ve garazsız temaşanın, merhametle temaşadan ibaret olduğunu göreceksiniz. İnsanın asıl kendine özel olan bilgisi, merhametle taşıyıştan başka bilgi değildir. Pascal, değerleri bakımından ruhları bedenlerden, merhameti ruhlardan ve herşeyden üstün tutmak suretiyle, insanın kendisini sonsuz olarak geçen kendi cevherinin merhamet olduğunu söylüyordu. Bu cevheri kaybeden insan kendini yitirmiştir ve merhametin yok edildiği yerde zulüm ayaklanır. Kendimizi yitirmemiz, kendimize karşı işlenmiş ilk ve en büyük zulümdür. Gerçek ve geniş anlamıyla bize bizden daha zalim bilisi yoktur. Cihad edenin en büyük endişesi silâhını muhafaza edebilmektir. Onu kaybeder veya tüketirse kendisini yok bilsin. İnsan, kendi cevheri olan merhameti kaybettikten sonra acaba var mıdır?

Merhamet, müslümanın kalbinde hiç sönmeyen ateş gibidir. Müslümanı başka insanlardan ayıran onlardan fazla merhametli oluşudur. Kâfirler gibi müfsitler ve münafıklar da merhametsiz olanlardır. İmansızlar merhametsizlerdir. “Allaha karşı vazifelerimi yapıyorum. Elhamdülillah müslümanım” deyipte kalblerinde ve hareketlerinde merhamet yaşatmayanlar, kendi kavimlerinden, kendi zümrelerinden ve kendi dinlerinden başka kavimlere, zümrelere ve dinlere saldırmakla Allah’a yarandıklarını zanneden katı yürekliler, İslâmı yükseltmek için kin, kılıç ve şiddet silâhlarını kullananlar, Allah yolunun dışında dolaşan gerçek imansızlardır. Asıl sapıklar ve hüsranda kalanlar bunlardır.

İslâm ahlâkının üçüncü esası hizmettir. Hizmet, ruh olarak nefsinden taşıp başka insanlara yayılmak suretiyle, Allah’ı aramaktır. Her samimî ve menfaatsız hizmet, hareketlerimizle Allah’ın aranmasıdır. Biz dünyanın bunca hevesleri ve meşguliyetleri içinde Allahı unutuyoruz. Bizdeki nefs de onun lûtfu olduğu halde, nefs ile ona karşı geliyoruz. Zaman zamanda onu reddediyoruz.Hareketlerimizde görülen bu sefalet, dünyaya gelişimizin mânâsını yok edebilecek kadar hazindir. Bu felâketten bizi kurtaran, selâmet ve hakikat yolunu önümüzde açan ilâhî lütuf, bize bağışlanan hizmet gücüdür. Kullarına hizmetle ancak Allah’a yaranıyor ve kalbimizdeki ümit kapısını onunla açabiliyoruz. Bütün isyan olan halimizden taşan günahlar hizmetle siliniyor, hizmetle af ediyoruz.

Çıkış yolu Mevlâna ile bulunacaktır. Çünkü skolastik düşünce ve bu düşünceyi temsil eden medrese, Mevlânayı mağlub edip, medresenin kalbi mahkum etmekle kapalı ve karanlık putperestliği hayata hakim kıldı” 

Son üç asırlık tarih, yıkılışımızın tarihidir. Binanın yeryer yıkılması, parça parça enkazı düşürdükten sonra asrımızda bütün bina çatırdadı ve çöktü. Ruhî yıkım temelde tamamlandı. Buhran bugün bütün müesseselere, gençliğe ve milletin bütün varlığına sirayet etmiş bulunmaktadır. Bugün bu millî felâkete çare bulmak, yeniden kalkınmanın yollarını aramak ve Allah’a götüren yolu tutmak ve aydınlatmak için çalışmak zorundayız. Belki uzun sürecek bir cihada hazırlanıyoruz. İslâm’ın  tarihinde daha önce meydana gelen çöküntülerden cemaatı kurtarmak isteyen büyük mesuliyet adamlarının eserlerinden örnek alacağız; onların izlerinde yürüyeceğiz. 

Bugün İslâm’ın  kurtuluşu; önce onu maddî hayata bağlı ümitler halinde yaşatan sözde din adamlarından kurtarılması, sonra da, ruhi ardaki cihadı Peygamberinin dili ile değerlendiren, maddeye bağlı esaret tanımayıp tertemiz ruh hayatını yaşatabilen Allah idealcilerinin hayat sahnesine çıkarılması ile başlayacaktır. 

Bizi kurtaracak ruh bize Hirâ dağında bırakılan mukaddes mîrasdır. O bize, bin yıllık gazâ şehitlerinden rahm-ü şefkat ninnileri ulaştırırken, bugün her biri bir türbe olan kılıçların gölgesinde ilhamlar, ümitler sunacak. Bize hayat sunacak ruh, ecdat mezarlarından yükselen ruhani korkuların, cihat meydanlarından yükselen sevdaların, arz üzerinde ilâhî gülşenler teşkil eden düşünceleri dolaştıktan sonra, kalbimize dolduracağı iksir olacak.


Bizi kurtaracak olan ruh, bu sonsuzluğun sevgisine susamış olan ruhdur. O. Sonsuzluğu, sonu olan varlıklara irca eden değil, fânileri sonsuzluğa yüceltendir. İlhamdan akla geçiren, ilhamı akla irca eden değil, aklı ilhama yükseltendir, bir ilhamın huzurunda secdelere kapanarak bin ilham müjdesini elde edendir. Bizi fena içinde fânilikten kurtarıp bekaya kavuşturandır.

Biz, yarım asırdan fazla zamandır, temasında yaşadığımız Avrupa medeniyetinden zaman zaman birçok maddi malzeme, parça parça fikirler ve biraz da teknik aldık. Şimdiye kadar taptığımız garp taklitçiliği yolunda daha asırlar da geçse kendimize has bir medeniyet yaratamıyacağımızı nihayet anladık. Garptan neyi almamak lazım geldiğini idrak için bile şimdiye kadar öğrendiklerimizin yardımiyle benliğimize dönmemiz.